David Hume ve J. J. Rousseau’nun da etkisiyle(1) düşünce sistematiğini (eleştirel felsefe veya kritik felsefe) “bilimin felsefesi”ni yaparak örgüleştiren Kant, “beşerî akıl” çerçevesinde şekillendirilen kadim felsefenin de devamı niteliğindeki modern felsefe geleneğini yeniden inşa eden bir filozof olarak, ontolojiden ziyade epistemoloji üzerinde yoğunlaşmıştır. Meselâ “Saf Aklın Kritiği”, “Pratik Aklın Kritiği” ve “Yargı Gücünün Kritiği” gibi başyapıtlar baştan sona epistemolojik bir muhtevayı mündemiçtir.

Malum olduğu üzere, Modern Felsefe’nin kurucu iradesi olarak beliren Rene Descartes sonrası süreçte “bilgi” denklemi, “Varlık” bilgisi merkezli ontolojik bilgiden ziyade, “Ben” bilgisi merkezli epistemolojik bilgiye yönelmiştir. Nitekim Kant’ın örgüleştirdiği düşünce sistematiği de “Ben” bilgisi, teorisi üzerinden anlam kazanmıştır. Tam da bu noktada bir not düşmek zarureti doğuyor: Bilindiği üzere, “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”, “hidayete vesile olan” mânâsına “Mehdî” misyonunu sembolize eden ve kendisini eşi ve benzeri olmayan bir ruh ve fikir sistemi veya vasıta sistem olarak takdim etmesinin yanı sıra, yine kendisini “Yürüyen El” hikmeti üzerinden “İstikbâl İslâmındır” mutlak müjdesine yataklık eden bir “beşik” veya “döşek” olarak görür. İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “MEHD-Yeryüzü. Beşik. Döşek. Kâr kazanılan. Yürünen yer…”(2) Yine kendisini “Remz Şahsiyet” çerçevesinde “fikirle çizilmiş suret” olarak takdim eden İBDA Mimarı, bütün bir fikriyatını “Ben Kimim?” istifhamı üzerinden vuzuha kavuşturmuştur. Bunu yaparken, “aslolan insan, dolayısıyla da ferttir” temel ölçüsüne sımsıkı bağlı kalmıştır. “Tevbe-i Nasuh”a denk gelen ve “kurbanlık nefs” mânâsını mündemiç bedeni de dâhil tüm varidatını Allah ve Resûlü davası uğrunda feda eden İBDA Mimarı, bütün varlığın “Muhammedî Nur”dan yaratıldığını ve “Muhammedî Nur”un ise bizzat Allah Resûlü’nde tecelli ettiğini söyleyerek, diğer bir ifadeyle de Allah Resûlü’nde tecelli eden “İnsanî Hakikat”in “Hakikat-i Ferdiyye- Ferdin Hakikati” olduğunu dile getirerek, aslında “Ben Kimim?” sorusu vasıtasıyla hem ontolojik ve hem de epistemolojik bir ameliye işi üzerinde olduğunu da göstermiş olmaktadır. Bu çaba, yani ontolojik ve epistemolojik bilginin belirli bir muvazeneye kavuşturulması çabası, -ki biz buna yazı dizimiz boyunca “Horoz Borcu” dedik!-, Modern Felsefe bağlamında söylersek, rasyonalizm ve empirizmi cem etmek için büyük çaba sarf eden Kant’ın şahsında çözümsüz kalan ve Hegel tarafından bağlamına oturtulamayan bu mesele, İBDA Mimarınca ikmal edilmiş olmaktadır.  Bu mânâdan olarak, “Düşünce Tarihi” içerisinde “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” fikriyatı deyim yerindeyse tam bir “Kurtarıcı Fikir” olarak belirmiştir. Modern Felsefenin kendi tabii seyri içerisinde Rasyonalizm, Empirizm, Pragmatizm, İdealizm, Pozitivizm, Kapitalizm, Marksizm, Sosyalizm, Liberalizm, Naturalizm, Spiritualizm, Romantizm, Eleştirel Felsefe, Alman İdealizmi, Postmodern Felsefe, Varoluşçuluk, Viyana Çevresi, Frankfurt Okulu ve daha nice ekolden sonra en ziyade ihtiyaç duyulan ruh ve fikir sisteminin “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” olarak beliriyor olması ne büyük bir zevk!      

Not: “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ifadesi, İBDA Mimarı’nın “Yürüyen El” resmi üzerinden yeni bir okumaya tâbi tutulsa yeridir. Resmin zâhirî görüntüsünden anlaşılan odur ki, davası ve gayesi uğruna serden ve yardan geçmiş olarak, “El” üzerinden “yürüyen insan” intibası vehmettiren ve “kelle koltukta” esprisini de tedai ettiren olarak, daha doğrusu Şeriate tam bağlılığın bir nişanesi olarak, meselâ “bu yol bu uğurda göze alınacak en adi tehlike ölümdür” diyen bâtın yolu kahramanlarının “ölmeden ölmek sırrı”nı yaşayan ve yaşatan bir mânâyı resmediyor olması dikkate şayandır. “Allah’ın eli topluluk üzerindedir”, “Mutlak Ölçüsü” üzerinden “El” ve “İlâh”ın doğrudan ilişkisi bir yana, “fikirle çizilmiş suret” mânâsını ele veren bir keyfiyeti haiz olması da cabası! İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan: “SALİH Mirzabeyoğlu: 1013= 14: YED-EL. Kuvvet. Kudret, güç. Yardım. Vasıta. Mülk… (…)… YÜRÜYEN EL: 314: KADÎR-Muktedir. Mukaddir… Allah’ın “nihayetsiz kudret sahibi” anlamında 99 güzel isminden biri…”(3)

Not: İBDA Mimarı, “Düşünce Tarihine Bakış” alt başlıklı “Büyük Muztaribler” isimli 4 cildlik eserinin 3. Cildinde 3. Levha olarak yer verdiği “Gazalî ve Kant” bölümünde söylenmesi gereken hemen her şeyi söylemiştir.(4) Bilindiği üzere İmam-ı Gazalî Hazretleri, “İslâm Düşünce Tarihi”nde, Ehl-i Sünnet itikadına musallat olan döneminin tüm felsefe ekollerini akaid üzerinden hesaba çeken ve dini İHYA eden (İhya-i Ulûm’ud-din isimli 4 ciltlik eseri malumdur) büyük muztariblerin en büyüklerinden biri olarak bilinir. İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin dini ihya etmesi onun aynı zamanda fıkıh veya anlayışı ihya eden olarak da belirdiğini gösterir.

Not: “FIKIH-Derin ve ince anlayış. Bilmek. Anlamak. Kapalı birşeyin hakikatine nazarı infaz edebilmek. Kendisine hüküm taalluk eden gizli bir mânâya muttali olmak. İslâm hukuku: 185: SAFİYE-Temiz. Katışıksız. “Saf aklın kritiği”…”(5)

İBDA Mimarı’nın “Ölüm Odası”ndan aktardığımız yukarıdaki notu niçin aktarma ihtiyacı duyduğumuza gelince, o da şu: İslâm dünyasında İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin yaptığının bir benzerini aslında Modern Felsefe üzerinden Kant, Hıristiyan-Yahudi Batı dünyası için yapmıştır. Kant’ın “Sapere Aude: Aklını kullanma cesareti göster!” mottosu ve bütün bir Batı tefekkürünü kritik etmesi neticesinde ortaya koyduğu düşünce sistematiği bugün bile geçerliliğini korumaktadır. Descartes sonrası süreçte modern felsefeyi baştan sona eleştirmek suretiyle ihya eden Kant, modern felsefenin kendi paradigması içerisinde bugün bile hala aşılabilmiş değildir. Kanaatimce 21. Yüzyıl ruh ve fikir dünyası hem “Akıl” çerçevesinde kendisini şekillendiren Batı dünyasını “beşerî akıl ve tefekkür” bağlamında çıkmaza sürüklemiş ve hem de “Vahiy” çerçevesinde kendisini şekillendiren Doğu dünyasını “fıkıh ve anlayış” bağlamında bir çıkmaza sürüklemiştir. “Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu karşısında hesaba çeken” olarak beliren “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” ruh ve fikir sisteminin niçin ihya değil de inşa mânâsına İBDA olarak belirdiğini birazcık olsun sezer gibi oluyoruz. 

Not: Allah’ın ibda ve inşa diye iki tür yaratması vardır. Cenab-ı Hakk’ın eşi benzeri olmayan ve misilsiz bir şekilde yoktan var etmesi veya yaratması ibda mânâsına; yarattığı varlıklarla yeni yeni varlıklar vücuda getirmesi veya yaratması ise inşa mânâsınadır. İlk yaratılış ise ibda iledir. İbda’nın ilk ve başlangıç mânâsı malumdur.

Tekrardan mevzuumuza geri dönecek olursak… Her şeyden evvel Kant, bir tür empirizm (tecrübecilik) eleştirisi olarak da okunabilecek bir noktada, bilginin kaynağını deney veya tecrübe ile sınırlandırmaz. Bilginin iki temel unsuru olduğuna inanan Kant, bunlardan birinin algılama (idrak!), diğerinin ise anlama (akıl!) melekesi olduğunu düşünür. Bilgi, algının a priori formları (zaman ve mekân) vasıtasıyla alınan duyu verilerinin anlama melekesinin kategorileri tarafından bir kavram altına alınmasıyla oluşur. Kant’ın ifadesiyle bu önermeler sentetik a priori önermelerdir. Kant’a göre önermeler kaynağına göre a priorik veya a posteriorik önermeler olmak üzere ikiye ayrılır. A priorik önermelerin doğruluğunu kanıtlamak için deney veya tecrübeye gerek yoktur. A posteriorik önermelerin doğruluğu için ise deney veya tecrübe kâfidir. Diğer taraftan Kant, kaplam ve içlemine göre de önermeleri ikiye ayırmaktadır: Analitik ve sentetik önermeler. Kant, tasnif ettiği önermeler arasında bir çaprazlama yaparak kendince dört türlü önerme elde etmiştir. Bunlar; analitik a priori, analitik a posteriori, sentetik a priori ve sentetik a posteriori önermelerdir. Ona göre bu önermelerden sadece sentetik a priori önermeler bilimsel bilgiyi verir. Bilginin sentetik yönü, algı formları vasıtasıyla gelen duyu verileri tarafından sağlanırken; a priori yönü ise, anlama melekesi kategorilerinin duyu verilerini bir kavram altında birleştirmesi vasıtasıyla sağlanır. Bilgideki bu unsurların herhangi birinin eksik olması durumunu Kant; “Algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür.” biçiminde yorumlamıştır.(6)

Daha evvel söylendiği üzere, Kant’ın düşünce sistematiği (eleştirel felsefe veya kritik felsefe) “Ben” bilgisi üzerine bina edilmiştir. Bunu da “bilimsel bilgi” üzerinden vuzuha kavuşturmuştur. Aslında Kant’ın bütün çabası, yine daha evvel söylendiği üzere “bilimin felsefesi”ni örgüleştirmektir. Daha doğrusu “bilimin felsefesi”ni evrensel kılmak ve genel geçer ve bütüncül bir noktaya taşımaktır. Kant’a göre bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman sorgulanabilir ve evrensel bir disiplin olarak anlam kazanabilir. Bilimin tarafsız ve nesnel bir yapıda olması gerektiğini savunan ve bu minval üzere “bilimin felsefesi”ni kendince temellendiren Kant, süreç içerisinde ahlâkın, dolayısıyla da dinin rasyonelliğini de yine kendince temellendirmek istemiştir. Adeta rasyonel bir dinin kurucu iradesi olarak belirmiştir. Kant bu tür bir düşüncenin teşekkülünde iki büyük filozoftan yararlanmıştır. Bunlardan biri sadece Modern Felsefe’nin değil, Kartezyen Felsefe’nin de kurucu iradesi olarak beliren Rene Descartes, diğeri ise İskoç Aydınlanmasının en önemli ismi ve empirist felsefenin mihenk taşlarından biri olan David Hume’dur. Kant, Descartes’ın rasyonalizmi ve Hume’un empirizminden büyük ölçüde faydalanarak “Transandantal Epistemolojik İdealizm” diye tarif edilen kendi bilgi kuramı veya teorisini örgüleştirmiştir. Kant, “bilimin felsefî temelleri”ni iyice sağlamlaştırdıktan sonra, özgürlük ve ödev (hürriyet ve görev) duygu ve düşüncesi üzerinden Hristiyan ahlâkını yeniden gündeme taşımıştır

Kant, “fenomenal” gerçeklikle, yani bizim duyular aracılığıyla tecrübe ettiğimiz dünya ile “numenal” gerçeklik, yani duyusal olmayan ve hakkında bilgi sahibi olunamayacak dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Kant’ın böyle bir fikre sahib olması onun Dercartes’ın etkisinde kaldığına dair bir işaret olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Kant, daha evvel de söylendiği üzere, Descartes’ın Kartezyen Felsefe veya Düalizminden büyük ölçüde etkilenmiştir. Descartes’ın ruh ve beden düalizmi, Kant tarafından “fenomenal” ve “numenal” kavramlar(7) üzerinden yeniden mânâlandırılmış gözükmektedir. “Fenomenal” ve “numenal” denilen şeyler, diğer bir ifadeyle de “görünüş” ve “gerçeklik” bilgisi, İBDA Dil ve Diyalektiği içerisinde “Hakikat bilgisi” üzerinden bütün hakikatiyle vuzuha kavuşturulmuş gözükmektedir. Meselâ “Zât Âlemi, Emr Âlemi ve Halk Âlemi”, “Allah, İnsan ve Kâinat”, “Küllî Ruh, Ruh ve Beden” ve “Bilen, Bilinen ve Işık Unsuru” vs. şeklinde ele alınan mevzular, “tez, antitez ve sentez”e taalluk eden veçheleriyle bir yekûn hâlinde aslında ontoloji / varlık felsefesi ve epistemoloji / bilgi felsefesini de tek bir noktada cem eden bir keyfiyeti haizdir. Bütün bunlar, “Hakikatin hakikati”ne nisbetle teşekkül eden veya ettirilen “Hakikat bilgisi” olarak da algılanabilir. Hem ifşa edilen ve hem de inşadan öte ibda edilen mevzular olarak! Bu tür mevzuların kreması mahiyetinde olduğunu düşündüğümüz mevzuların en has ve hususi olanı ise, bizzat “fikirle çizilmiş suret” olarak beliren İBDA Mimarı’nın hem fikrini veya zikrini ve hem de “şahsında tecelli eden mânâ”yı ele vermesi açısından dikkatlice değerlendirilmesi gereken bir mevzu hâlinde, meselâ Muhyiddin-i İbni Arabî Hazretleri’nin “Vahdet-i Vücud” ve İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin “Vahdet-i Şuud” sistemlerini ifade ve de ihata eden has ve hususi bir mânâ olarak görünen, “Her şey O’dur” hükmünün tashihi hâlinde, “Her şey O değil, O’ndandır” hükmünün tashihini “tashihin tashihi” de denilebilecek bir noktada, “Her şey O değil, O’ndandır; bu mânâda O’dur” hükmüne getirip bağlamış olmasıdır.

Not: Bir yanda “Gordion düğümü”nü(8) kesen İskender’in kılıcı, diğer yanda ise “Düğümü çözen” Demokles’in kılıcı!(9) Yeni zaman ve mekânda karşı karşıya olduğumuz düğümü ne Demokles’in kılıcı çözebilir ve ne de İskender’in kılıcı kesebilir. Tam bir “kördüğüm”dür(10) karşı karşıya olduğumuz manzara! Bu “kördüğüm”ü kim çözebilir? Evet; tıpkı bir “Ben Kimim?” sorusu gibi bu “kördüğümü” Kim çözebilir! Kim’in hikayesini merak edenler, bütün fikriyatını “Ben Kimim?” istifhamı üzerine bina eden İBDA Mimarı’nın “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” fikriyatına müracaat edebilirler.

Not: İBDA Mimarı’nın “Ben Kimim?” istifhamı, bana soracak olursanız en başta “Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm kendisinin Mehdî olduğunu bilmeyecek!” sözünü açık eden bir mânâdadır. İkinci olarak, İmam-ı Rabbanî Hazretleri tarafından Allah’ı tarif edilemezliği içerisinde tarif eden tarifi üzerinden “bütün varlığın sonsuz varlık olan Allah’a doğru bir akış hâlinde olduğunu” gösteren bir mânâdadır. Son olarak da, Modern Felsefenin geldiği son noktada Hegel tarafından örgüleştiren “tez, antitez ve sentez” önermesinin hakikatini gösteren bir mânâdadır. Ki bu önerme, Allah Resûlü’nden bir an olsun ayrı düşen Ashab’ın ulvi davranışını açık eden olarak, “iman tazeleme” mânâsını da mündemiçtir.

Demişlerdir ki, bilimsel bilginin sağladığı imkânlar üzerinden Newton fiziğinin felsefî temellendirmesini yapan Kant, varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varlığı ve ruhun ölümsüzlüğü gibi mevzular üzerinden geleneksel metafiziğe büyük bir darbe indirmiştir. Aslında Kant, metafizikte Tanrı, ruh ve kâinat kavram veya mefhumlarının duyu-deney veya tecrübeye mevzu olmadığının felsefî temellendirmesi üzerinde yoğunlaştığından dolayı, sözkonusu mefhumları mevzu dışı bırakmıştır.

Kant’a göre insanoğlunun metafiziğe “doğal bir eğilim”i vardır. Yani insanoğlunun elinde olmaksızın dünya ötesi âlemler hakkında bilgi edinme iştiyakı veya ihtiyacı duyar. Yani Tanrıyı, ruhun ölümsüzlüğünü ve hürriyeti tasavvur eder ve bunlar hakkında bilgisini ortaya koymak ister. Kant’a göre insanın bilme yetilerini oluşturan duyusallık ve anlama yetisi yalnızca deney alanı için kullanılabilir. Dolayısıyla da, fizik-ötesi âlemlerin (tecrübe edilemeyen nesneler veya eşya ve hadiseler dünyası) bilimi imkânsızdır. Kant’a göre aklın metafiziğin nesneleri olan ideleri üretmesi bilginin değil, ahlâkın mevzuudur. Yani insan, dünyadaki sonlu varoluşunu Tanrı, ruh ve hürriyet ideleri üzerinden güvence altına almak istemektedir. Nitekim Kant’a göre metafizik, insanın sonlu varoluşunun şuurundan ve bu varoluşu güvence altına almak istemesinden doğmuştur.(11)
 
Dipnotlar

1-Kant, Hume için, “Beni dogmatik uykumdan uyandıran filozof” ifadesini kullanmıştır.
2-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-yuruyen-el-182-h3357.html
3-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-yuruyen-el-182-h3357.html
 4-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c. 3, İstanbul, 2004, sh. 157- 216.
 5-http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-mesih-el-dil-kalb-h4361.html
6-https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/31751
7-Kant‟a göre insan, biri duyusal diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu bünyesinde barındırmaktadır. Fenomen ve numen alanı kendi içerisinde barındıran insan, arzu ve eğilimleriyle fenomenler dünyasına bağlı iken, onu diğer canlılardan ayıran aklıyla nedenselliğin ve zorunluluğun bulunduğu numen alana dâhil olur. Bu aynı zamanda insanın özgürlüğüdür. Numen alanın yasaları, düzenleyici fenomenler alanın yasalarının aksine kurucu yasalardır. Bilginin bütün kurucu şartlarını bir arada toplayan hipotetik (zorunlu olmayan) önermelerin geçerli olduğu fenomenler alanının aksine numen alan deneye sokulamayan kabullerin, imanın, ahlakın ve dogmanın alanıdır. Kant'ın felsefesinde numen alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşılabilir dünyası olarak ortaya konulur. Akılla kavranabilir bu özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan bağlantısının ne olduğu sorusu ise, Kant felsefesinde her iki dünyanın birbiriyle uyumlu olmasını sağlayan tanrısal düzen postulatıyla, ölümsüzlük postulatına götürür ki, bu postulatlar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır. Kant metafiziği akıl ve aklın çıkarımları ile metafizik alan arasındaki bağlantıları sağlama çabasındadır. Akıl, doğal olarak ruh, evren ve Tanrı hakkında çıkarımlarda bulunur. Fakat sonuç olarak Kant‟ın aklın metafiziğe ait bu kavramların ancak belli formlarla anlaşılabileceği, numen alanının ancak fenomenler dünyasına yansıdığı şekliyle bir anlam ifade edebileceği ve bu alanın ise tam olarak kavranmasının mümkün olamayacağı düşüncesine ulaştığını söyleyebiliriz.
8-“Gordion düğümü”, Büyük İskender'e atfedilen bir hikayedir. Genellikle, çözümü zor bir sorunun kaba kuvvetle halledilmesi anlamında metafor olarak kullanılır. Gordion'un düğümü, Frigya Kralı Midas’ın babası Gordios’un arabasının düğümü olarak bilinir. Gordios bu arabayı Zeus’a sunmuş, boyunduruğuna da çözümü bilinmeyen bir düğüm atmış olmasından mütevellid. Efsaneye göre bu düğümü çözebilen Asya’nın hakimi olacakmış. Büyük İskender Gordion’a geldiğinde bu arabayı göstermişler, kendisi de en iyi bildiği yöntemle çözmüş düğümü, kılıcıyla ikiye biçerek.
9-Romalı Çiçero'nun eserlerinde yer alan bir hikayedir Demokles'in kılıcı. M.Ö. 4. yüzyılda Akdeniz'de Sicilya adasında Sirakuza Krallığı vardır. Kral Dionysios'tur. Sarayda hem Dionysios'un yakın dostu hem de danışmanı olan Demokles de vardır. Demokles sürekli kral Dionysios'un rahat ve huzur içinde gösterişli bir hayat yaşadığını çevresine anlatır. Dionysios bu sözleri duyar ve bir gün Demokles'e tahta oturmanın mutluluğunu onun da tatmasını ister. Krallık tacını tahtını büyük bir tören düzenleyerek Demokles’e verir. Hizmetçilerinden de kendisine yapılan hizmetin aynısının yapılmasını ister. Demokles büyük bir keyif ve mutluluk içindeyken tahtının üstünde hemen başında yer alan kılıcın at kuyruğuna bağlı bir şekilde sallandığını fark eder ve korkmaya başlar. Ve krallık tahtının o kadar da rahat ve mutluluk verici olmadığını her an tehlike altında yaşandığını görür, anlar. Demokles'in kılıcı sözünün anlamı, dışarıdan göründüğü gibi makam ve mevkiler çok rahat değildir. Büyük görevlerin büyük sorumlulukları vardır ve her zaman ağır bir yükün altındadırlar. (https://www.ensonhaber.com/demoklesin-kilici-nedir.html)
10-Çözülmemek üzere yapılan, kesilmedikçe çözülemeyen ilmiksiz düğüm… İçinden çıkılması, bir çözüme ulaştırılması çok güç olan, çözümü hemen hemen olanaksız sor
11-https://www.insanokur.org/kant-felsefesinde-metafizik-ve-insan-dogasi/



Baran Dergisi 680. Sayı