"Acb-üz Zeneb"in Peşinde -II-


Osman Temiz

Osman Temiz

08 Haziran 2017, 18:09

Omurga ve Kuyruk Sokumu Çevresinde
Daha evvel söylendiği üzere, omurga, tıpkı bir geminin kendi omurgası üzerine bina edilmesinde olduğu gibi, bedendeki bütün uzuvların üzerine bina edildiği ve ona dayandığı bir esastır. Bedendeki uzuvların tümü omurga üzerinden nizam bulup, tamamlanmaktadır. Yine daha evvel söylendiği üzere, vücudun arka ve orta kısmında, daha doğrusu kafa ve bel bölgesi arasında konuşlanan omurga, kemikten ve kıkırdaktan oluşmakta ve içinde bütün bir sinir sistemi ağı olan omuriliği barındırmaktadır.

Baş ve gövdenin hareketlerini sağlayan omurganın en önemli görevi, başın, gövdenin, göğüs ve karın boşluğundaki birçok iç organın ağırlığını taşımak ve pelvis (kalça) aracılığı ile bu ağırlığı alt ekstremitelere(1) iletmektir.

Omurganın çeşitli parçalarına ait omurlar arasında büyüklük ve şekil bakımından bazı farklılıklar olduğu gibi, benzer ve hepsinde ortak özellikler de vardır. Omurların benzerliği, yeni doğanlarda daha fazladır. Gelişme sırasında gittikçe artan ağırlık, hareket, gövdenin durumunda meydana gelen farklılıklar ve omurgaların çeşitli kısımlarına yapışan kasların etkileri, omurganın bütün kısımlarında aynı olmadığından, omurlar arasında şekil farklılıkları ortaya çıkar. Birinci ve ikinci boyun omurları, başın değişik ve fazla hareketleri nedeniyle diğer omurlara göre daha çok farklılaşmışlardır ve tıbbî literatürde sırasıyla “atlas” ve “axis” isimlerini alırlar. Omurganın, önden veya arkadan bakıldığında yana doğru eğrilmiş olması durumuna ise tıb dilinde “skolyoz” denir.(2)

Omurganın başlangıç noktasında yer alan Sakrum, 5 omurlu tek bir kemiktir. Tabanı sakrum ile eklem yapan acb-üz-zeneb veya koksiks (coccyx) de tek bir kemiktir ve 4 tane rudimenter omurun birleşmesinden meydana gelmiştir. Söz konusu 4 omur üçgen şeklinde bir görüntü vermektedir. İslâmî literatürde dört, “varlık sayısı”, üç ise “yaratılışın aslı” olarak bilinir.
“Rudimenter omur” ile ilgili birkaç bir şey söylemek uygun olur, sanırım. Rudimenter: Gelişmesi tamamlanmamış ya da gelişmesi körelmiş… Eskiden belirli bir görevi olup bugünkü nesilde körlenmiş, çok az veya hiç işlev görmeyen yapı veya organ… Bir zamanlar var olan ancak şimdi sadece basit bir kalıntısı kalmış oluşumlara verilen isim... Ne ilginçtir ki, epifiz bezi de son 50 yıl öncesine kadar körelmiş bir organ olarak değerlendirilmiştir… 1886’da iki mikro anatomi uzmanı, H.W. De Graff ve E. Baldwin Spencer, birbirlerinden bağımsız olarak epifiz bezinin, küresel bir lens ile dolu içsel bir odayı çevreleyen pigmentli retina hücrelere sahib, harici gözlerin tüm önemli özelliklerini bünyesinde barındıran dumura uğramış bir göz olduğunu keşfettiler. Bu keşif, epifiz bezi hakkında Evrimcilerin, “sürüngen atalarımızdan kalan, körelmiş bir organ” tespitiyle de ilişkilendirilebilir gözükmektedir.
Acb-üz-zeneb veya koksiks, birbirleriyle kaynaşmış 4 omurdan meydana gelmiştir… Daha evvel de söylendiği üzere, dört, “varlık sayısı” olarak bilinir.(3)

Topyekûn varlığın ilk yapı taşları “dört basit madde” veya “dört esas” olarak da bilinen hava, ateş, su ve topraktır. Mevalid-i selâse de denilen maden, bitki ve hayvan işte bu dört unsurun karışımından meydana gelmiştir. İnsan bedeni de buna dâhildir. Çünkü insan, bedenî olarak bir hayvandır… Hayevan (hayvan): Canlı… Bedene: Kurbanlık deve!

Ateş, hava, toprak ve suya anasır-ı erbaa (dört unsur veya erkân), bu dört elementin insan bedenindeki karşılığı olarak kabul edilen dört sıvıya ise ahlat-ı erbaa (dört hılt) denilmiştir.

Ahlat-ı Erbaa, “bir şey ile karışan dört sıvı, dört hılt, dört halt” demek olup bedendeki sağlık dengesini düzenleyen “kan, balgam, safra ve sevda”dan oluşur… Eskiler ahlat-ı erbaanın insan bedenindeki tezahürünü renk ile de ölçmüş ve bedendeki karalığı sevdaya, aklığı balgama, kızıllığı kana, sarılığı ise safrana bağlamışlardır.

Kan (dem, haima, blood): Dört unsurdan havayı ilgilendirir. Yeri karaciğerdir. Sıcak ve rutubetlidir. Rengi bulanık, kokusu bozulursa hastalıklı sayılır. Yağlı, tatlı ve kan yapıcı gıdalar çok yenildiğinde bünyede kan dengesi yükselir ve şiddetli baş ağrısı, tembellik, sersemlik kendini gösterir. Bu durumda ekşi meyve suları ve sirke gibi soğuk ve kuru tabiatlı gıdalar mücerreptir… Mücerreb: Denenmiş, sınanmış.

Balgam (phlegma, pehlegm): Dört unsurdan suyu ilgilendirir. Yeri akciğerdir. Soğuk ve rutubetlidir. İştahsızlık, hazımsızlık, unutkanlık, sindirim yetmezliği, beniz sararması gibi hallerle kendini gösterir. Bu durumda bal, zencefil, mısır, karabiber gibi sıcak ve kuru tabiatlı gıdalar mücerreptir.

Safra (sarı safra, chole, yellow bile): Dört unsurdan ateşi ilgilendirir. Yeri safra kesesidir. Sıcak ve kurudur. Safra dengesi arttığında gözlerde ve bünyede sararmalar olur, damak kurur. İnsanın içini huzursuzluk kaplar. Bu durumda şeker, arpa, salatalık, karpuz gibi soğuk ve rutubetli gıdalar mücerreptir.

Sevda (kara sevda, melan chole, black bile): Dört unsurdan toprağı ilgilendirir. Yeri kalp ve dalaktır. Kuru ve soğuktur. Sevda bedenî bir rahatsızlıktan ziyade zihnî ve ruhî bir aşkınlık halidir. Mercimek, sığır eti, patlıcan, mısır, fasulye gibi kanın yanmasına yol açacak gıdalar sevdayı tetikler. Bedende durgunluk, uykusuzluk, vesvese, melankoli, düşünce bozukluğu gibi sapmalar başlar. Üzüm, zerdali, nergis, şeker kamışı, taze incir, kavun gibi sıcak ve rutubetli gıdalar mücerreptir. (4)

Antikçağ ve Ortaçağ’da insanın biyolojik, ahlâkî ve psikolojik fonksiyonlarını etkilediği kabul edilen dört sıvı madde, yani ahlât-ı erbaa anlayışı Tıp tarihinde eski Mısır’a kadar gitmektedir. Mısırlı hekimler, hastalık sebebi olarak bünyedeki kan, balgam, kara safra ve sarı safradan ibaret dört sıvının kirlenmesini gösterirlerdi. Bundan dolayı tedavide kirli sıvıların boşaltılması (kan almak, müshil vermek vb.) yoluna gidilirdi. Eski Yunan’da Hipokrat (m.ö. V. asır) ahlat nazariyesini geliştirmiş ve bu anlayış XIX. yüzyıla kadar tesirini sürdürmüştür. Tabiat âlemindeki oluşma ve bozulmayı meydana getiren dört unsurun insan bedenindeki karşılığı olarak düşünülen dört sıvı, Hipokrat’ın hümoral patolojisinin temelini teşkil eder. Bu anlayışa göre sağlık vücuttaki bu sıvıların dengede oluşuna, hastalık ise bu dengenin bozulmasına bağlıdır. Eski Roma’da Galen (Câlînûs, m.s. I. asır), bu teoriyi takip ederek hastalıkların meydana gelişinde dış tesirlerin de etkili olabileceği fikrini ileri sürdü. Ahlât-ı erbaa fikri İslâm dünyasında da benimsenmiş ve müslüman hekimlerin kendi klinik tecrübelerine dayanarak getirdikleri açıklamalarla Ortaçağ’daki son ve gelişmiş şeklini kazanmıştır. İslâm dünyasında Ebû Bekir er-Râzî ve İbn Sînâ, Ortaçağ hümoral patolojisinin en gözde temsilcileri olarak bilinirler… İlk ve Ortaçağ’daki tıp anlayışına göre, insan bedenindeki bu dört sıvının bazı özellikleri bulunmaktadır. Bedeni dolaşan kan akıcı ve sıcak, beyinde saklanan balgam akıcı ve soğuk, dalak ve midede bulunan kara safra (sevda) kuru ve soğuk, karaciğerde saklanan sarı safra ise kuru ve sıcaktır. Vücuda alınan besinler bu dört maddeye dönüşürdü ki, eskilerin inancına göre ilkbahar kanı, yaz safrayı, sonbahar sevdayı, kış da balgamı harekete getirirdi. Hastalık ve sağlık bunlar arasındaki denge veya dengesizliğe bağlı olduğu gibi mizaçlar da bunların nisbetine bağlı idi. Böylece demevî, safravî ve melankolik gibi tipler de ayrılmış bulunuyordu. Mevsimlere ve bünyeye göre beden sıvılarının terkiplerinin değişmesi dolayısıyla eskiler zaman zaman kan aldırmak (hacamat!) gereğini duyarlardı ve bu da bazı şartlarda olurdu. Eskilerin inancına göre, her ayın başından on beşine kadar kan aldırmak pek zaruret olmadıkça yanlıştı. Ancak on beşinden sonra alınan kan vücudun temizlenmesini sağlar ve hastalıklara iyi gelirdi. Bu arada bu dört sıvıdaki sıcaklık, soğukluk, kuruluk, yaşlık gibi özelliklerin droglarda (ilâçlar) bulunduğu kabul edilirdi. Herhangi bir drogda tek bir özellik varsa ona basit, birden fazla özellik varsa ona da kompoze (mürekkep) drog denirdi… Galen’le birlikte tesirini devam ettiren, daha sonra İslâm dünyasında da yaygın şekilde benimsenen ahlât-ı erbaa fikri, XVI. yüzyılda fizyoloji ve biyokimya gibi ilimlerin gelişmesiyle tesirini tekrar ve kuvvetle gösterdi. XX. yüzyıl başlarında ise hormonların keşfi ve bağışıklık fikrinin gelişmesi ile daha da önem kazandı. Nitekim bugün de modern tıpta kan ve safra kirliliğinin bazı hastalıklara sebep olduğu bilinmekte ve bunların giderilmesi için kan aldırma, safra boşaltma, müshil kullanma gibi usullere başvurulmaktadır… Dört sıvı ve onlara nisbet edilen sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık şeklindeki nitelikler, İslâm dünyasında mizaç teorilerinin geliştirilmesine yol açmıştır. Demevî (sanguin), balgamî (flegmatique), safravî (colérique) ve sevdâî (mélancolique) terimleriyle ifade edilen psikolojik tiplemeler yanı sıra, mahrûr (sıcak tabiatlı), mebrûd (soğuk tabiatlı), yâbis (kuru tabiatlı) ve mertûb (yaş tabiatlı) şeklinde dört niteliğe dayalı karakter tasniflerine gidilmiştir (İhvân-ı Safâ, Resâil, I, 299). Fizikî coğrafyanın tesiri, eğitim ve hatta bazı inanışlara göre astrolojik faktörler yanında, insanın ahlat yapısından doğan fizyonomisinin de onun ahlâkî tabiatını belirlediği düşünülmüştür. Dolayısıyla tabii mizacın psikolojik mizaca yol açması, onun da belirli tavır ve davranışları insan fiillerine hâkim kılması, ahlât-ı erbaa ve ahlâk (huylar) arasında bir bağlantının kurulmasına yol açmıştır. Böyle bir bağlantıya uygun olarak çabuk öfkelenme, korkak tabiatlı olma, olur olmaz şeylere kederlenme, şehvete aşırı düşkün olma vb. doğuştan getirildiği düşünülen eğilimler, tabii ahlâk adını alır. Bunun yanı sıra doğrudan doğruya alışkanlıklarla (bi’l-âde) kazanılıp insan karakterine yerleşen huylar da vardır. Tabii mizaçla birlikte gelen tabii ahlâkın değiştirilip değiştirilemeyeceği konusunda antik çağdan beri süren tartışma, müslüman ahlâkçılarca ılımlı bir çözüme bağlanmıştır. Yaygın olarak benimsenen bu görüşe göre insanda mutlak anlamda tabii huylar yoktur; sadece belli huyları kazanmaya tabii bir yatkınlık vardır. Bu huylar da eğitim (te’dib) ve telkin (mevâiz) ile değiştirilebilir.(5)

Not: “Empedokles İyonya Felsefeleriyle Elea Okulu’nun görüşlerini birleştirerek kosmosun ana maddesi ve nesnelerin hareket ve oluşlarını açıklamaya yönelmiş olup, Kosmos’un ana maddesi olarak Thales’in “su”yunu, Anaksimenes’in “hava”sını, Herakleitos’un “ateş”ini alarak, dördüncü unsur olan toprağı da kendi ekleyip, dört unsur öğretisini öne sürmüştür. Her varlığın veya nesnenin meydana gelmesi bu dört unsurun belli oranlarda birleşmesiyle mümkün olmaktadır. Bu dört unsur Parmenides’in “Varlık”ı gibi değişmezdir. Ancak Kozmostaki nesnelerin meydana gelmesi için bu dört unsuru birleştirici başka bir şeyin olması gerekir ki, Empedokles buna sevgi ve nefret der. Kosmostaki hareketi, değişmeyi ve oluşu meydana getiren sevgi ve nefrettir. Fakat bu iki özellik dört unsurun dışında değerlendirilmiştir.

“Empedokles bir yandan kendinden önceki görüşleri belli bir sistem içinde birleştirip açıklamaya çalışırken, kendinden sonraki görüşleri de etkilemiştir. Nitekim Atomcu görüşün oluşmasında Empedokles’in felsefesi bir hareket noktası işlevi görecek, Anaksagoras dört unsur yerine sadece tek bir madde, “spermate”, yani “zerrecik” kavramını, sevgi ve nefret yerine de “Nous” kavramını koyacaktır. Zerreciklere, nesneyi meydana getirmek üzere ilk hareketi veren Nous’tur ve daha sonra zerreciklerin denetimini sürdürür. Bu zerrecikler, kendi yapılarındaki özellikler gereği bir araya gelerek nesneleri oluştururlar. Birleşen zerreciklerin amacı, meydana getirdikleri nesneler olmaktadır. Yani Empedokles dört unsurun bir araya gelmesini raslantıya bağlarken, Anaksagoras zerreciklerin hareketini belli bir amaca yönelmiş olarak açıklamakta ve evrende bir amaçlılık (teleolojik) ilkesinin hâkim olduğunu söylemektedir.”(6)
 
Dipnotlar:
1)Latince kollar ve bacaklar anlamına gelir. Üst ekstremiteler ve alt ekstremiteler olmak üzere ikiye ayrılır.
2)http://www.jcam.com.tr/files/KATD-2993.pdf
3)Dört… Anasır-ı erbaa (dört unsur veya four elements): Hava, su, toprak ve ateş... Ahlat-ı Erbaa (dört hılt): Balgam, kan, sevda ve safra... Anasır-ı erkan: Sıcaklık, kuruluk, yaşlık ve soğukluk… Füsûl-i erbaa (dört mevsim): İlkbahar, yaz, kış ve sonbahar… Cihât-ı erbaa (dört cihet): Doğu, Batı, Güney ve Kuzey… Etrâf-ı erbaa (dört taraf): Sağ, sol, arka ve ön…
4)http://reshamisal.blogcu.com/vucudun-ahlat-i-erbaa-si-ne-demektir/4963182
5)http://www.tdvia.org/dia/ayrmetin.php?idno=020024
6)https://auzefalmsstorage.blob.core.windows.net/auzefcontent/ders1/felsefenin_temel_kavramlari_2/5/index.html#konu-5

Baran Dergisi 543. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.