“Mirzabeyoğlu Yahudi Olsaydı, Bir Saat Bile İçeride Tutulmazdı!”

Nurullah Aydın

Nurullah Aydın



02 Haziran 2012, 16:26

  Söyleşi: Müjde Bayram 


Nurullah Aydın Kimdir?
 
1954 yılında Erzurum'da doğdu. İlk ve orta öğretimini İzmir/Karşıyaka'da tamamladı. ODTÜ'de mühendislik eğitimi aldı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.
Ankara Etimesgut Zırhlı birlikler eğitim okulundan mezun oldu. Yedek Subaylığında, Ordu Sıkıyönetim Yardımcılığı yaptı.
Tokat, Artova, Zile, Demirözü, Digor ve Tuzluca da hakimlik, Boyabat ve Sivas'ta Savcılık yaptı..
Tarih öğretmenliği, gazetecilik, teftiş kurulu başkanlığı, kamu ve özel sektörde strateji ve hukuk danışmanlığı,
Başbakanlık Avrupa Birliği Siyasî Kriterler Komisyon Üyeliği, Adalet Bakanlığı Kanun Tasarısı Komisyon Üyeliği ve bir çok gazete ve dergide köşe yazarlığı, Televizyon program yapımcılığı ve sunuculuğu, yaptı.
1500'den fazla makalesi yayınlandı.
1988 yılında "Yılın Hukukçusu" seçildi. 2004 yılında "Yılın Basın Ödülü" ve 2005'te "Yılın Yazarı Ödülü"nü aldı.
Bakü "VECTOR İnternational Scientific Centre" tarafından "Onursal Doktora" ve "Onursal Profesör" unvanına layık görüldü.
Halen Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisidir.
Önde gelen eserleri;
Küresel ve Ulusal Dönmeler ( 2011)
Kırmızı Kitap, (2011)
İşte istihbarat (2.baskı)(2011)
Osmanlı İmparatorluğunda İstihbarat (2011)
Türkiye'nin Yeni Yol Haritası (2010)
İstihbarat ve İstihbaratçı (2010)
Avrupa Birliği Nedir Ne Değildir (2009)
Etkili İletişim Stratejileri (2009)
Küresel Terör ve Terörizm (4.baskı) (2009)
Türk Suç ve Ceza Hukuku (2.baskı) (2009)
Türkiye'nin Milli Güvenlik Stratejisi  (2008)
Türklerin Küresel Güç Doktrini  (2008)
Yeni Yüzyıl İçin Ulusal Stratejiler  (2003)
Milli Stratejik Konsept (milli hedefler, milli politikalar),
(1999)
 
 Röportaj - Müjde Bayram
 
Geçen günlerde, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu için şöyle bir yorumunuz olmuştu '' O bir Yahudi olsaydı 1 saat dahi içerde tutulmazdı'' Bir hukukçu olarak Türkiye'de hukukun kime ve neye göresini nasıl yorumluyorsunuz?
Mirzabeyoğlu davası Hukuk tarihinde örnek alınabilecek bir dava. Yargılanma gerekçesi tutuklanması, mahkûm edilmesi, verilen ceza ve cezaevi uygulamaları, kamuoyuna yansıtılması gereken ve tartışma konusu edilebilecek türden bir davadır.
 Mahkûmiyetinin İslâmcı çevrelerce hiç gündeme getirilmemesinin temel nedeni  Mirzabeyoğlu’nun kimliğidir.
 56 tane kitabı bulunan Mirzabeyoğlu Müslüman ve İslâmî bir ideolojiyi savunduğunu söylüyor.  Ehli Sünnet kimliği var. İslâmî bir dünya görüşünü teklif eden bir fikir adamı.
 Türkiye’de yanlış algılanan gerçek var.  İslam’ı hararetle savunanların gerçek Müslüman olduklarına ilişkin kesin kanaattir. Oysa Türkiye de İslamlığı savunan görünenler Türk değildir. Ermeni, Rum ya da Yahudi dönmeleridir. Yine Hıristiyan ve Yahudilerle birlikte dinler arası diyalogla dünyevi arzu ve isteklerinin zebunu olmuşlardır. Oysa en büyük münafık dönme bunlar. İslam akaidini savunan Mirzabeyoğlu’nu savunmaları ırksal damarlarına aykırıdır. O nedenle de savunmuyorlar.
 Medya, sanat, akademik dünyada bu dönmelerin elindedir.
 Bir aydını aydın yapan, haksızlığa karşı takındığı tavırdır. Bir Müslümanı, Müslüman yapan imanı ve çizgisidir. Haksızlığa göstereceği yaklaşım biçimidir. Mirzabeyoğlu’nu, gündeme getirmeyen İslamcı kişi grup ve grupların samimiyetsizlikleri ortadadır.
 Tarih boyunca hukuk; güçlünün halk yığınlarını denetim altında tutmak için kullanılmıştır. Hak hukuk ve adaleti savunan insanların doğuştan eşit olduğunu savunan hukukçular ise kişi, sınıf, zümre, soy, cins, renk, ırk, din farkı olmaksızın herkesin hukuk karşısından eşit olmasını savunmaktadırlar. Ancak; gücün hukuku makam gücü, yetki gücü, para gücü, dinsel ırksal dayanışma gücü, adaletsizliğin temel nedenidir.
 Azınlık temsilcileri, iş adamları siyasetçiler, akademisyenler, gazetecileri Mafya mensupları, sanatçılar, siyasi iktidara ters düşmediği sürece yargılanıp mahkûm edilmemektedirler.
 Bu nedenle; Mirzabeyoğlu Müslüman olmasa idi savunucuları da çok olacaktı. Hakkında verilecek karar da farklı olabilecekti.
 Bildiğiniz gibi  28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 darbeleri arasında  ironik bir bağ bulunmaktadır.  27 Nisan 2007 darbesi öncesi CHP nin düzenlediği mitingler gerekse ADD, ÇYD gibi derneklerin organize ettiği gösteriler, özellikle İslami  kesime yönelik kışkırtıcı Kemalist söylemlerin yükselmesi… Veli Küçük, Yalçın Küçük, ve Doğu Perinçek gibi şahısların içinde bulunduğu, CHP gibi partilerin, ADD, ÇYD gibi derneklerinde yer aldığı güçlülerin organize ettiği  yapılanma, İslamı öne çıkartarak bir saldırıya geçmişlerdi.
 Bahsettiğiniz konu ve tespitleriniz bir kesimin bakışıdır.
İslamcı kesimin düşürüldüğü tuzağın ne kadar kapsamlı ve derin olduğunu göstermektedir.
Avrupa ve ABD ıslahat ve tanzimat fermanları ile birlikte Müslümanlarla eşit haklara sahip olmakla birlikte askerlik yapmamaları, devlet görevinde bulunmamaları nedeniyle ticarete, sanata, medyaya yönelmişler ve bu anda zenginleşerek ülke kaynaklarını ve ticareti ele geçirmişti. Batı; imparatorluğu batırmakta işbirliği yaptığı Rum, Ermeni ve Yahudilerle cumhuriyet döneminde de işbirliğine girdiler. Türkiye de var olan Yahudiler yanında Sebataylar, Ermeniler, Rumlar gerçek kimliklerini gizleyerek, ülke yönetiminde hâkim oldular. Yahudi dönmeler yanında Ermeni ve Rum dönmeleri de İslamcı kimlikleri ile önde gelen kişiler oldular.
Bu kez Dinlerarası diyalog, Medeniyetler ittifakı ile İslamcı dernek, vakıf, tarikat ve cemaatlerden devşirdikleri ile Türkiye’nin yönetim yapısında değişime gittiler.
28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 girişimleri; dönmelerden meydana gelen devşirilmiş İslamcı görünümlü münafık ve fasık tayfasını, kitleler nezdinde itibar kazandırma operasyonlarıdır.
“Papaz elbisesi giyerim” diyen Avrupalı liderlere “dostum!” diyenler, Batının stratejik ılımlı İslam projesine değişim ve dönüşüm projesine evet dediler.
Müslümanlar ise saf ve temiz dini duygularla, türban ve bir iki İslami söz söyleyenlere inandılar, aldandılar. Batı ilk defa Müslümanların önde gelenlerini kendilerine biat ettirmeyi başarmıştır.
Şöhret, makam, servet sağlayan Batı Hıristiyan Yahudi güçleri, devşirdikleri ile Müslümanları uyutmayı başarmıştır.
Anayasa, hukuk, kanunlar sadece şeklen var olan kişilere gruplara göre değişkenlik gösteren kurallardır.
Bugün için hukuk, gücün hukuku olarak Batı karşıtı olan bağımsızlıkçı İslamcı, sağcı, solcu herkese karşı kullanılmaktadır.
Bu nedenle anaysa ile kimseye misyon çizilmesi diye bir şey yoktur. Kişilere misyon yüklenir.  Bu dönemde;  Müslüman olanlara verilen kimliklerle yapılıyor. Osmanlı Hıristiyanları devşiriyordu. Bugün Batı Müslümanları devşiriyor. Misyonu da kişilere yüklemektedirler.
Dönemin Genel Kurmay Başkanı Org. İ.Hakkı Karadayı 28 Şubattan tam bir gün önce yani 27 Şubatta İsrail’de bulunuyor. Yine 28 Şubattan bir ay önce İsrail Üst Konseyinden Büyük Amir Paul Veysset Türkiye Büyük Mason Locasına “RP’yi iktidarı bırakmaya zorlayacak her tedbiri alın!”  diye talimat veriyor. 3 talimattan biri aynen şöyle “RP sempatizanı basın organlarını ekonomik, politik ve adli baskılarla işlevlerini yapamaz hale getirin!’’. Çevik Bir 28 Şubat ‘’Bin yıl sürecek’’ diyor. İlker Başbuğ 28 Şubatı savunuyor.
28 Şubat darbesinde tutuklanan ve hali hazırda 9 bin siyasi suçlunun %55’ni oluşturan ve bugün çoğunluğunun F tipi Ceza Evlerinde tutsak olması ve bu Müslümanların herhangi bir silahlı eyleme karışmamış ve hatta yardımcı olmamış olmasını, sırf birileri istiyor diye Anayasal kılıflarla yaşamdan tecrit edilmelerini nasıl yorumluyorsunuz?
Bahse konu Müslüman tutuklular, ABD ve batı karşıtı olanlardır. ABD’ci AB’ci İsrailci olanlar servetlerine servet katıyorlar. Tüm İslami mücadele veren Müslümanları bu nedenle aynı kategoride değerlendirmemek gerekir.
Belirttiğiniz açıklamalar kitlelere yönelik sindirme susturma araçlarıdır.
Döneminde Hıristiyan batı karşısında, İslam birliğini savunan Fatih Sultan Mehmet çizgisinde olan İslamcı siyasi partiye karşı yapılan girişimlerdir. Milli görüşün dolayısıyla Erbakan’ın tasfiyesini isteyenler, kendilerine diz çöken, biat eden kadroyu iktidara getirdiler.
O nedenle dönemin figuranlarını ve Müslümanları aynı kategoride görmemek gerekir. Bugün İslamcıların iki ana bölümde olduğu gerçeğini görmek gerekir.
Biri ABD ve Avrupa’nın emrinde olan İngiliz şovalye nişanla alanla birlikte, Yahudi üstün cesaret ödülü alarak ülkenin yer altı yerüstü kaynaklarını yabancılara devredenler, diğerleri ise atalarının bin yıllık çizgisini devam ettirenler. Bir kesim Yahudi Hıristiyanlığı, Museviliği ve İslamı birleştirenler, hilal haç tarihi mücadelesini bir tarafa bırakanlar bir diğer kesim ise İlahi mesajları doğrultusunda bin dörtyüzyıllık çizgide olanlar.
Peki Kemalist kesim nasıl tuzağa düştü, İsrail’den alınan talimatların muhatapları dönemin Kemalist simgeleri değil miydi? 28 Şubatta Kemalist ideoloji ile ortaya çıkan kişiler bugün hala ortalıkta, Kemalist söylemle siyaset yapanlar da Ermeni, Rum ve Yahudi dönmesi mi? Menderes dönemi ile ilgili “O tarihten itibaren Amerikan yanlısı subaylarla millici subaylar arası iktidar savaşı devam ediyor ABD-İngiltere-İsrail şer üçgeninin tasarımlarıyla kurulan partiler ve seçilen kişiler ülke yönetimine getirildi.” Diyorsunuz; 28 Şubatta Millici subaylar mı tankları yürüttü? Erbakan hükümeti şer üçgeni eliyle mi kurulan bir hükümetti?
Öncelikle belirteyim ki Türkiye’de iki kesim yok. Yani İslamcı kesim ve Kemalist kesim diye bir ayrım yok. Böyle düşünmek yanlış olur. Türkiye’de birçok kesim var. Her laik, her çağdaş, her özgürlükçü aynı kesim içinde olmadığı gibi her Müslümanı da İslamcı kesim içinde görmek yanıltıcıdır. Birçok kesim vardır. Bakın; Selçuklular ve daha sonra Osmanlılar döneminde yaşayan halk çeşitliydi. Her türlü dinden mezhepten, ırktan insanlar vardı. Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar diye ikiye ayrımda bulunanlar olmakla birlikte her din, her ırk mensubu kendi odaklı varlığını sürdürmüştür. Fransız devrimiyle esen kavmiyetçilik/milliyetçilik, laiklik, özgür düşünce akımı Avrupa’yı olduğu kadar Osmanlıyı da etkiledi. Avrupa ülkeleri; ırklara ve Hıristiyanlığın mezheplerine göre kimlik kazanmıştı. Fransa; Frank ırkından, Almanya Germen ırkından, İtalya Latin ırkından iken İngiltere Anglosaksondu. Hıristiyanlığın ana mezhepleri de toplumlara göre şekillenmiştir İtalyanlar, Fransızlar, İspanyollar Katolik, Almanlar Protestan, İngilizler Anglikandı. Rusya, doğu Avrupa halkları ile Balkanlar Slav ırkından dı ve mezhepleri de Ortodoksluktur.
Osmanlının parçalanma projesinde yapılan ilk iş, etnik damarı çatlatmak projesiydi. Bunun sonucu önce Rumlar sonra Bulgarlar gibi Balkan halkları din ayrımı temelinde koparıldılar. Sonra aynı dinden olmakla beraber Muhammed Abduh, Cemalettin Efgani gibi İslam bilgini olarak bilinen gerçekte İngiliz istihbarat elemanları olanlarla birlikte İngiliz-Fransız ikilisi İslam dünyasının zihniyetini ve birlikteliğinin parçalanmasına giriştiler. Vahhabilik, Bahailik bu dönemde Arap dünyasının Osmanlı hilafetine başkaldırı araçları oldular. Lavrens gibi yüzlerce dini alanda çok iyi yetiştirilmiş ajanlarla, Arap dünyasında ifsada giriştiler. Şeyhler dervişler yetiştirdiler İslam ümmetini ifsad ettiler ve nihayetinde işbirlikçi Araplar, Türkleri arkadan vurdular ve İngiliz ve Fransız ikilisine Arap dünyasını teslim ettiler.
Kemalizm; Kemalist diye tanımlanan kesimlerce, yani bunlar İslam karşıtı Marksist ekonomik görüşü ve din karşıtı materyalist felsefeye sahip olanlarca oluşturuldu. Kemalist kesim; laiklik, çağdaşlık cumhuriyetçilik sloganlarını Marksist ve Materyalist temele oturttular.
Dolayısıyla Selçuklu da Osmanlı da özünde; Kafirun  suresinde ifade edilen, “senin dinin sana, benim dinim bana”  ilkesi gereği zaten laik devletlerdi. Cumhuriyet bu anlayışta laikliği benimsedi. Ancak Türkiye’de yerli Yahudiler, Sabatayistler, Ermeni ve Rum dönmeleri kimlik için, kimi Kemalizmi, kimi Atatürkçülüğü, Milliyetçiliği, kimi İslamcılığı seçtiler. İslamcı kesime gelince bunlarda bir bütünlük taşımadıkları gibi birbirine zırt anlayışta idiler. 1946 dan beri iktidarda sürekli sağ iktidarlar dolayısıyla islamcı kesimlerin destekledikleri iktidarda oldular. İslami kesime yönelik uygulamaları Kemalistlere attılar onları suçladılar oysa kendi iktidarlarında uygulamalar vardı. Ve karar veren ve uygulayanlarda kendileriydi.
Türkiye’de İslamcıların çoğu, Batı işbirlikçiliğini tercih ettiler. Bugün İslamcıların lider diye ağıtlar yaktığı Menderes, Özal ve Demirel gibiler şimdikilerde ABD’nin Avrupa’nın işbirliğini, devlet olarak gerçekleştirirken halkı dini kavramlarla zehirlediler.
Bu nedenle tuzağa düşme diye bir durum yok. Bilinçli bir şekilde iktidar servet için şöhret için hertürlü kimliğe bürünenler niye tuzağa düşsünler ki. Şimdikilerde demediler mi ki “gerekirse papaz elbisesi giyerim!” Ve giydiler de, kendini cemaat önderi zanneden de gidip papaya bağlılığını bildirmedi mi? Gerek Kemalistler gerekse İslamcıları ifsad eden Türkiye’de yapılanan Mason, Lions ve Rotary örgütleri olmuştur.
70 bine yakın devşirme, medyadan sanata iş dünyasına bürokrasiye kadar örgütlenmişlerdir. Bunların sağcı, solcu, dinci, İslamcı, cemaatçi olması farketmiyor. Müslümanların yanılgısı bu noktadır. Kendilerinin lider bildiği, İslam uleması zannettikleri kişilerin nerelere üye olduğunu kimlerle işbirliği içinde olduğunu bilmemektedirler. Yıllardır ABD de CIA koruması altında olan, bir kez olsun ABD’yi İsrail’i, İngiltere’yi eleştirmezken, Müslümanların öldürülmesine ses çıkarmazken hala onun peşinde gidenler onun İslam alimi olduğunu önder olduğunu zannediyor. Geçmişlerinde İslami harekette bulunanların kimlik ve kişilik değiştirdiklerinin ise Müslümanlar yine farkında değildir. Eşlerinin başlarının örtülü olması, dini kavramları kullanmalarına ve geçmişlerine bakarak hala onları İslami duyarlılığı olan kişiler zannediyorlar. Müslümanlar gaflettedir.
Siyonizmin yan kolları olan örgütler, her kesimde, dalları olan bürokratik, ekonomik, siyasal ve kültürel yönden elit kesimlerden oluşmuştur. 28 Şubat tank olayı, çarpıtılan konudur.
Cumhuriyet döneminde iki kişi tavizsiz milli çizgi mücadelesi vermiştir. Bunlar Atatürk ve Erbakan’dır.
Diyorsunuz ki “ Bu nedenle anayasa ile kimseye misyon çizilmesi diye bir şey yoktur. Kişilere misyon yüklenir.”  Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun yargılandığı dava iddianamesinden aktarıyorum; “Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraberbizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve İBDA/c adlı örgüte(?) sempati ile bakanlara okutturulmak suretiyle siyasi ve ideolojik bir bilinç verilmesinde kullanıldığı ve Büyük Doğu İslam Devleti’nin nasıl kurulacağı hususunda kitaplarında yer vererek örgüt mensuplarına (?) yön vermektedir.  LİDERSİZ BİR ÖRGÜT DÜŞÜNÜLEMEYECEĞİ GİBİ, örgüt mensuplarının (?)  gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. İBDA/C ADLI ÖRGÜT (?) MENSUPLARININ GERÇEKLEŞTİRDİĞİ TÜM EYLEMLERDEN ÖRGÜTÜN LİDERİ DE SORUMLUDUR.” Anayasaya dayandırılarak hazırlanan bu iddianame bir fikir adamına “Örgüt Liderisin!”  okuyucularına da “Örgüt Mensubusun!”  diyor… Nurullah Bey, sizde sayısız konularda kitabı olan bir araştırmacı-yazar olarak bir örgüt lideri misiniz? Okuyucularınız Örgüt Mensubu mu? Buradaki mantığı baz aldığımızda tüm fikir adamları Örgüt Lideri, okuyucular örgüt mensubu olmuyor mu? Bu misyonu kim yüklüyor?
Hayır. İddianame anayasaya dayanarak hazırlanmamıştır. Ceza kanunu ve terörle mücadele kanunu kapsamında örgütsel suç çerçevesinde iddianame hazırlanmıştır. Ancak ileri sürülen gerekçelerin hiçbirinin hukuki dayanağı yoktur. Mirzabeyoğlu’nun kitaplarındaki İslami çizgiden rahatsız olan işbirlikçi müslümanlara karşı dik duran davranışını kabullenemeyen kesim, böyle bir iddia ileri sürmüştür.  Kuşkusuz kitap yazanlar tarihin her devrinde, bugünde tutuklanmışlardır. Tutuklatanlarda belli kesimdir. Bu nedenle Mirzabeyoğlu davasına, iddianamesine, isnad edilen eylemler, evrensel hukuk normları açısından bakıldığında suç kapsamında değildir. Türk hukuku açısından bakıldığında da suç kapsamında değildir. Ancak yukarıda açıkladığım gibi Mirzabeyoğlu’nun kitaplarında vurguladığı temel konu; İslam’ın özüne uygun İslam ve Türkiye’nin tarihi kimliğine dönüş ve bunun içinde insanların bilinçlendirilmesi faaliyetidir. Kuşkusuz bu temel gerçeklik nedeniyle sağıcısı, solcusu, milliyetçisi, milliyetsizi, dinlisi, dinsizi, işbirlikçisi, döneği Mirzabeyoğlu konusunda suskun kalmışlardır. Ne kitap yazan örgüt lideridir ne de kitap okuyan örgüt üyesidir. Ancak egemen güç etkisizleştirmek istediği kişi veya kişileri istediği gibi suç isnadıyla etkisizleştirebilir. Bu bugünün sorunu değildir. Tarih boyunca egemen güç; muhaliflerini yok etmek için her türlü entrika düşünmüş ve uygulamıştır. Dikkat edilirse İslamcı diye bilinen benim münafık ve fasık kesim diye nitelendirdiğim kesim, Mirzabeyoğlu’na sahip çıkmamıştır. Yapılan haksızlığı dile getirmemişlerdir. Konuyu ülke gündemine taşımamışlardır. Seçim sürecinde, vatan haini olan katiller, hırsızlar, sahtekârlar, bölücüler dillerde takdir edilirken, Mirzabeyoğlu’nun adını hiç bir kesim ağzına almamıştır.
Batı bin yıldır amacına ulaşmış ve şimdiye kadar laikçi, çağdaş, özgürlükçü sol kesimden devşirdikleri yanında İslamcı kesimi de devşirmeyi başarmıştır.
Medyası ellerinde olan yargı, siyaset, sanat ve ticaret yaşamında egemen olan kesim, istediği zaman istediği kişiye misyon yüklemektedir.
Son olarak Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun haksız yere kanunsuz ve hukuksuz bir şekilde mahkûm edilmesi ile ilgili ve bu hukuksuzluğu hala ortadan kaldırmayan İktidarla ilgili fikrinizi alabilir miyim? Tüm yetkililer, dönemin iktidarlarınca yapılan bu büyük kıyım ile ilgili olarak Kumandan Salih Mirzabeyoğluna bir özür borçlu değil mi?
Desteklenerek iktidara getirilen parti bir ABD-İngiltere-İsrail projesidir. Parti kurulduğu sırada Fazilet Partisi ikiye ayrılırken konuyla ilgili kapsamlı açıklamalar yerli yabancı yetkililerce yapılmış bunlar, farklı yayın organlarında yer almıştır.
Bu proje 2000 yıllık Hıristiyan-Yahudi ayrılığını gideren, NEO-CON denilen Avengelist iki dini birleştirme projesinin üçüncü saç ayağı olan İslam’ı dâhil etmek için İslam dünyasının önderi konumundaki Türkiye’de devşirme stratejisini uyguladı. İbrahim-i din olarak, üç dininde kabul ettiği peygamber İbrahim odaklı anlayış temelinde, makam servet hırsına sahip kesimi devşirdiler. Cemaatler ele geçtirildi. Parti kurduruldu. Partinin öncülerini nişanlarla, madalyalarla taltif ettiler. Yahudi olmayan kişi olarak ilk defa Yahudi üstün cesaret ödülünü taktılar. Bir diğerine ise İngiltere’nin yüksek menfaatlerine en büyük hizmet edenlere verilen Şövalye nişanını taktılar. Vatikan-ABD ortak planı ile Uzakdoğu ülkelerini Hıristiyanlaştırmak için oluşturulan MOON tarikatı gibi bir örgütlenme ile cemaat örgütlenmesi sağlandı. Okullar, süpermarket zincir ağı, medya yapılanması ile CIA, FBI, NSA istihbarat örgüt eğitiminden geçirilenlerle, Türkiye İslamcıları devşirilerek, İslam dünyasının sömürülmesine yakılıp yıkılmasına hız verildi. Türban için gösteri yapan Müslümanlar, milyonlarca kardeşinin katilini protesto etmeyi bile düşünmediler. Düşünenlerde etkisizleştirildi. Gündemler değiştirildi. Yakılıp yıkılan İslam ülkeleriydi ama onlar sadece Filistin dediler başka bir şey demediler Üstelik Irak’ı işgal eden ABD askerlerinin başarılı olması için duacı olduklarını ABD gazetelerine açıkladılar.
Olan bitenlere tepki gösteren Müslümanlar ise çeşitli bahanelerle etkisizleştirildiler.
İşte Mirzabeyoğlu gibi dik duruş sergileyen, Müslümanların şuurlanmasına kitaplarıyla, çalışmalarıyla önayak olmak isteyenlere yapılan kanunsuzluk ve hukuksuzluğun temel nedeni de budur.
Kuşkusuz Mirzabeyoğlu’na yapılan haksızlık karşısında özür borcu olanlar vardır. Ancak özür işbirlikçilerce yapılmaz. Efendilerinin emirlerine göre zulmeden haksızlık yapan nasıl özür diler ki?
Tarih insanlık için mücadele eden kahramanların hikâyeleri ile doludur. İyilerle kötüler savaşı insanın yaratılışından itibaren devam ediyor, edecektir. Ne mutlu o kimselere ki dünyanın her türlü zevk ve sefasını reddedip, yaradılış gayesine uygun düşünen, yaşayan ve bunu tebliğ edenlere. Bu uğurda çekilen çileler, İlahi adalet terazisinde layık olduğu yeri alır.



Baran Dergisi, 234. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.