Yalnızlık ya da Yalnızlaşma Sendromu… - Atilla Özdür

Atilla Özdür, “Yalnızlık Ya da Yalnızlaşma Sendromu” başlıklı yazısında çeşitli meseleler hakında değerlendirmelerde bulunuyor.

Yalnızlık ya da Yalnızlaşma Sendromu… - Atilla Özdür

Taksim’den bindiğim şehir otobüsüyle Mecidiyeköy’e doğru yola revan olduk. Koltuklar silme dolu, birkaç kişi de ayakta. Ön taraftaki dört kişilik, karşılıklı oturaklarda iki genç hanım oturuyorlar. Yenilerde sütten kesilmiş çocuklu genç hanım kaykılmış, valize benzer çantasını da karşısındaki koltuğun orta göbeğine yerleştirmiş. Yanındaki koltukta kardeşi. Kız mı, hanım mı meçhul dişi bir kişi. Kıçında çağımızın asla dokunulamaz kutsal giysilerinden mini bir şort ve kaykılarak oturduğundan, uzatık ayaklarıyla da karşısındaki koltuğu bütünüyle kapatmış...

Geçtim karşısına ve,
 “Afedersiniz küçük hanım. Sizi üzmek istemezdim amma, vaziyet öyle gösteriyor. Müsaadelerinizle”…
Demez mi bana, “Arkalarda yer yok mu?
Olabilir amma, burası umuma açık ve amme hizmetine vakfedilmiş, kişi başına tek oturaklı otobüs. Bacaklarınızla işgal ettiğiniz bu oturak, bana tahsislidir. Lütfen !”…
Kıçındaki mini şortun kutsal gücünün pek işe yaramadığını görünce, bacaklarını toplayarak, somurtkan bir bakışla, “Eh öyleyse...”yi bastırdı…
Yalnızlık sendromunun ıstırabını çeken bu zavallıya acıdım, oturmadım…
***
Sokakta hemen herkesin elinde üç-dört binlik telefonlar. Seyrede ede, konuşa konuşa ve dinleye dinleye yürüyorlar. Toplu taşıma araçlarında aynı insanlar. Genç ihtiyar, dişi, erkek, ellerindeki elektronik bonzai’ye kafalarını teslim etmişler. Evlerinde, sokaklarında ve iş yerlerindeki korkunç kalabalıklar arasında yaşadıkları yalnızlık sendromundan bir an olsun kurtulabilmek için ellerindeki uyutuculardan medet umuyorlar...
***
Çiçeği burnunda yeni bir mebus. Mebusluğu, sportif kimliği itibariyle özellikle Devlet Başkanı tarafından tensip buyurulmuş. Motosiklet sporunda Türkiye’nin medar-ı iftiharı olup sayısız şampiyonlukları bulunuyor. İki milyarlık bir arabası var, Lamborghini markalı ve onunla dolaşıyor. Mebusluk yemini için Meclis’e de bu arabasıyla gitmiş…

Medyada çıkan haberlere göre, “Bazı cahil insanların” hâlâ mebus maaşları noktasında takılıp kalmalarına üzülüyor. Yolda birilerinin kendisini durdurup da, “Vergilerimizle mi bu arabaya biniyorsun?” dememesi için, “Mebus maaşının bir kuruşuna dokunmadan ihtiyaç sahiplerine dağıtacağını...” söylerken, bu maaşa ihtiyacının olmadığını ve bu yola bir çıkar için, mebus maaşı için girmediğini özellikle altını çizerek belirtiyor…

Meclis’e de bu arabanızla mı gideceksiniz? sorusuna verdiği cevapta şöyle konuşuyor…

 “Evet Lamborghini’mle de motorumla da gideceğim (….) Yıllarca çalışmışım. Avrupa’da gurbette çalışmışım, paramı da Avrupa’dan  sponsorlardan kazanmışım, hak ederek almışım. Kimseye hesap vermek zorunda değilim. Bugün neye biniyorsak hak ederek biniyoruz. Kimsenin konuşmaya yetkisi yok”...
***
Dar zamanında insanoğlunun yakınları, çevresi, kendisi ve memleketi için yapmayacağı fedakarlık, göze alamayacağı risk ve tehlike yoktur. Nitekim, “Denize düşenin yılana sarılması.” insanın, umud ile umutsuzluk arasındaki bu hallerinin kader eliyle çizilmiş fotoğrafıdır…

Bel ve bacaklarındaki ağrılardan şikayetçi bir hanım, bir davet esnasında televizyonlarda bitki çaylarıyla tedavi dersleri veren bir prof’u yakaladığında sorar…

Hocam, bel fıtığım için ameliyat diyorlar, ne yapayım?

Başkanlık danışmanlığına can atan meşhur bir İktisat profesörü yazar hocamız hemen cevaplar,
 “Bel fıtığı mel fıtığı diye bir şey yok. Bunların hepsi uydurma. Al şu kartviziti, asistanlarımız orada, yapılacakları sana anlatsınlar”…

Hocanın mekanına gidilir, asistanlarına hâl arzında bulunulur. Hastanın vücudunda yağ ölçümü yapılacak ve kendisine mekanize mühendis hocalarının imalatı olan çeşitli meyve, sebze ve yaprak özleri tavsiye edilecek…

Bedeli DÖRTYÜZ Türk kaymesi”… 
***
Geçenlerde bir Cuma, Şişli’nin Okmeydanı civarındaki Çifte Cevizler Camii’ne gittim. Hatip efendi, minberi anfi kürsüsüne çevirmiş. Namaza gelen Müslümanlara, teneşir tahtasına kadar hafızalardan silinemeyecek bir sosyoloji dersi verdi. Vermekten de öte ikramda bulundu…

Kısaca, kabaca ve özce şöyle ;

“Ne ki sıkıntı veriyor, rahatsız ediyor ve şikayetçi oluyorsunuz, hepsinin sorumlusu ve suçlusu biz Müslümanlar.

Din değil, biz dindarlar…

Dinimizin karşısında ona yabancılaşarak yalnızlaşmışız…”
***
Yılbaşları yaklaşırken İstanbul’un Eminönü meydanı yalancı sahtekarlar arenasına dönüşür. Gençlik ve çocukluk günlerimde benzer bir değişim Galata Köprüsü’nün Karaköy başlarındaki Adalar iskeleleri önünde de görülür müydü, bilemiyorum…

Nimet Abla gişesi de Milli piyango bayii Uzun Ömer gişesiyle yan yana hemen buracıktaydı. Bunların fizyolojik-biyolojik varlıkları ölüp gittiyse de, Nimet Abla, birileri tarafında isim olarak Yeni Cami önlerine naklolundu.…

Yıl başları yaklaşırken genç ihtiyar. Kadın erkek, dinli dinsiz, zengin fakır insanlar, anayasal vatandaş olarak burada uzun uzun kuyruklar oluşturur ve “Nimet Abla”nın uğurlu ellerinden piyango bileti almak için saatlerce karın kışın ayazında titreşip bekleşirler.

Hepsinin amaç ve gayeleri ikramiyeyi ihtiyaç sahiplerine dağıtmak…
Fakir fukaraya hayır için…
Oysa ki insanlar, yalnızlaşmanın yanında ferdileşerek bencilleşmiş, bencilleştirilmiş…
“Ben kazandım ben yerim. Kime ne ?”
Deyiveriyorlar. Mebus maaşlarına yapılan zamlara da el sürmekten çekinen hiçbir “HAYIRCI” mebus da, görülmemiş... 


Baran Dergisi 601. Sayı


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.