Mektubat-ı Rabbani’den...

Mektubat-ı Rabbani’den...

Şehid Bayram Ali Öztürk hocanın, İrancılarla mücadelede destek olmak için Abdülhak Doğru müstear adıyla yayınlanmak üzere Taraf dergisine gönderdiği Mektûbât tercümesini ara başlıklarla tekrar yayınlıyoruz.

*Şia’yı Tanıyor muyuz?
*Hulefa-i Raşidin’in Makamları 
*Şia’nın İnkâr ve Buğzu
*Haricîler ve Rafizîler
*Ehl-i Beyt Sevgisi-Ehl-i Sünnet Yolu
*Sahabe-i Kiram’ın İçtihadı
*Ehl-i Sünnet’in Görüşü
*Haricîlerin ve Rafizîlerin Görüşü
*Şiilerin Görüşü
*Takiyye ve Küfür
*Ehl-i Sünnet’in İtidal ve Ölçüsü
*Sahabiye Dil Uzatmak
*Şiilerin Ebu Hureyre Düşmanlığı
*Hz Ali’ye “Takiyyeci” İftirası 
*Şiilerin Tekfirciliği
*Hz. Aişe’ye Düşmanlık
*Hz. Talha ve Hz. Zübeyr’e (RA) Düşmanlık
*Sahabe’nin Fazileti ve İçtihadı
*Sahabe’de Edeb
*Allah Resulü’nden Ölçüler
 
 
 
Bismihî Teâlâ.
Bütün hamdler Allah (C.C.)'a salat ve selamlar Resulü Ekrem (S.A.V.) ve onun pak Ashab-ı üzerine olsun. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat inancını devlet seviyesinde temsil edilmediği bir atmosferde yaşıyoruz. Bu inancın en son müdafii Osmanlı Devleti idi. Bu muazzam devletin tarihe mal olmasından sonra, bu inancın sahipleri bir bakıma öksüz ve yetim kaldılar. Neticede bu mübarek inanç bugün elleri kelepçeli, ayakları prangalı, gözleri bağlı bir mahkum konumuna geldi. Bu zor durumda bir taraftan Amerika'nın, diğer taraftan Rusya, bir diğer taraftan da Avrupa insan azmanları ile  uğraşırken, beklenmedik bir tarzda, inancımızın tahrik edilmesinde Şia'nın da aktif bir görev anlayışı içinde olduğunu gördük.
 
Şia’yı Tanıyor muyuz?
Allah (C.C.)'ın zat ve sıfatları, Kur'an'ı Kerim, Resûlü Ekrem (S.A.V.), Sahabe-i Kiram hakkında Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat’ten farklı bir inanca sahip olan bu cemaatin, Takiyye (hedefe ulaşıncaya kadar iyi niyetli gözükme) prensibi içerisindeki faaliyetlerini Ehl-i Sünnet'in ruhuyla nasıl bağdaştırabiliriz? Tarihin hiçbir döneminde Ehl-i Sünnet'e yar olmayan bir inanç sistemiyle inancımızın her türlü destekten mahrum bırakıldığı şu garip zamanda bu inanç koalisyonu nasıl câiz görülebilir?

Acaba Şia'ya muhabbet besleyen Ehl-i Sünnet kardeşimiz, hiç Ehl-i Sünnet âlimlerinin Şia hakkında yazdıklarını ve söylediklerini araştırdı mı? Osmanlı Devleti her ne zaman Avrupa'ya ordu çıkarttı ise onu arkadan vurmayı inancının gereği bilen Şia'nın, bugün o görev anlayışından bir şey kaybettiğini mi zannediyoruz? Bu nedenle bugün İslâm'ın Avrupa'ya hâkim olamayışının yegane sebeplerinden birisinin Şia olduğunu biliyor muyduk?

Temel inançlarını Sahabe-i Kiram'a düşmanlık üzerine dayandıran bu inanç sistemini normal bularak onlara muhabbet besleyen ahirette hangi yüzle Resulü Ekrem (S.A.V.) ve her şeyini onun uğruna eda eden bu büyük insanlardan şefaat isteyecektir? Cenab-ı Hak kitabında Peygamber hanımlarının mü'minlerin anneleri olduğunu belirtirken annelerimiz hakkında ağıza alınmayacak sözler söyleyecek kadar hakikat mahrumu insanlarla kimleri rencide ettiğimizin farkında mıyız? Bugünkü şartlarda bunlar konuşulmuyor. Zira zemin henüz elverişli hâle getirilmiş değil. Ama bu menfi cereyan hele bir iskeleti kursun, omurgayı oluştursun o zaman bu işin vebalini kim taşıyacaktır?

Eğer bugün Ehl-i Sünnet cemaat zor durumda bırakılıp iş göremez halde bulunuyorsa bu aksaklık bu inanç sisteminden değil, onu layıkıyla anlayıp, yaşayamayan bizlerden kaynaklanmaktadır. Bu inancın birçok milletleri payidar ettiğine tarih şahiddir.

Şia'yı onu bayraklaştıranlara bakarak değil, onların temel inançlarını inceleyerek Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat alimlerinin bu mezhep hakkında dün ve bugün söylediklerine bakarak değerlendirmemiz gerekir. Eğer Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat olarak yaşayıp ölmek istiyorsak... Bu duygudan hareketle Resulü Ekrem (S.A.V.) ve Sahabe-i Kiram'a hasret çeken siz inanan kardeşlerime yaşadığı asrın Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat reisi olan hicri ikinci bin yılının müceddidi olan İmam-ı Rabbânî (K.S.)'nin Mektûbât'ından 349. mektubunu takdim ediyorum.
Abdülhak Doğru 13.6.1990/FATİH
 
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
Allah C.C.'a hamd, Resulullah ashabına salatu selam ve gerekli duaları yaptıktan sonra derim ki dervişleri sevmek, onlarla ilişki ve ülfet içerisinde olmak, onların sözlerini dinlemeye düşkün olmak, sahip oldukları hallere imrenmek Cenab-ı Hakk'ın bahşettiği en büyük nimet ve lütuflarındandır. Resulü Ekrem (S.A.V.) buyuruyorlar; "kişi sevdiği ile beraberdir" öyleyse dervişleri seven onlarla beraber olup, Mevla’ya yakınlık çerçevesinde onlarla beraberdirler.

Her işinde Allah (C.C.)'ın desteğine mazhar olan kardeşim! Gerçek şu ki: Oğlum Hoca Şerefeddin Hüseyin bana gösterdiği mektubunda diyor ki: "Yukarıda bahsedilen güzel haller her türlü faydasız meşguliyetleri olmasına rağmen Muhammed Taki'de bir araya gelmiştir. Bu ihsanından dolayı bütün hamd ve nimetler Allah (C.C.)'a olsun. "Sizin iyi halliniz ve kurtuluşunuz birçoklarının iyi hail ve kurtuluşuna sebepdir." Hoca Şerefeddin devamla diyor ki: "Muhammed Takî sizin sözlerinizi sever, sahib olduğunuz ilimleri dinlemeye düşkündür. Eğer sizler ona birkaç kelime yazarsanız çok güzel ve çok yerinde olacaktır." Ben de onun bu arzusuna uyarak birkaç kelime yazmak istedim. Günümüzde en fazla konuşulan konu imamet İslamda devlet başkanlığı) meselesi olup, birçok kişiler de kendi zan ve tahminlerine dayalı olarak bunu izaha kalkıştığından, ister istemez bu konu hakkında birtakım şeyler yazmak, Ehli Sünnet vel-Cemaat muhaliflerinin bu konu hakkındaki mütalaalarını beyan etmek istedim.
 
Hulefa-i Raşidin’in Makamları 
Kurtuluşu arayan kardeşim; Hz. Ebu Bekir Sıddık ve Hz. Ömer'ul-Faruk'u (Radyallahu Anhuma) ümmetin en üstün kişileri olarak kabul etmek, Resulü Ekrem (S.A.V.)'ın iki güzide damadı Hz. Osman ve Hz. Ali'yi (Radyallahu Anhuma) sevmek Ehl-i Sünnet vel Cemaat'in belli başlı temel prensiplerinden birisidir. Hz. Ebu Bekir's-Sıddık ve Hz. Öm er'ul-Faruk'un (Radıyallahu Anhuma) üstünlüğünü, efendimizin bu muhteşem iki damadını sevme ile beraber düşünmek Ehl-i Sünnet'in özelliklerindendir. İmam-ı Şafii (Rahmetullahi Aleyhi)'nin de içlerinde bulunduğu birçok büyük imamların nakline göre; Hz. Ebu Bekir's-Sıddık ile Hz. Ömer'ul-Faruk (Radıyallahu Anhuma)'un ümmetin en üstün kişileri olduğunda Sahabe-i Kiram ve onları gören Tabiin Kiram'ın icma-ı vardır. İmam Ebu'I-Hasan Eş'ari (Rahmetullahi Aleyhi) dedi ki: Hz. Ebu Bekir ve Ömer'ul­Faruk (Radıyallahu Anhuma)'un, ümmetin sair kişilerine olan üstünlükleri kesindir. Hilafeti döneminde bulunduğu vilayette kendi taraftarı olan birçok zevatın huzurunda Zehebi'nin beyanına göre Hz. Ali (Kerremellahu Veche)'nin gerçek şu ki, Hz. Ebu Bekir's-Sıddık ve Öm er'ul-Faruk (Radıyallahu Anhuma) bu ümmetin en üstün kişileridir" dediği kesindir. İmam-ı Buharı (Rahmetullahu Aleyhi)'nin rivayetine göre; Hz. Ali (Kerremallahu Veche) şöyle buyurmuştur: Resulü Ekrem (S.A.V.)'den sonra en üstün insan Hz. Ebu Bekir's-Sıddık, sonra Hz. Ömer'ul-Faruk (Radıyallahu Anhüma)'dır. Sonra da bir diğer adamdır." Bu sözü takiben Hz. Ali (Kerremallahu Veche)'nin oğlu Muhammed b. El Hanefiyye dedi ki: "Sonra da sensin." Hz. Ali (K.V.) buyurdu ki: "Ben ancak Müslümanlardan bir kişiyim." 
 
Şia’nın İnkâr ve Buğzu
Özetleyecek olursak, birçok güvenilir ravilerin yaptıkları nakillerden dolayı Hz. Ebu Bekir's-Sıddık ile Hz. Ömer'ul-Faruk (Radyallahu Anhuma)'ın üstünlüğü, inkarı kesinlikle mümkün olmayan tevatür noktasına ulaşmıştır. Onları bu üstünlüğünü inkar etmek ya cehaletten ya da taassubtan kaynaklanmaktadır. Şia'nın ileri gelen imamlarından Abdürrezzak bu konuyu inkara çare bulamadığından Hz. Ebu Bekir-Sıddık ile Hz. Ömer (Radyallahu Anhuma)'in üstünlüklerini kabule mecbur kalarak demiştir ki, “madem ki Hz. Ali (K.V.) bu iki büyük zatı kendinden üstün gördü. Buna dayanarak ben de onları ümmetin en üstünü görüyorum. Eğer O onları kendinden üstün görmeseydi ben de üstün görmeyecektim. Hz. Ali'yi sevmemle birlikte ona bu konuda muhalefet etmem benim için büyük bir vebaldir.”

Hz. Osman ve Hz. AIi (R.A.)'run döneminde fitneler ve insani ilişkilerdeki bozukluklar hayli artıp, bundan dolayı insanların kalplerinde hayli bulanıklık meydana gelmekle müslümanlar arasında kin, adavet, buğz gibi çirkin duygular yaygınlaşmış, Hz. Ebu Bekir Sıddık ve Hz. Ömer (R.A.) sevmek ister istemez bir kişinin Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat mezhebinden olmasının esaslarından kabul edildi. Ki konunun cahili olan kişi bu yüzden neticede Resullullah (S.A.V.)'ın Ashab-ı Kiram'ı hakkında çirkin kanaat sahibi olmasın. Efendimiz (S.A .V.)'in makamına vekalet edenlere karşı içinde kin ve düşmanlık hisleri oluşmasın. Öyleyse Hz. Ali (K.V.)'yi sevmek sünnet üzere yaşamanın şartıdır. Ona karşı bu sevgiyi beslemeyen kişi Ehl-i Sünnet vel Cemaatin dışında olup ona haricî denir. Ona karşı aşırı sevgi tarafını tercih edip gereğinden fazla ona muhabbet besleyerek Efendimiz (S.A.V.) Ashabına sövmekle ileri geri konuşan ve neticede Sahabe-i Kiram'ın tabiin'in, ve Selef-i Salihin'in yolundan ayrılıp onu terk edenlere de Rafizi denir.
 
Haricîler ve Rafizîler
Ehl-i Sünnet v el 'Cemaat mezhebi ise Hz. Ali (K.V.)'ye muhabbet konusunda aşın muhabbet taraftarı Rafiziler ile, muhabbet sahibi olmayan Hariciler arasında bulunmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, hak orta yoldadır. Aşırı uçlar olan ifrat ve tefrite devamlı sakat gözüyle bakılır. Nitekim Ahmed b. Hanbel (R.A.)'ln Hz. Ali (K.V.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Ya Ali! Sende Hz. İsa (A.S.)'ya benzerlik var. Yahudiler İsa'nın annesine iftira etmekle ona düşmanlık ettiler. Hıristiyanlar da onu öyle sevdiler ki bulunduğu makamdan onu daha aşağı indirip onu Allah'ın (C.C.) oğlu dediler. Bunun üzerine Hz. Ali (K.V.) buyurdu ki: "Bende var olmayan şeyleri varmış gibi göstererek beni sevmede ifrata varanlar bana düşman kesilip, bu duygularla bana iftira eden her iki kişi de helak olmuştur.” Burada Hz. Ali (K.V.) haricilerin durumunu Yahudilere, Rafizilerin durumunu da Hıristiyanlara benzetmektedir. Her ikisi de orta yoldan ayrılıp ifrat ve tefrit kutuplarını oluşturmuşlardır.

Ehl-i Sünnet vel-Cemaati Hz. Ali (K.V.) sevenlerden kabul etmeyen sadece Rafizileri onu sevenler olarak kabul eden ne kadar da cahildir! Halbuki Hz. Ali (K.V.)'yi sevmek Rafizi'lik değildir. Asıl Rafizilik ilk üç halifeden uzak durmaktır. Sahabe-i Kiram'dan da uzak durmak dinen çirkin görülmüş buna tevessül eden de kınanmıştır. İmam-ı Şafii (R.A.) bir beytinde diyor ki: "Eğer Muhammed Mustafa'nın Ehl-i Beytini sevmek Rafizilik ise insanlar ve cinler şahid olsun ki ben bir Rafiziyim." Demek istiyor ki Resul-i Ekrem (S.A.V.)'in Ehl-i Beytini sevmek -Rafizilerin iddia ettiği gibi- Rafizilik değildir. Onlar her ne kadar bu sevgiye Rafizilik diyorlarsa da sürekli tenkid edilen Rafizilik bu değildir. Rafiziliğin çirkinliği diğer Sahabe-i Kiramdan uzak kalmak-istemek ve onları terketmekten kaynaklanmaktadır. Yoksa onları yani Ehl-i Beyti sevmekten kaynaklanmıyor. Öyleyse Resul-i Ekrem (S.A.V.)'in Ehl-i Beytini sevenler Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ten oluyorlar. Gerçekte Efendimizin Ehl-i Beytine yakın olanlar da onlardır. Ehl-i Beyti sevdiği iddiasıyla kendilerini onlardan sayan Şia eğer bu sevgilerini sadece Ehl-i Beyt'e has kılmaz, diğer sahabelere yakınlık duyar, hepsine layık-ı veçhiyle hürmet ve saygı duyar, onları aralarında cereyan eden tartışmaları iyiye yorarlar ise onlar da Shl-i Sünnet ve'l Cemaat'e dahildirler. Rafiziler ve Haricilerin dışındadırlar. Zira, Ehl-i Beyti sevmemek Haricilik, Sahabe-i Kiramdan uzak durmak da Rafizilik'tir. 
 
Ehl-i Beyt Sevgisi-Ehl-i Sünnet Yolu
Bütün Sahabe-i Kiram'a hürmetle birlikte Ehl-i Beyti sevmek Resulullah (S.A.V.)'in sünnetidir. Özetle söyleyecek olursak Resulü Ekrem (S.A.V)'in sünneti Hz. Ebu Bekir Sıddık ile Hz. Ömer'ul-Faruk (R.A.)'yı sevme esasına dayanmaktadır. İnsaflı düşünen kimse hiçbir zaman Sahabe-i Kiram düşmanlığını onları sevmeye tercih etmez. Bilakis Efendimiz (A.S.)'ın sevgisi uğruna hepsini sever. İşte Efendimiz bu noktaya temasla buyuruyor ki: "Onları seven beni sevdiği için onları sevmiş, onlara düşman olan bana düşman olduğu için onlara düşman olmuştur." Sadede dönüyor ve diyoruz ki: Ehl-i Beyt’i sevmemek Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat hakkında nasıl düşünülebilir? Halbuki onlara göre Ehl-i Beyt’i sevmek imandan bir parçadır. Son nefeste kamil bir imanla can teslimi de bu muhabbetin kalbe yerleşmesine bağlıdır. Muhterem Pederim (Şeyh Mahdum) çoğu zaman bizleri Ehl-i Beyt’i sevmeye teşvik ederdi. Üstelik kendisi hem zahiri hem de bâtini ilimlere bihakkın vakıf idi. Derdi ki: "Ehl-i Beyt’i sevmenin, imanla can teslimi konusunda hayli tesiri vardır. Bunu son derece ciddiye almak gereklidir." Pederimin ölüm hastalığı anında yanında idim. Artık durumu son noktaya varıp çevresinden çok az haberdar olduğu hengamede bu sözümü ona hatırlattım. Bu muhabbeti açıklamasını kendisinden talep ettim. Buna binaen o dar anda buyurdular ki: "Ben şu anda Ehl-i Beyt'e muhabbetle boğulmuşum.” Derhal bu konuda Mevlayı Zül-Celal'e olan şükrünü dile getirdi.

Ehl-i Beyt'i sevmek, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in ana sermayesidir. Karşıt fikirde olanlar ise bu ince imandan habersizdirler. Bu noktada Ehl-i Sünnet’in, Ehl-i Beyt’e karşı sahip olduğu orta yollu sevgiyi de bu adamlar bilmemektedirler. Kendilerine aşırı muhabbet ve sevgi tarafını tercih edip bunun ötesini ise sevmemek kabul ederek, Hariciliğe hükmetmişler. bunu Haricilik mezhebi olarak kabul etmişlerdir. Ama ifrat ile tefrit (aşın sevme ile hiç sevmeme) arasında bir orta sevginin bulunabileceğinin hiç farkında bile değiller. İşte doğru olanın ana merkezi Ehl-i Sünnet’e nasib olan doğruluk noktası burasıdır. Allah (C.C.) bu adamların çalışmalarını meşkur kılsın. Ne acayip durum ki gerçekten Ehl-i Sünnet haricileri öldüren ve Ehl-i Beyt’e düşman olanların kökünü kazıyan kişilerdir. Henüz bu dönemde Sahabeye söven Rafizilerin ne adı ne sanı yoktur. Varsa da yok hükmündedir. Sanki bu Rafiziler bozuk itikadlarından dolayı Ehl-i Beyti sevenleri Rafizi zannetmişler bu türlü yaklaşımla onları Rafizi diye hayal etmişlerdir. Allah Allah. Ne enteresan bir durum! Çünkü bazı zamanlar Ehl-i Sünneti sevgi sahibi olmadıklarından ötürü Hariciler olarak görüyorlar. Bazı zamanlarda da Ehl-i Sünnet’te Ehl-i Beyt’e karşı alaka ve sevgi gördüklerinde onları Rafizi olarak kabul ediyorlar. Bundan dolayı onları cehaletlerinden dolayı Ehl-i Beyt sevgisinden bahseden onlara karşı sevgi ihsan eden büyük veliler Rafiziler olarak kabul edildiklerini görmek mümkündür. Aşırı muhabbeti yasaklayan ve ille üç halifeye hürmet ve ta'zim göstermeye teşvik eden birçok büyük Ehl-i Sünnet alimlerini de Hariciler olarak kabul ediyorlar. Bu yersiz ve haksız cüretlerinden dolayı binlerce eyvahlar olsun!.. Allah (C.C.) bizleri aşırı muhabbet ve hiç muhabbet göstermemekten muhafaza buyursun. Rafiziler Ehl-i Beyt’e olan aşırı muhabbetlerinden ötürü, bu muhabbetin gerçekleşmesi için ilk üç halife ve diğer Sahabe-i Kiram (Rahmetullahî Aleyhi Ecmain)'dan uzak kalmayı gerekli görmüşlerdir. İnsaf gerek! İnsaf! Bu ne biçim bir muhabbet ki gerçekleşmesi için Efendimiz (S.A.V.)’in makamına vekalet eden zatlardan uzak durma ve Resul-i Zişan'ın (S.A.V.)'ın diğer bütün ashabına sövmek onları hançerlemek şart görülüyor. Bu muhabbetin anlamı nedir? Bu adamlara göre Ehl-i Sünnet’in suçu Ehl-i Beyt sevgisine diğer Ashab-ı Kiram’a olan hürmeti de ilave etmeleri aralarında birçok münakaşa ve tartışmaya rağmen hiçbirini kötü dille zikretmeyip Efendimiz ile olan beraberliklerine ve bu hali yaşayan kişilere olan saygılarından dolayı onları birtakım beşeri taassub, tarafgirlik ve nefsani düşüncelerden uzak görmeleridir. Ehl-i Sünnet bütün bunlarla birlikte haklıya haklı, haksıza da haksız demektedir. Ancak haksız olan sahabinin haksız oluşunun sebebini boş arzu ve isteklerden uzak görüp, bu durumu sahabinin rey ve içtihadına havale ederler. Yani içtihaddaki isabetsizliği hata ve haksızlığa sebebiyet vermiş. Yoksa hevai hevesi değil. Haricilerin Ehl-i Sünnet’ten razı olması onların Ehl-i Beyt’e düşman olmalarına onlara buğz etmelerine bağlı olduğu gibi, Rafizilerin de Ehl-i Sünnet’ten razı olması Sahabe-i Kiram’dan uzak kalmaları, bu büyük insanlar hakkında kötü düşünceye sahip olmalarına bağlıdır. "Allah’ım! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz sen sonsuz bağışta bulunansın."
 
Sahabe-i Kiram’ın İçtihadı
Ehl-i Sünnet vel' Cemaat büyüklerine göre Sahabe-i Kiram aralarında cereyan eden münakaşa ve tartışmalarda üç grup oldular: Birinci grup: kendi delil ve içtihatlarına dayanarak bizzat Hz. Ali (K.V.)'nin haklı olduğuna inananlar.

İkinci grup: Bunlar da sahip oldukları delil ve içtihatlara dayanarak diğer cemaatin haklı olduğuna inananlar.

Üçüncü grup: Kesin bir tavır almayan veya herhangi bir delile dayalı olarak bir grubu tercihte bulunmayanlar.

Benimsedikleri içtihad gereği olarak, birinci grubun Hz. Ali (K.V.)'yi, ikinci grubun Hz. Ali (K.V.)'nin muhaliflerini desteklemesi, üçüncü grubun da tarafsız kalması gerekli olup her iki grub da birisini diğerine tercih onlar hakkında icra edilen büyük bir hata olurdu. Böylece her grub kendi içtihadlarına göre harekete koyuldu ve sorumluluklarına düşen görevi yerine getirmeye başladılar. Bu safhada onları kınama nasıl söz konusu olabilir? Onları hançerlemek onlara karşı nasıl münasip düşer.
 
Ehl-i Sünnet’in Görüşü
İmam-ı Şafii (R.A.) beyanına ve Ömer b. Abdülaziz (R.A.)'den nakledilene bakılırsa onlar şöyle buyurmuşlardır: "Bu öyle bir kandır ki Allah (C.C.) onları elimizden temizledi. Öyleyse biz de dillerimizi ondan (Sahabe-i Kiram'dan arasındaki münakaşalara burun sokmaktan) temizleyelim." Bu sözden anlaşılıyor ki, bu işlere bulaşmak caiz olmadığı gibi bir grup sahabeye haklı diğerini haksız göstermek için dudakları kıpırdatmak dahi caiz olmakla birlikte onlara hayırdan başka bir gaye ile ağza almamak gerekir. 
 
Nitekim bu beyanda varid olan Hadis-i Şerif’te Resul'ü Zişan (S.A.V) buyuruyor ki: "Ashabım anıldığı zaman dilinize hakim olun. Yani ashabımın tartışma ve münakaşaları söz konusu yapıldığı zaman, bu konuya girmeyin bu işlerden yüz çevirin. Bir grub ashabımı diğeri üzerine tercih etmeyin. Şu kadarı var ki cumhur (ekseri) Ehl-i Sünnet kesinliğine inandıkları delillere bakarak hakkın Hz. Ali (K.V.) tarafında bulunduğuna diğerlerinin ise hatalı bir yola girdiklerine kanaat getirmişlerdi. Ancak bu hata içtihaddan kaynaklanan bir durum olduğundan bu davranış tenkid ve ta'n olunmadan uzak olup tahkir ve teşniden münezzehtir. 
 
Hz. Ali (K.V.)'nin şöyle dediği naklonulur: "Kardeşlerimiz bize karşı gelmişler, onlar ne kafir ne de fasıktırlar. Zira onlar kafir ve fasık olmalarını engelleyen gerekçeli izahlara sahiptirler.” Gerek Ehl-i Sünnet ve gerekse Rafiziler her iki cemaat Hz. Ali (K.V.)'ye karşı savaşanları hatalı buluyor ve Hz. Ali (K.V.)'nin haklı olduğunu söylüyorlar. Ancak Ehl-i Sünnet Hz. Ali'ye karşı savaşan sahabeler hakkında "Onlar farklı te'vilden dolayı düşmüşler'' yorumundan fazla bir şey söylemeye cevaz vermemişler, dillerini onlar hakkında çirkin ifadelerde bulunmaktan muhafaza etmişler onların Resulü Ekrem (S.A.V)'e olan yakınlık haklarına riayet etmişlerdir. 
 
Efendimiz (S.A.V.) buyuruyor ki: "Ashabım hakkında Allah'tan sakının (da) onları benden sonra (tenkidlerinize) hedef yapmayınız." Resulü Ekrem (S.A.V.) bu hadisinde Allah lafzını anlatılmak istenen hususu kuvvetle belirtmek için iki defa tekrarlamıştır. Yine Efendimiz (S.A. V.) buyuruyor ki: "Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız hidayete kavuşursunuz." Ashab-ı Kiram (Rıdvanullahi Teala Aleyhim Ecmain) tamamına hürmet göstermenin elzem olduğunu belirten daha birçok Hadis-i Şerifler vardır. Öyleyse onların hepsine istisnasız hürmet ve saygı göstermek aralarında cereyan etmiş olan farklı davranışları iyiye yormak gerekir. İşte bu konuda Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in görüşü budur.
 
Haricîlerin ve Rafizîlerin Görüşü
Rafiziler (Şiiler) bu noktada haddi aşıp Hz. Ali (K.V.)'ye karşı savaşmış olanlara kafir diyorlar. Dillerini her türlü çirkefe ve sövmeye bulaştırıyorlar. Eğer gaye, Hz. Ali (K.V.) tarafının haklı olduğunun ortaya çıkması ona karşı savaşanların da hatalı olduklarını ifşa etmekse Ehl-i Sünnet’in tercih ettiği görüş mutedil sınır olup bu konuda yeterlidir. Dinin bu büyük adamlarına sövmenin din ve diyanetle bir alakası yoktur, ki Rafiziler (Şiiler) bu şıkkı tercih etmişlerdir. Üstelik bir de Sahabe-i Kiram'a sövmenin din ve iman olduğuna inanıyorlar. Ne çirkin din! Çünkü inanıyor ki dininin en büyük bölümünü Peygamberin (S.A.V.) vekillerine ve halifelerine sövmek oluşturuyor.

Her bir bid'atçı grup bir bid’atı tercih etmiş ve onunla Ehl-i Sünnetten ayrılır olmuştur. Ancak bu bid'atçılerden olan Hariciler ve Rafiziler (Şiiler) gerçekten hak ve doğru olan yoldan ayrılmışlardır. Dinin büyük simalarına sövmek onlara lanet etmek imanlarının en büyük bölümünü oluşturursa bunların hak ve doğru olandan bir hisse elde etmeleri nasıl mümkün olacaktır? 
 
Şiilerin Görüşü
Rafiziler (Şiiler) 12 çeşit olup hepsi de Resulü Ekrem (S.A.V)’in ashabına kâfir diyor. Hulefa-i Raşidin’e sövmenin ibadet olduğuna inanıyorlar. Bu adamlar RAFİZİ tabirini kendi haklarında kullanmaktan çekiniyorlar. Ve inanıyorlar ki başkalarıdır. Çünkü Sahabe-i Kiram’a söven bu adamlar hakkında çok şiddetli tehditler varid olmuştur. Keşke RAFİZİ lafzını ağızlarına almaktan sakındıkları gibi onun mânâsını da ağızlarına almaktan sakınsalar ve Ashab-ı Kiram’a karşı yakınlık duysalardı. (Amma ne gezer!) Hintli Mecusi (ateşperestler) onlar gibi kendilerini Hintli görüp küfürden sakınıyor ve kendilerini kafir olarak kabul etmiyorlar. İnanıyorlar ki, dar’ul harpte yaşananlar bizzat kâfirdir. Onlar bu anlayışlarında hatalıdır. Bilakis her iki cemaat gerek Sahabe-i Kiram’a sövenler gerekse bu Hintli Mecusiler kâfirdir! Gerçek mânâda küfürle iç içedirler. Öyle zannediyorum ki, bu Rafiziler Eh-i Beyt’i kendileri gibi zannetmişler onların da Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (R.A)’e düşman olduklarını hayal etmişler. 
 
Takiyye ve Küfür
Bu sapık adamlar inandıkları takiyye prensibiyle 30 sene Hukefa-i Raşidin’e dost olduğuna hatalı ve haksız yere onlara hürmet gösterdiğine inanıyorlar. Fakat Hz. Ali (K.V) onlara karşı bu hürmeti ve saygısı ne hoş bir harekettir. Eğer Ehl-i Beyt’i sevmek Hz. Peygamber’i (S.A.V) sevmekle aynı oluyorsa aynı şekilde Resulü Ekrem düşmanına düşman olmak onların Ehl-i Beyt düşmanlarına sövüp lanet etiklerinden daha fazla sövmeleri ve lanet etmeleri gerekir. Ama gel gör ki bu sapık cemaatin hiçbir ferdin Resulü Ekrem’in en amansız düşmanı olmasına rağmen ona her türlü eza ve cefayı reva gören Ebu Cehil’e sövdükleri ve lanet ettikleri duyulmuş olmayıp, onun kötü yanlarını anlatmak için dillerini dahi hareket ettirmemişlerdir.

Sahabe-i Kiram'a düşman olan bu adamlar sapık inançları sebebiyle Resulü Ekrem (S.A.V.)'in en fazla sevdiği insan Hz. Ebu Bekir (R.A.)'i Ehli Beyt düşmanı görüyorlar. Her türlü küfür ve çirkefle dillerini ona uzatıyorlar. Onun zatıyla bağdaşmayan bir sürü uygunsuz işleri ona nisbet ediyorlar. Buna nasıl din bu ne biçim diyanet Allah aşkına! Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve diğer Sahabe-i Kiram (Rıdvanullahi Teala Aleyhim Eanain) Resulü Ekrem (S.A.V.)’in Ehl-i Beyt’ine yakınlarına düşman olacaklar, onlara inat edip kin besleyecekler ha! Öyle mi? Allah muhafaza... Keşke şu insaf kisvesinden soyunmuş adımlar Sahabe-i Kiram'ın büyüklerinin adlarını bahse konu yapmadan bu dinin büyükleri hakkında suizana düşmeden Ehl-i Beyte düşman olanlara düşman olsalar, onlara sövseler de bu konudaki karşı çıkışlar Ehl-i Sünnet seviyesinde olsa... Zira Ehl-i Sünnet daha evvel de söylenildiği gibi Ehl-i Beyt’e düşman olanlara düşmandır. Onlara veryansın ederler. 
 
Ehl-i Sünnet’in İtidal ve Ölçüsü
Ehl-i Sünnet’in güzel yönlerinden birisi de kendisinde çeşitli küfür halleri bulunan buna mübtela olan belli bir şahsa cehennemlik dememesidir. Bu kişinin son anda tevbe edip İslâm'ı kabul etmesi muhtemel olduğundan ona lanet edilmesini caiz görmezler. Gerçek şu ki onlar ancak kişinin iman ve İslâm dışı öldüğüne dair kesin bir delil bulunmadığı müddetçe herhangi bir kâfir şahsı belirtmeksizin genel anlamda bütün kafirlere lanet edilmesini caiz görürler. Şiiler ise hiç çekinmeden Hz. Ebu Bekir-i Sıddık, Hz. Ömer'ul-Faruk (R.A.)'a lanet ediyorlar, sahabenin büyüklerine sövüyorlar, zerre kadar üzüntü duymaksızın onları kamçılıyorlar. Mevlayı Zül-Celal onları doğru yola iletsin.
 
Sahabiye Dil Uzatmak
Bu meselede Ehl-i Sünnet ile muhalifleri arasında iki noktada büyük görüş ayrılığı vardır.

Birinci nokta: Ehl-i Sünnet dört halifenin hilafetinin hak olduğuna ve bunlardan her birisinin kendisinden sonra gerçekten bir halifesi olduğuna inanır. Çünkü Efendimiz (S.A.V.) istikbalde haber vererek sahih bir Hadis-i Şerif’te: "Hilafet benden otuz senedir" buyurmuştur. Bu süre Hz. Ali'nin hilafeti ile sona ermiştir. Bu Hadis-i Şerif dikkate alınırsa demek olur ki, bu dört kişinin her biri halife olup hilafet sıraları da yerinde ve doğru olmuş oluyor. Karşıt görüşlüler (Şiller) ilk üç halifenin halifeliğini kabul etmiyorlar. Hilafeti baskı ve taarruzla ele geçirdiklerini iddia ediyorlar. Hz. Ali (K.V.)'nin dışında hiçbir kimsenin gerçek imam olduğuna inanmıyorlar. Hz. Ali (K.V.) ilk üç halifeye biat etmesini takiyye esasına (yani görünürde onlara muvafakat ediyor ama kalpten onları tasvib etmiyor) bağlıyorlar. Sahabe-i Kiram arasındaki dostluğu ikiyüzlü bir dostluk görüyorlar, birbirlerine olan güleryüzlülüklerini sahtekarlık olarak benimsiyorlar. Çünkü bu adamların inanana göre Hz. Ali (K.V.) ve diğer taraftarları takiyye gerekçeli olarak sahte bir dostlukla muhalifleri olan diğer Sahabe-i Kiram'a dost olmuşlar. Dilleri ile kalplerinde olmayan şeyleri mırıldanmışlardır. Yine bu adamların kanaatine göre Hz. Ali (K.V.) ve ona muhabbet besleyen taraftarlarını düşman olunca ikiyüzlü hareket ederek onlara dost olmuşlar, dostluk görünümünde düşmanlık ortaya koymuşlardır. Tabii ki neticede bu çarpık inançları gereğince Resulü Ekrem (S.A.V.)'in ashabı münafık sahtekar görünüşleriyle kalplerindeki duyguları tam tersini ortaya koyan kişiler oluyorlar. (Ne'uzubill ah) Böylece bu adamlara göre bu ümmetin en kötü kişileri Ashab-ı Kiram en çirkin dostluk ve arkadaşlıkta Resulü Ekrem (S.A.V.)'nin dostluğu olmuş oluyor. Çünkü bu çirkin karakterler ona olan dostluktan kaynaklanmıştır. En çirkin yüzyıl da Sahabe-i Kiram'ın çağı oluyor. Zira bu çağ her türlü münafıklığın, düşmanlığın, kin duygularının her yeri doldurduğu çağdır. Halbuki Cenab-ı Hak Kur'an'ı Kerim'de Sahabe-i Kiram hakkında: "Onlar birbirlerine son derece merhametlidir." diyor. Allah (C.C.) bizleri kötü inançlardan muhafaza buyursun. Bu sapıklar ümmetin ilk neslini böyle çirkin karakterde kabul ederlerse sonraki nesillerde üstün hal nasıl mevcut olacaktır? Sanki bu adamlar Sahabe-i Kiram’ın üstün hali fazileti onları bu ümmetin en hayırlı kişileri olduğu babında hiçbir Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerif görmemişler. Veya görmüşler fakat gördüklerine inanmışlar, onları tasdik etmemişler. Gerçek şu ki: Gerek Kur'an'ı Kerim gerek Hadis-i Şerifler Sahabe-i Kiram sayesinde bize ulaşmıştır. Bu durumda bunlara sövülünce haliyle ister istemez onlar sayesinde nakledilenlere de sövülmüş olacaktır. Allah (C.C.) bizleri muhafaza buyursun.
 
Şiilerin Ebu Hureyre Düşmanlığı
Olabilir ki, Şiilerin gayesi; Allah (C.C)’in dinini ortadan kaldırmak, Resulü Ekrem (S.A.V.)’in şeriatını inkar etmektir. Görünürde Ehl-i Beyt’e muhabbet gösteriyorlar, fakat gerçekte Efendimiz’in dinini ortadan kaldırıyorlar. Keşke Hz. Ali (K.V.)’yi de taraflarını da rahat bıraksalardı. Hileci, ikiyüzlü sahtekarların özelliği olan takiyye (ikiyüzlülük) ile onları karalamasalardı. Böyle olursa 30 sene boyunca birbirlerine her türlü sahtekârlık ve hilekarlıkla dost olan Hz. Ali (K.V)’nin tarafları ile muhaliflerinin oluşturduğu bir cemaatte ne hayır kalır? Bunlar nasıl itimada layık olabilirler?

Şiiler Ebu Hureyre (R.A.)'ye de dil uzatıyorlar, ona sövüyorlar. Bilmiyorlar ki ona sövmek onu kabul etmemek şer'i hükümlerin yansın kabul etmemektir, inkar etmektir. Zira kılı kırk yaran Alimler diyor ki: Şer’i hükümler konusunda üç bin tane hadis gelmiştir. Yani üçbin hüküm Peygamber (S.A.V.)'imizin Sünneti ile sabit olmuştur. Bu üç bin Hadis-i Şerif’in bin beşyüz tanesini Ebu Hureyre (R.A.) rivayet etmiştir. Demek oldu ki; onu tenkid, dinin sahib olduğu hükümlerin yarısını tenkid etmektir. İmam-ı Buharî (R.A.) diyor ki: "Sahabe-i Kiram ve tabiîn'de üç yüzün üzerinde insan Ebu Hureyre (R.A.)'den hadis rivayet etmiştir." Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Cabir b. Abdillah, Enes b. Malik (Rıdvanullahe Teala Aleyhim Ecmain) sadece bunlardan bazılarındır. Alimlerin izahına göre Hz. Ali (K.V.)'nin Ebu Hureyre (R.A.)'yi tenkid ettiği konusunda Şia'nın Hz. Ali (K.V.)'den rivayet ettiği hadis uydurma hadistir. Resulü Ekrem (S.A.V.)'in zeka ve anlayış hususunda Hz. Ebu Hureyre (R.A.)'ye dua ettiği meşhurdur. Hz. Ebu Hureyre buyuruyor ki: "Efendimiz (S.A.V.)'in meclisinde idim. Buyurdu ki: "Kim giydiği üstlüğü yere serer, ben de sözlerimi oraya akıtır, böylece sahibi onu alır göğsüne basar, bir daha da sözlerimi unutmaz. Ben derhal giydiğim hırkayı yere serdim. Efendimiz (S.A.V) sözlerini ona akıttı. Ben de onu göğsüme bastım. Bundan sonra tek bir şey dahi unutmadım.” 
 
Hz Ali’ye “Takiyyeci” İftirası 
Bozuk inanç sebebiyle onun hakkında her türlü küfrü ve lanet etmeyi caiz görmekle bu dinin büyüklerinden böyle yüce bir insanın Hz. Ali (K.V.)'ye düşman olduğuna inanmak düpedüz insafsızlıktır. İşte bütün bunlar aşırı sevginin getirdiği afetlerdir. Nerede ise başlarını iman yularından çıkarıyorlar. Hz. Ali (K.V.)'nin faraza sahabeye karşı takiyye (ikiyüzlülük hali) sahibi olduğu kabul edilecek olsa peki onun Hz. Bekir ile Hz. Ömer (K.V.)'in ümmetin en üstün kişilerine olduğuna dair kendisinden tevatürle nakledilen sözleri hakkında ne diyecekler? Aynı şekilde onun halifeliği döneminde bulunduğu beldede ilk üç halifenin hilafetinin hak olduğu sadedinde ifade buyurduklarında kudsi kelimeler hakkında ne diyecekler? Çünkü, takiyye Hz. Ali (K.V.)'nin kendi hilafetinin hak olduğunu gizlemesi, diğer üç halifenin diğer üç halifenin hilafetinin batıl olduğunu söylemesiyle gerçekleşir. O zaman üç halifenin hilafetinin hak olduğunu açıkça söylemesi Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (R.A)'ın en üstün olduklarını beyan etmesi takiyyenin ötesinde başlı başına bir olaydır ki bunu doğru ve yerinde bir hareketten öteye yorumlamamak gerekir. Bu üç halifenin halifeliği ve ilk ikisinin en üstünlüğünü takiyye mantığı ile geçersiz kabul etmek düşünülemez. Bunun yanında ilk üç halife ve diğer sahabe hakkında birçok meşhur hadis gücünde hatta ve hatta mânen tevatür derecesine ulaşmış birçok hadis varid olmuştur. Ayrıca Sahabe-i Kiram’dan bir grup da cennetle müjdelenmiştir. Bu adamlar bu hadisler hakkında daha ne diyecekler? Çünkü Resul-i Ekrem (S.A.V.) hakkında takiyyeyi düşünmek caiz değildir. Zira tebliğ peygamberlerin daimi görevidir. Üstelik bu konuda birçok ayet-i kerimeler indirilmiştir ki, artık burada takiyyeyi düşünmek mümkün değildir. "Allah (C.C.) bu adamlara insaf versin."

Takiyyenin bir korkaklık özelliği olduğunu her aklı başında olan bilir. Kalkıp bunu Allah (C.C.)'ın arslanına nisbet etmek hiç mi hiç uygun değildir. Eğer Hz. Ali (R.A)'nin insanlık icabı bir veya iki saat bir veya iki gün takiyye yaptığını caiz görecek olursan -hadi yelim ki bu caizdir- amma Hz. Ali'nin 30 yıl böyle takiyye (ikiyüzlü) ile hareket ettiğini ve bunda ısrar ettiğini daha iddia etmen cidden kabul edilir bir şey değildir. Üstelik ulemayı kiram diyor ki: "Küçük günahlarda ısrar etmek büyük günahtır." Peki öyleyse onların sapık ve bedbaht adamlarının böyle bir konuda ısrar etmelerinin anlamı nedir? Keşke yapageldikleri bu işteki suçlarını bir anlasalar?

Bu adamların bozuk inancına göre, Hz. Ebu Bekir-i Sıddık ve Hz. Ömer (R.A.)'ı Hz. Ali (K.V.)'den önce kabul etmek Hz. Ali (K.V.)'ye ihanet ve noksanlık gerçek gerektirdiğinden bu takdim işinden kaçınmışlar, onun takiyye yaptığını benimsemişler, amma bu özelliğin çirkinliğini bir türlü kavrayamamışlardır. Eğer bu işin çirkinliğini bir arılayacak olsalardı buna asla izin vermezlerdi. Ve işin en ehven (daha hafif) olanını tercih ederlerdi. Bilakis biz diyoruz ki, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (R.A.)'i Hz. Ali (R.A.)'den önce kabul etmek de herhangi bir ihanet sözkonusu değildir. Çünkü Hz. Ali (R.A)'nin hilafetinin hak olduğu, Allah (C.C.) katındaki derecesi hidayetteki rütbesi irşad derecesi yine aynı hal üzere devam etmektedir. Takiyye çirkef münafık ve hilebazların özelliği olduğundan ona böyle bir sıfatı izafe etmek ona noksanlık ve zayıflık getirir ikinci nokta Ehl-i Sünnet ve'I-Cemaat (Allah çalışmalarını meşkur kılsın) Efendimiz (S.A.V. )'in ashabı arasında cereyan eden münakaşa ve tartışmaları tatlı bir yoruma bağlarlar. Bunların taassubtan ve yersiz düşüncelerden uzak olduğuna inanırlar. Zira onların şahsiyeti Resulü Ekrem (S.A.V.)'e dost olmakla pırıl pırıl olmuş, sineleri her türlü kin ve  düşmanlık hırslarından arınmıştır. özetleyecek olursak Sahabe-i Kiram’dan her birinin kendisine has bir içtihadı olup müçtehidin de kendi içtihadına göre hareket etmesi gerekli olunca ister istemez görüş farklılığı sebebiyle birtakım işlerde münakaşa ve tartışma kaçınılmaz hale gelmiş her birinin kendi görüşüne tabi olması yerinde ve doğru bir hareket olmuştur. Öyle ise, nefs-i emmare ve heva-ü heves uğruna değil hak uğruna onların tartışmaları münakaşaları herhangi bir konudaki mutabakatları ve anlaşmaları gibidir.
 
Şiilerin Tekfirciliği
Şiiler, Hz. Ali (K.V.)'ye karşı olup ona karşı savaşanlara kâfir diyorlar. Onlara her türlü küfür ve lanetleri caiz görüyorlar. Birtakım içtihadî konularda Sahabe-i Kiram'ın  Efendimiz (S.A.V.)'e karşı muhalefetleri ve onun hükmüne zıt hükümler vermeleri mevcut olup bununla birlikte sahabenin bu hali kınanmazken henüz daha vahiy devam ediyor. Hala bundan vazgeçmiyorlar iken onların birtakım içtihadî konularda Hz. Ali (K.V.)'ye karşı gelmeleri nasıl küfür olabiliyor? Bu adamlar nasıl kınanıyor hançerleniyorlar? Nasıl olabilir ki? Çünkü Hz. Ali (K.V.)'ye muhalif olanlar kalabalık bir müslüman cemaati ve de sahabenin ileri gelenleridir. Bunların bazısı dünyada iken cennetle müjdelenmiştir. Onları tekfir etmek aleyhlerine konuşmak hiç de kolay bir olay değildir... "Ağızlarından  kelime ne kadar da büyüktür. Kehf/5." Çünkü din ve şeriatın yarısını hemen hemen bu insanlar bizlere ulaştırmıştır. Öyle ise bunlar tenkid olununca dinin de yarısına olan itimad ortadan kalkmış demektir. Bu büyük insanları nasıl tenkid olunabilir, aleyhlerine söz söylenebilir ki, bunların hiçbirisine Hz. Ali (K.V.)'ye ne de diğer birisi kalkıp diğerinin herhangi bir konudaki rivayetini asla red etmemiştir.

Yine devamla diyoruz ki, Sahih-i Buharî Allah (C.C.)'nin kitabından sonra en sağlam ve en kuvvetli kitaptır. Bunu Şiiler de böylece bilir... Bu kitapta gerekse Hz. Ali (K.V.) taraftarlarının ve gerekse ona karşı olanlarının birçok rivayetleri vardır. Buhari (R.A.) hiçbir zaman rivayetlerdeki üstünlük ve zayıflığı Hz. Ali (K.V.)'ye taraftar veya karşıt olma esasına dayandırmamıştır. O Hz. Ali (K.V.)'den rivayette bulunduğu gibi, Hz. Muaviye (R.A.)'den de rivayette bulunur. Eğer Hz. Muaviye (R.A.)'de tenkid edilmeye açık bir taraf bulunsaydı kesinlikle onun rivayetlerini kitabına almazdı. Aynı Buharî (R.A.) gibi selef-i salihinden olan her bir hadis otoritesi de bu tür bir yaklaşımla hadis analizi yapmamışlar. Hz. Ali (K.V.)'ye karşı ortaya konan muhalefeti adam veya hadis tenkid etmeye esas yapmamışlardır.

Bilmek gerekir ki her ne kadar savaşla ilgili konuda Hz. Ali (K.V.) haklı ise de her konuda onu haklı veya yanılmaz muhaliflerini ise hatada görmek uygun değildir. Çünkü ilk Tabiin Alimleri  ve müctehid imamlar birçok hükümlerde Hz. Ali (K.V.)'nin dışındaki zevatın görüşlerini benimsemişlerdir. Onun görüşüyle hükmetmemlşlerdir. Eğer halk Hz. Ali’nin (K.V.) görüşünde kesinlik kazanmışsa o görüşü benimserlerdi. Aksi olan görüşle hükmetmezlerdi. Kadi Sureyh (R.A.) tabiinden olup içtihad yetkisine haizdi. Bununla birlikte Hz. Ali (K.V.)'nin görüşüyle hükmetmedi. Oğlu olduğu gerekçesiyle Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan (R.A.)'ın babasına yapacağı şahitliği kabul etmemiştir. Müctehid  imamlar da Şureyh'in görüşünü benimseyip onu uygulamışlar, oğlun babaya şahitliğini caiz görmemişlerdir. Birçok meselelerde, Hz. Ali'nin görüşüne muhalif görüşlerin tercih edildiği yaygın bir hal olup, durum araştırmaya gayet açıktır. İzahı ise çok uzun konuşmayı gerektirir. Demek oluyor ki, herhangi bir meselede Hz. Ali (K.V.)'ye karşıt bir hüküm beyan etmenin itiraz edilmeyi gerektiren bir yanı bulunmamakla birlikte ona muhalif olanları bu hareketlerinden ötürü ne sövülür ne de ayıplanırlar.
 
Hz. Aişe’ye Düşmanlık
Hz. Aişe (R.A.) Efendimiz kabre defin oluncaya kadar Allah Resulü’nün makbulü ve sevdiğiydi. Resulü Ekrem (S.A.V.) ölüm hastalığı esnasında onun odasında ikamet buyurdular. Başı onun göğsünde iken ruhunu teslim ettiler. Onun tertemiz odasına defnedildiler. Bütün bunlarla birlikte, O müctehid ve alim bir kadındı. Peygamberimiz (S.A.V.) dinin yan meselelerinin ondan öğrenilmesini tavsiye ettiler. Sahabe-i Kiram (R.A.) birçok zor meselelerde O'na müracaat ederler, çözümleri onun sayesinde elde ederlerdi. Hz. Ali (K.V.)'ye muhalefet etti diye böyle dürüst ve müctehid olan bir zat'ı tenkid edip, onun şanına yakışmayan şeyleri ona reva görmek cidden uygun değildi. Bu hareket Efendimiz (S.A.V.)'e iman etmekten de çok uzaktı. Her ne kadar Hz. Ali (K.V.) onun damadı ve amca oğlu ise de Hz. Aişe-i Sıddıka (R.A.) da onun makbulü ve tertemiz hanımlarıdır. Ona ve Resulü Ekrem 'in Ehl-i Beyt’ine binlerce salah-u selam olsun. Bu fakirin yıllarca şöyle bir hareketi vardı; evde yemek piştiği zaman belli bir hisseyi Efendimiz (S.A.V.)'in Ehl-i Beytine. Hz. Fatıma, Hz. Ali (R.A .) ve çocukları Resulü Ekrem (S.A.V.)'in torunları, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (R.A. )'in ruhlarına hediye olarak ayırırdım. Bir defasında Efendimiz (S.A. V.)'i rüyamda gördüm, O'na selam verdim fakat yüzüme bakmadı. başka tarafa bakıyordu. O esnada bana buyurdular ki: "Ben yemeği Aişe'nin evinde yerim. Her kim bana yemek gönderirse onu Aişe'nin evine göndersin" o anda bu fakir anladı ki Efendimiz (S.A. V.)'in benim yüzüme bakmayışının sebebi Hz. Aişe-i Sıddıka (R.A.)'yı o yemeğe ortak yapmayışımdandır. Bundan sonra Hz. Aişe-i Sıddıka (R.A.)'yı bilakis Efendimiz (S.A.V.)'in ev halkından olan diğer hanımlarını da yemeğe ortak yapmaya  başladım. Mevla’dan ne istersem bütün Ehl-i Beyt’in yüzü suyu hürmetine ister oldum.

Hz. Aişe-i Sıddıka (R.A.) sebebiyle Efendimiz (S.A.V.)'i rahatsız eden ve üzen eziyet ve cefa, Hz. Ali (K.V.) yüzünden peygamberi rahatsız eden eziyet ve cefadan çok daha fazladır. Işın bu ince yönü insaflı olan akıl sahiplerine gayet açıktır. Evet buradaki durum Hz. Ali (K.V.)'ye olan muhabbeti tercih edip, ona muhabbet duymak Resulü Ekrem (S.A.V.)'e olan muhabbetin etkisini kabul etmeyen zaten konumuzun dışındadır. Onu muhatab almak bile caiz değildir. Bu insanın gayesi dini iptal edip, şeriatı yıkmaktır. O, Efendimiz (S.A.V.)'in aracı olmadığı bir yolu benimsemektedir. Hz. Ali (K.V.) uğruna Resulü Ekrem (S.A.V.)'den vazgeçmektedir. Ki bu kafirliğin ve zındıklığın ta kendisidir. Halbuki Hz. Ali (K.V.) bu kişiden uzak olup onun yaptığı bu işten dolayı da  eziyet  duymaktadır. Çünkü  Efendimiz (S.A.V.)'ın Ashabını ve damadını sevmek onu sevmekle olur. Onlara hürmet ve saygı O'na hürmet ve saygıyla olur. Efendimiz (S.A.V.)'de böyle buyurmuştur: "Onları seven beni sevdiği için onları sever." Aynı şekilde onlara buğz eden Resulü Ekrem (S.A.V.)'e buğz ettiği için onlara buğz eder. Nitekim Resulü Ekrem (S.A.V.): "Onlara buğz eden, bana buğz ettiği için onlara buğz eder" buyurdular. Netice olarak diyoruz ki, Sahabe-i Kiram'a olan alaka ve muhabbet Efendimiz (S.A. V.)'e olan muhabbetin ta kendisidir. Aynı şeklide onlara buğz etmek de Resulü Ekrem (S.A.V.)'e olan buğz ve adaletin (düşmanlığın) aynısıdır.
 
Hz. Talha ve Hz. Zübeyr’e (RA) Düşmanlık
Hz. Talha ve Zübeyr (R.A.) Sahabe-i Kiram'ın büyüklerinden olup cennetle müjdelenen on kişiden ikisidir. Bunlara sövmek ve saldırmak uygun değildir. Onlara yapılan lanet ve karalamalar yapanların başına.. Bu iki büyük sahabi, Hz. Ömer (R.A.)’in birini diğerine tercihe dair açık bir delil bulamadığından hilafeti teslim ettiği altı kişilik şuradan olup kendi istekleriyle hilafet nasiblerinden vazgeçen insanlardı. Her birisi "Ben hilafet nasibinden vazgeçtim" buyurmuştur.

Hz. Talha (R.A.), Resulü Ekrem (S.A.V.) hakkında edepsizce konuştuğundan dolayı babasını öldürüp, kafasını Peygamber (S.A.V.)'e getiren, bu hareketine karşılık Kur 'an'ı Kerim'de methedilen insandır.

Hz. Zübeyr (R.A.). Muhbir-i Sadık Resulü Ekrem (S.A.V.)'in "Onu öldüren cehennemdedir" buyurduğu zattır. Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurdu: ''Zübeyr'i öldüren cehennemdedir." Hz. Zübeyr (R.A.)'e lanet etmek onu öldürmekten daha aşağı bir iş değildir. Bu noktada lanet eden de öldüren de birdir. 
 
Sahabenin Fazileti ve İçtihadı
Öyleyse bütün güçlerini İslam kelimesinin yayılmasına ve Resulü Ekrem (S.A. V.)'e yardım etmeye sarfeden, gece gündüz gizli aşikare bütün mallarını Allah (C.C.)'ın dinini kuvvetlendirmeye harcayan, Efendimiz (S.A.V.)'e olan aşk ve muhabbet uğruna yakınlarının kabilelerini çocuklarını, eşlerini, vatanlarını, meskenlerini, öz varlıklarını, bağ-bahçelerini, ağaç ve nehirlerini terk edip, Efendimiz (S.A.V.)'i kendilerinden üstün tutarak, onun sevgisini kendilerinin ve yukarıda zikredilenlerin sevgisine tercih eden, bu din-i Mübin-i İslâm’ın büyüklerini kötülemekten, dinin büyük bir simalarını tenkid etmekten şiddetle sakının, aman sakının! Bunlar öyle insanlar ki Efendimiz (S.A.V)’in sohbetiyle müşerref olmuşlar. O sohbetlerde peygamberliğin bereketiyle kurtuluşu bulmuşlar, vahyin gelişini müşahede etmişler Cebrail (A.S)’in gelişiyle müşerref olmuşlar, birçok mucizeleri ve harikulade halleri görmüşler, öyle ki yoklukları varlık, bildikleri görünen bir şey olmuş kendilerinden sonrakilere verilmeyen yakîn (kesin bilgi ve inanma) onlara verilmiş, hatta başkalarının Uhut Dağı gibi altını sadaka vermesi onların bir veya yarım avuç arpayı sadaka vermesine bile ulaşamaz. Bunları Cenab-ı Hak (C.C) Kur’an’ı Kerim’de methetmiş haklarında:

“Allah (C.C) onlardan razı, onlar da ondan razıdır”

İşte bu onların Tevrat’ta anlatılan vasıflarıdır. İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardı: “Filizini çıkarmış onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah (C.C) böylece bunları çoğaltıp, kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir.” (Fetih/29)

Allah (C.C) onlara karşı öfkelenenlere “Kâfir” diyor. Öyleyse küfür ve inkardan sakınıldığı gibi onlara düşmanlık yapmaktan da sakınılsın. Allah (C.C) başarıyı ihsan edendir. Peygamber (S.A.V)’e böyle bir yakınlık kazanmış olup onun makbulü ve gözdesi olmuş bir cemaatin bir kısmı diğer kısmıyla hangi bir meselede görüş ayrılığına düşer, münakaşa eder, herkes kendi rey ve içtihadlarına göre hareket ediyorsa burada onları tenkide mahal ve yaptıklarından dolayı onlara itiraza lüzum yoktur. Bilakis burada bizzat ihtilaf ve başkasının görüşünü taklid etmemek asıl doğru iştir. Görmüyor musun ki, İmam Ebu Yusuf (R.A)’un içtihad seviyesine ulaştıktan sonra İmam-ı Âzam Ebu Hanife (R.A)’yi taklid etmesi hatadır. Doğru olan kendi görüşünü taklid etmesidir. Hatta İmam-ı Şafii (R.A.) ister Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (R.A.), ister Hz. Ali (R.A) olsun hangi sahabi olursa olsun onun görüşünü kendi görüşüne prensip olarak takdim etmez. Bilakis herhangi bir sahabinin görüşüne muhalif bile olsa kendi görüşüyle amel etmeyi doğru görür. Ümmetin sahabi olmayan bir müçtehidi için Sahabe-i Kiram (R.T.A.E)’ın görüşlerine muhalefet etmesi mümkün olursa herhangi bir konuda birbirine muhalif olan Sahabe-i Kiram nasıl tenkid edilebilir? İlaveten diyoruz ki: Henüz vahyin gelişi devam etmekle beraber Sahabe-i Kiram (R.T.A.E) birtakım içtihadî meseleler de Resulü Ekrem (S.A.V)’e muhalefet etmişler bu hareketlerine karşılık –daha önce geçtiği üzere- ne bir kınama ne de bir yasak onlar hakkında varid olmamıştır. Çünkü onların bu muhalefetleri Allah (C.C) katında kabul ve rıza görmeseydi mutlaka onlar hakkında büyük tehdit, bir yasak gelirdi. Görmez misin ki, bazı Sahabiler Peygamberimizin (S.A.V) yanında ondan daha yüksek bir ses ile konuşunca nasıl bir yasak ve buna dayalı tehdit geldi. Cenab-ı Hak (C.C) buyurarak:

“Ey iman edenler! Sesinizi peygamberin sesi üzerine çıkarmayın.” (Hucurat/2)

Bedir Savaşı esirleri hakkında büyük münakaşalar oldu. Hz. Ömer ile Hz. Sa’d b. Muaz (R.A) öldürülmeleri, diğerleri ise fidye alınıp serbest bırakılmaları istikametinde hüküm beyan ettiler. Ama Efendimiz (S.A.V)’in kabul gören görüşü fidye alınıp, serbest bırakılmaları oldu. Bunun gibi Resulü Ekrem (S.A.V) ile Ashabı arasında ihtilafa konu olan birçok mesele vardır.

ResuIü Ekrem (S.A.V.)'in ölüm hastalığı sırasında Sahabeye bir şeyler yazmak için kağıt istediği zaman kağıdın getirilmesi konusunda yapılan ihtilaflar da bahsi geçen tartışmalar kabilindendir. Bir grub kağıdın getirilmesini, diğeri ise getirtilmemesini istedi. Hz. Ömer (R.A.) kağıt getirilmesine razı olmadı. Buyurdu ki: "Allah (C.C.)'ın kitabı bize kafidir." Onun aleyhine olanlar bu yüzden ona karşı saldırıya geçtiler, aleyhine her türlü çirkin kelimeyi kullanmak için dillerini uzatmaya başladılar. Halbuki gerçekte bu tenkide muhal bir konu değildi. Çünkü Hz. Ömer (R.A) biliyordu ki, vahyin süresi bitmiş olup, semavi hükümler tamamlanmış rey ve içtihaddan başka hükümleri ortaya koyma yolu ve gücü kalmamıştır.

Peygamber (S.A.V.)'ın yazacağı her şey içtihadi bir iş olup bu konuda diğer kişilerin de ortaklığı ve söz sahibi olması mümkündür. Zira Allah (C.C.) "Ey akıl sahipleri! (olayları birbirine kıyaslamak) ibret alınız." (Haşr/2) buyuruyor. Hz. Ömer (R.A.), Efendimiz (S.A.V.)'in ağrıları arttığı anda onun başını ağrıtmamanın, bu konuda başkasının içtihadıyla yetinmenin doğru olacağını gördü ve “Allah’ın kitabı bize yeter” dedi. Yani Kur'an-ı Kerim her türlü kıyas ve içtihadın kaynağı olup hükümlerin çıkartılmasında hüküm çıkaranlar için yeterlidir. Hz. Ömer (R.A.)'ın özellikle "Allah (C.C.)'ın kitabı" ifadesini kullanmasındaki gayenin şöyle olması muhtemeldir: Hz. Ömer (R.A.) olayların akışıyla anladı ki, Resulü Ekrem'in yazacağı hükümlerin kaynağı Allah (C.C.)'ın kitabıdır. Sünnet bile gerek kalmadı da??? Hz. Ömer (R.A.) "Allah’ın Kitabı" ile birlikte onu da zikretmiş olsun. Öyle zannediyorum ki Efendimizin (S.A.V.) ağrıları şiddetlendiği zaman Hz. Ömer (R.A.) şefkat ve merhametinden dolayı onun başını herhangi bir şeyle ağrıtmaya  razı değildi. Başkaları hüküm çıkarma zahmetinden müntesib olduğundan Resulü Ekrem (S.A. V.)'in kağıt getirilmesi hususundaki emri istihsan (yapılırsa iyi olur) için idi. Vücub (mutlaka yapılması için) değildi. "Bana kağıt getirin" emri vücub (mutlak gereklilik) için olsaydı Efendimiz. (S.A.V.) bu konuda daha çok ısrar ederdi. Sadece Sahabe-i Kiram'ın ihtilafından dolayı bu emri vermekte vazgeçmezdi. Eğer Peygamber (S.A.V.) ağırlaştığı zaman Hz. Ömer (R.A.)'in "Resulü Ekrem'e sorun bakalım nöbet mi geçirdi" sözünden maksadın ne olduğu sorulacak olursa derim ki: Belki de Hz. Ömer (R.A) o esnada “bana getirin” sözünün Efendimizin (S.A.V.) artan ağrıları sebebiyle gayrı ihtiyarî  olarak ondan sadır olduğunu anladı. Nitekim “yazayım” sözünden de bu mânâ çıkıyor. Çünkü Resulü Ekrem (S.A.V.)  Ümmi idi. Kesinlikle hiçbir şey yazmamıştı. Ayrıca “benden sonra kesinlikle sapıtmayacaksınız. Din kemâle İslâm nimeti tamama erip Cenab-ı Hak da buna razı olunca bundan sonra sapıklık nasıl tasavvur edilebilir? Resulü Ekrem (S.A.V.) bir an içinde ne yazabilecek ki onunla bu sapıklık ortadan kaldırılmış gibi olmayacaktı. 23 sene zarfında yazılanlar dalaletin ortadan kaldırılmasında yeterli  olmadı da hastalığın çok şiddetlendiği bir anda yazılacak tek şeyle mi dalalet ortadan kalkacaktı. Böylece Hz. Ömer (RA) “Bana kağıt getirin” sözünün insanlık hâli olarak gayrı ihtiyarî Resulü Ekrem (S.A.V.) ’in dilinden sadır olduğunu anladı. Onun için Resulü Ekrem (S.A.V.) ’e bir daha sorularak bu mânâyı araştırın.” buyurdu. Sahabe-i Kiram tartışırken birtakım sesler yükseldi. Bunun üzerine Efendimiz (S.A.V.) “Kalkın, tartışmayın zira bir peygamberin yanında münakaşa hiç hoş değildir.” buyurdu. Bahsi geçen konuda ikinci olarak hiçbir şey söylemedi ve ne divit ne de kağıt istedi.
 
Sahabe’de Edeb
Şunu bilmek gerekir ki, Resulü Ekrem (S.A.V.) ’in bazı içtihadi konularda Sahabe-i Kiram’ın yaptığı tartışmalarda “Allah muhafaza” bir taassub ve nefsî hareket şaibesi olsaydı, bu durum onların dinden dönenlerden olmaya başlarını İslam’ın dizgininden çıkarmaya sürüklerdi. Çünkü Resulü Ekrem (S.A.V.)’in yanında edepsiz ve uygunsuz hareket küfürdür. Allah (C.C) bizleri böyle işlerden muhafaza buyursun. Bilakis bu türlü tartışmalar Cenab-ı Hakk’ın “Fe’tebirû-İbret alınız” emrine binaen yapılıyordu. Zira içtihad etme seviyesinde olan bir insanın içtihadi konularda bir başkasının görüş ve içtihadını taklid etmesi hatadır ve yasaktır. Evet içtihad ve görüş belirtmenin mümkün olmadığı ilahî konularda taklidden başka yapılacak bir şey yoktur. (Bunu zaten kabul ediyoruz.) Bu türlü konularda tam bir iman ve teslimiyet mutlak gereklidir. Özetle diyecek olursak Hicrî birinci yüzyılın insanları bunlar da ziyade (Sahabe-i Kiram’dır) birtakım yapmacık hareketlerden uzak işin edebiyatı ile meşgul olan kişiler değildiler. Bütün gayretleri iç dünyalarını düzeltmek idi. Dış görünüşlerini ise asla dikkate almıyorlardı. Bu yüzyılda sadece dış görünüşe bakarak değil işin gerçeğine ve ruhî tarafına bakarak her türlü edebe riayet mevcuttu. Onların hali Resulü Ekrem (S.A.V.)’in emirlerine uymak, işleri onun razı olmadığı şeylerden kaçmaktı. Babalarını, analarını, çocuklarını, eşlerini onun uğruna feda ettiler. Peygamber (S.A.V.)’e olan inanç ve teslimiyetlerinden dolayı onun tükürüğünü dahi yere düşürmediler. Bilakis onu alırlar hayat suyu gibi üstlerine başlarına sürerlerdi. Kan aldırdıktan sonra onu Resulü Ekrem (S.A.V.)’e olan muhabbetlerinden dolayı içmeye yeltendikleri meşhurdur. Yalanla dolanla dopdolu olan şu zamane insanlarına göre eğer Resulü Ekrem (S.A.V.)’e karşı edepsizliği andıran bir söz bu büyük insanlardan sadır olmuş ise bunu iyi niyete yormak ve neticeye bakmak bu uğurda kullanılan sözlerin hangi kısım ve ne çeşit bir söz olduğunu düşünmemek gerekir. İşte onlara karşı takib edilmesi gereken tehlikesiz yol budur. Bu uğurda başarılı kılan da Allah(C.C)’dır.

İçtihadi konularda hata ihtimali olabildiğine göre, Resulü Ekrem (S.A.V.)’den nakledilen bütün şer’i hükümlere nasıl güven duyulacaktır? Sorusuna cevap olarak derim ki: İçtihada dayalı hükümler (birinci halde içtihadi hüküm olmakla birlikte) ikinci halde birer semavî, ilahî hükümdürler. Çünkü Peygamberlerin yanlış üzerinde kalmaları caiz değildir. Bundan dolayı, ayetlerden, hadislerden hüküm çıkaranların içtihadları ve görüş farklılıkları ortaya çıktıktan sonra Allah (C.C) tarafından doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayıran bir hüküm gelir. Böylece vahyin gelişinden sonra Resulü Ekrem (S.A.V.) zamanındaki içtihadi hükümlerin sübutu veya geçerliliği kesinlik kazanmış olur. Bunlarda herhangi bir hata ihtimali kalmamış olurdu. Resulü Ekrem (S.A.V.) zamanında mevcut bütün hükümler kesin olup hata ihtimalinden uzaktırlar. Çünkü işin sonunda da nihayetinde de bütün hükümler kesinkes vahiyle sabit olmuşlardır. Bütün bu hükümlerin elde edilmesi uğruna yapılan içtihatlardan gaye bu illerle meşgul olanlara Allah (C.C) ’in çeşit çeşit yardımların gelmesi, manevi derecelerinin yükselmesi, içtihad edilen konularda isabet edenin de etmeyenin de sahip oldukları derecelere göre sevaba nail olmalarıdır. Demek ki içtihadi hükümlerde, bu işle uğraşanların sahip oldukları derecelerin yükselmesi ve bu hükümlerin kesinlik kazanması durumu vardır. Evet Resulü Ekrem (S.A.V.) ’in zamanından sonra yapılan içtihadlar zannî (kesinlik bildirmemekle beraber) olup gereğince amel etmeyi gerektirirler. Fakat inanılması gerekli olan bir şeyi isbat etmiyorlar ki, ta ki bu içtihadları inkâr eden kâfir olsun. (Bunu kabul ediyoruz). Ancak eğer müçtehidlerin herhangi bir hüküm hakkında ittifakla aldıkları bir karar ve yaptıkları bir icma varsa o zaman bu tutum amelî hükümlerde olduğu gibi itikadî bir hükmü isbat eder. (Tabiîdir ki inkârı da tehlike oluşturur.)
 
Allah Resulü’nden Ölçüler
Bu mektuba Resulü Ekrem (S.A.V.) Ehl-i Beyt’i (ev halkı) hakkındaki bir bitişle son verelim:

Resulü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki: “Ali’yi seven gerçekten beni sevmiştir. Ali’ye buğz eden gerçekten bana buğz etmiştir. Ali’ye eziyet eden gerçekten bana eziyet etmiştir. Bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiştir.”

Tirmizi (R.A.) rivayet ettiği Hakim-i Veysaburî (R.A.)’in sahih olarak belirlediği Hz. Büreyde (R.A)’dan gelen bir hadiste Resulü Ekrem (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

“Allah (C.C) dört kişiyi bana sevmemi emretti ve kendisinin de bunları sevdiğini bana haber verdi. Denildi ki; Ya Resulallah! Onların adlarını bize söyler misin? Resulü Ekrem (S.A.V.) buyurdu ki: Ali onlardandır (bunu üç defa söyledi). Ebu Zer, Mikdat ve Selman-ı Farisî."

Taberânî ve Hakim-i Neysabur (R.A.) İbn-i Mesud (R.A.)'u Peygamber (S.A.V.)'in şöyle dediğine rivayet ediyorlar. Resulü Ekrem (S.A.V.) buyurdu ki: "Ali'ye bakmak ibadettir" bu Hadi-i Şerif’in senedi hasendir. (Yani sahih hadisin senedinden bir derece zayıftır).

Buharî ve Müslim (R.A.) Bera b. Azib (r.a.)'dan rivayet ediyorlar: Hz. Bera (R.A. ) buyuruyor ki: "Resulü Ekrem (S.A.V. )'i Hz. Hasan omuzunda iken şöyle dediğini gördüm. "Allahım ben bunu (Hasan'ı) seviyorum. Sen de onu sev." Buhari (R.A.) Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (R.A.)'in şöyle dediğine rivayet ediyor. Buyuruyor ki: "Resulü Ekrem (S.A. V.)'in Hz. Hasan yanında bulunduğu halde minberde iken bir insanlara, bir Hz. Hasan'a bakarak şöyle dediğini duydum. Buyurdu ki: "Muhakkak ki bu yavrum Seyyid'dir. Umulur ki Allah (C.C.) onun sayesinde iki Müslüman cemaati de kurtaracaktır."

Tirmizî (R. A.) Usame b. Zeyd (R.A.)'ın şöyle dediğini rivayet ediyor. Buyurdu ki:

"Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Resulü Ekrem (S.A.V.)'in uylukları üzerinde iken onun şöyle söylediğini duydum. "Bunlar benim ve kızımın iki yavrusu. Allah’ım muhakkak ki ben bu iki yavruyu seviyorum. Sen bunları sevenleri sev."
Tırmizî (r.a.), Enes b. Malik (R.A.)'in şöyle dediğine rivayet  ediyor. Buyuruyor ki: "Resulü Ekrem (S.A .V.)'e ev halkının hangisinin daha sevimli olduğu sorulunca o şöyle buyurdu:

Hasan ve Hüseyin ."
Mirver b. Mahrem'e (R.A.),  Resulü Ekrem (S.A.V.)'in şöyle dediğini rivayet etti:
"Fatıma benden bir parçadır. Ona buğz eden bana buğz etmiştir."
Diğer bir rivayette ise: "Onu rahatsız eden beni rahatsız etmiştir, ona eziyet eden bana eziyet etmiştir."
Hakim-i Neysabur (r.a.), Ebu Hureyre (R.A.)'dan Peygamberimiz (S.A.V.)'in Hz. Ali'ye şöyle dediğini rivayet ediyor:
"Fatıma senden bana daha sevimlidir. Sen ise ondan bana daha azizsin."

Hz. Aişe (R.A.) buyuruyor ki: "İnsanlar hediyeleriyle Resulü Ekrem'in rızasını elde etmek için benim onunla olacağım günü araştırırlardı." Devamlı buyurdu ki: "Resulü Ekrem (S.A.V.)'in hanımları iki grub olmuştu. Bir grub, Aişe, Hafza, Safiye ve Sevde'den, diğer grub ise Ümmü Seleme ve diğer hanımlarından oluşuyordu. Hz. Ümmü Seleme (R.A.)'nin grubu ona dediler ki: "Sen Resulü Ekrem (S.A.V. ) ile konuş ki insanlara şöyle desin: "Kim ki Allah (C.C.)'ın Resulüne bir şey hediye etmek isterse, O nerede ise orada hediye etsin." Bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V.), Ümmü Selem (R.A. )'ye buyurdu ki: "Bana eziyet etmeyin, zira vahiy bana sadece Aişe'nin örtüsü altında iken gelmiştir." Ümmü Sel eme (R.A.) buyurdu ki: "Sana eziyet etmekten Allah (C.C.)'a tevbe ederim Ya Resulallah"

Daha sonra kadınlar Hz. Fatıma (R.A.)'yı çağırdılar ve onu Resulü Ekrem (S.A.V.)'e gönderdiler. O da Efendimiz (S.A.V.)'e konuştu. Bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V.) buyurdu ki:

"Yavrum benim sevdiğimi siz sevmiyor musunuz?" Hz. Fatıma buyurdu ki: "Evet (seviyoruz baba)" Resulü Ekrem (S.A.V.) buyurdu ki: "Öyleyse sen bunu (Aişe’yi) sev."

Hz. Aişe (R.A.) buyuruyor ki: "Resulü Ekrem (S.A.V.) 'in hanımlarından hiçbirini Hatice'yi kıskandığım  gibi kıskanmazdım. Halbuki ben onu görmemiştim. Ancak Resulü Ekrem (S.A.V.) ondan çok bahsederdi. Bazen koyun keser onu parça parça eder Hatice'nin arkadaşlarına gönderirdi. Ben de ona bazen: 

"Sanki dünyada ondan başka kadın yok" derdim. Resulü Ekrem (S.A.V.) şöyle buyurdu: "O bambaşka idi. Benim ondan çocuklarım var."

İbn-i Abbas (R.A.) Resulü Ekrem (S.A.V.)'in şöyle dediğini rivayet ediyor: "Abbas benden ben de ondanım."

Deylemi (R.A.), Ebu Said (R.A.)'den Resulü Ekrem (S.A.V.)'in şöyle dediğini rivayet ediyor:
"Yakınlarım hakkında bana eziyet edene Allah (C.C.)'ın gazabı çok şiddetli oldu."
Hakim-i Neysaburi (R.A.), Ebu Hureyre (R.A.)'dan Resulü Ekrem (S.A.V.) 'in şöyle dediğini rivayet ediyor:
''Sizin en hayırlınız benden sonra yakınlarıma, ehlime en hayırlı olanınızdır."
İbni Asakir (R..A), Hz. Ali (K.V.)'den Peygamberimiz (S.A. V.)'in şöyle dediğini rivayet ediyor:
"Benim ev halkıma iyilik yapana kıyamet günü karşılığını vereceğim."
İbni Adiy ve Deylemi (R.A.), Hz. Ali (K.V.)'den Efendimiz (S.A. V.)'in şöyle dediğini rivayet ediyorlar:
"Sırat köprüsü üzerinde ayağı en sağlam kişi ev halkıma ve ashabıma aşırı en çok muhabbeti olandır."

Şiir:
İlâhi! Fatıma'nın oğulları hakkı için Lâilahe illallah kelimesi üzerine tatlı ölüm nasib eyle.
Eğer duam red veya kabul olursa ben ve elim Resulü Ekrem (S.A. V.) yakınlarının eteklerindedir.
Cenab-ı Hak (C.C.), Resulü Ekrem (S.A.V.)'e, kardeşler olan diğer peygamberlere, mukarrabin meleklerine ve diğer bütün iyi hal sahibi kullarına merhamet etsin. AMİN.
 
Taraf Dergisi 8. Sayı, 1 Ekim 1991 Shf. 38
 
Mütercim: Abdülhak Doğru


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Makbule Selda Tanış - 7 ay önce
Bu güzel çalışma için çok çok teşekkürler.