Asklepios ve Horoz Borcu (7)


Osman Temiz

Osman Temiz

17 Nisan 2018, 13:18

Hacer-ül Esved, asırlardan beri Müslümanların hürmet ve tazim gösterdiği mukaddes bir taştır. Onun korunması için her türlü ihtimamı göstermişlerdir. İslâmiyetten önce de bu taşın kıymeti biliniyordu. Mekke’deki Arap kabilelerinin her biri, ona ihtimam göstermeyi kendileri için bir şeref sayıyorlardı. Nitekim Kâbe’nin yıkılmasını önlemek için yapılan bir tamirat esnasında, her kavim bir duvarın inşaatı ile meşgul oldu. Sıra Hacer-ül Esved’i duvardaki yerine yerleştirmek işine gelince, her biri bu şerefin kendi kavmine ait olmasını istediler.  Aralarında neredeyse harp çıkacaktı. İçlerinden yaşlı ve akıllı birisinin; “Aramızdaki bu ihtilafı halletmek için birini hakem yapalım. Onun teklif edeceği hal çaresine uyalım!” demesi üzerine; “Buraya ilk gelen kişiyi aramızda hakem tayin edelim!” diyerek anlaşmaya vardılar. Biraz bekledikten sonra, Allah Resûlü çıkageldi (O sırada henüz peygamberliği bildirilmemişti). Hepsi buna çok sevindi. Çünkü O, kavmi arasında “Muhammed-ül Emin” diye tanınan, hiçbir kimseye haksızlık yapmayan güvenilir bir kişiydi. Meseleyi ona arz ettiler. Arkasındaki mübarek paltosunu çıkardı ve Hacer-ül Esved’i üzerine koydu. Her kavmin ileri gelenlerinden birini paltonun uçlarından tutturarak duvarın üzerine koydurdu. Sonra kendi mübarek eliyle yerine yerleştirdi. Böylece, çıkabilecek büyük bir kanlı çatışmayı da önlemiş oldu. Tarihte buna “Peygamberimizin Kâbe Hakemliği” olayı denmektedir.5 

Not: “Melheme-i Kübra” ile doğrudan ilişkili olma ihtimali üzerinden hareketle, Suriye Savaşı, dolayısıyla da Şam merkezli düğümlü hadiseler, “İskender’in Kılıcı” misâlinde olduğu gibi, Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın hakemliği üzerinden çözüleceğine ve dünya barışının yolunun açılacağına hükmedilebilir. İki kutuplu dünya, yakın zamana kadar doğu ve batı bloku (Sovyet Rusya ve Amerika) olarak bilinen iki kutuplu dünya, kuvvetle muhtemel, Berzah keyfiyetine taalluk eden bir noktada, Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın hakemliğine müracaat edilmeden çözülemeyecektir. Nasıl çözülsün ki, bizzat düğümün varlığı Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’ın habercisi!.. Hacer-ül Esved’in Kâbe’deki yerine yeniden yerleştirilmesini tedai ettiren bir durum da şudur ki, Üstad Necip Fazıl’ın Gençliğe Hitabe’sinde vurguladığı veçhile, daha doğrusu Üstad Necip Fazıl’ın “Beklenen Kahraman”a hitab ettiği veçhile, “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını gediğine koymandır”, hitabıdır.

Not: Hacer-ül Esved… Siyah ve beyaz… Mehdî… “Malik Hikmeti”… Tedaisi, İBDA Mimarı’nın Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı- isimli eseri!.. Moro destanı, aynı zamanda doğu ve batı destanı, diğer bir ifadeyle de, ruh ve bedenden müteşekkil olan insanın, yâni Âdemoğlunun destanıdır!

Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı- isimli eserin son cümleleri:

“sen! anadolunun sahibi
sen! Beklenen
sen! Kurtulacak
ve kurtaracak olan
duy milyonlarca hasretin sesini
sen eryürek nasipli
beklenen sensin
özlenen sensin
gözlenen sen…”(1)

Not: Vakti zamanında, Hacer-ül Esved taşının muhafazası yenilenirken kopan parçaların tümü Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’a getirilmiştir. Bu taşlardan dört tanesi Kadırga’da bulunan Sokullu Mehmet Paşa Camiindedir. (İstanbul’da iki tane Sokullu Mehmet Paşa Camii var ve diğeri Azapkapı’dadır) Caminin çeşitli noktalarına konan taşlardan bir tanesi giriş mahfilinin altındadır. Dikdörtgen olan bu taş 2×3 cm. uzunluğundadır. İkincisi, mihraptaki Kur’ân âyetinin hemen altında olup 3×1,5 cm. ebadındadır. Üçüncüsü, minber kapısı üzerinde 1,5 cm.’lik kare şeklindedir. Dördüncüsü ise, minber külâhının altında olup o da 1,5 cm ebadındadır. Bu taşlardan biri de Kanuni Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camisinin yanındaki türbesindedir.6 

Not: Üstad Necip Fazıl, içinde yaşadığımız zaman diliminin mahiyetine vurgu yaparken, bunun başlangıç noktasını niçin Kanuni’den başlatmış olabilir acaba? Bilindiği üzere, İspanya Kraliçesi İsabella, Hıristiyan Kilisesi ile işbirliği yaparak 31 Mart ve 2 Ağustos 1492 tarihleri arasında ülkedeki tüm Yahudilerin ülkeyi terk etmeleri için bir fermanı çıkarmış ve 300 bin kadar Yahudi, Osmanlı İmparatoru Sultan II. Bayezid’in (3 Aralık 1447- 26 Mayıs 1512) izin vermesiyle birlikte Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Kendilerine “Sefarad Yahudileri” denilen bu kişilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul’da konuşlandırıldı. Böylelikle Osmanlı Ulu Çınarının aziz gövdesine Allah’ın lanetlediği bir kurtçuk da yuvalanmış oldu. Sultan II. Bayezid döneminde Ulu Çınarın gövdesine giren kurtçuk, Kanuni Sultan Süleyman (27 Nisan1495- 07 Eylül 1566) döneminde iradeyi etkileyecek bir konuma geldi ve; Yahudi, Arz-ı Mevud hayalini canlandırmaya başladı. Kanuni dönemine gelindiğinde, meselâ Osmanlı’nın bütün bölgelerine “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun resûlullah” kitabesi yazdırılırken, bizzat Kanuni tarafından Kudüs Yafa kapısının üzerine “Lâ ilâhe illallah, İbrahim halîlullah” yazdırılmış ve hassaten Yahudiler şımartılmıştır. Üç Semavî dinin (Musevîlik, İsevîlik ve İslâm) atası olarak bilinen Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm öne çıkartılarak Yahudiler ve Hristiyanlar şımartılmıştır. Halbuki, Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm sadece Müslümanların atasıdır. Yahudiler ve Hıristiyanlar, redd-i miras yaparak İbrahimî olmaktan çıkmışlardır. Diğer taraftan, Sefarad Yahudilerinden olan Yasef Nassi, (Nassiler), Kanuni döneminde bir Yahudi lobisi kurdular ve bu lobinin en önemli işlevi, dünyanın değişik yerlerinde dağınık olarak yaşayan Yahudilerin Filistin topraklarında toplanmasını sağlamaktı. Nassi, Siyonizmin Teodor Herzl’den önceki asıl fikir babası olarak bilinir. Nassi, vaadedilmiş topraklarda konuşlanmak için Kanuni’den, Filistin’de (Taberiye gölü çevresi) bir miktar arazinin kendilerine verilmesini istedi. Tıpkı Teodor Herzl örneğinde olduğu gibi. Cennet Mekân 2. Abdülhamid Hazretleri ile Kanuni arasında böyle bir ilişkinin varlığı çok dikkat çekicidir. Bilindiği üzere 2. Abdülhamid Han Hazretleri, Yahudilere Filistin’den toprak vermediği için tahtından indirildi. Evet; 1492 yılında, deyim yerindeyse, İspanya’nın canına okuduktan sonra, kimbilir ne türlü hilelerle kendilerini sürgün ettiren Lanetli Yahudi, Osmanlı topraklarına kabul edildikten çok kısa bir süre sonra, Kanuni döneminde daha da palazlanarak Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandırdı. Diğer taraftan, Kanuni döneminde Şeyh-ül İslâm makamının seçimle değil, atama ile yapılmış olması da ayrıca dikkat edilmesi gereken bir durumdur!

Ud-i Hindî… Hazret-i Adem Aleyhisselâm’ın cennetten getirdiği koku, Hindistan’dan tüm dünyaya yayılmıştır. Bilindiği üzere, Hindistan, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin 2. Bin yılın yenileyiciliğine de yataklık etmiştir. Üstad Necip Fazıl’ın yüksek ifadeleriyle, meâlen, “Ashab’dan sonra ümmetin en büyük ferdi, 2. Bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani Hazretleri’dir”. İmam-ı Rabbani Hazretleri, aynı zamanda 3. Bin yılın yenileyicisi olan veya olacak olan Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm’a da yataklık etmektedir. Diğer taraftan, Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm, Nakşiliğin Halidî kolundan beklenmektedir ki, Nakşiliğin Halidî kolu, bana sorarsanız, Osmanlı Devleti’nin duraklama devrinden hemen sonra başlayan ve 2. Mahmud Dönemi-Tanzimat Devrinin başlamasıyla da kendisine yol bulan “Batıyı maymunvâri taklid” dönemi sürecinde, diğer bir ifadeyle de, Osmanlı Devleti’nin Kuruluş aşamasından Tanzimat’a gelene kadar, sofiktik bir tabirle, kozmik odanın merkezinde yer alan Bektaşiliğin bozulması ve dahi Yeniçeriliğin ilgası neticesinde, devletin kozmik odasının emanet edildiği Süveyda’dır. İstikbâli devralan Nakşiliğin kozmik odada (karanlık oda, şimdilerde ölüm odası!) konuşlandırılması, Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine ve onun yerine, mukadderata yataklık eden veya edecek olan Cumhuriyetin kurulmasına, -ki bu mevzu, kurulan Cumhuriyetin bir katlanış olarak belirmesi ve “cem-i ezdad” üzerinden değerlendirilmesini de beraberinde getirmektedir-, ve en nihayet, Nakşiliğin dünya çapında bir devlet plan, program ve projesi olarak belirmesine, dolayısıyla da Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin doğmasına ve bunun da, mânânın sureti hâlinde Başyücelik Devleti’nin zahirde tecellisine yol vermiştir, -verecektir! İçinde yaşadığımız yeni zaman ve mekânda öncelikli olarak anlaşılması gereken bundan başkası değildir… Tedaisi, İBDA Mimarı’nın Varidât’ından:

“Nereden nereye, nasıl gelmişim?.. Hayatıma göz attığım her seferinde dilime, İslâm büyüklerinden birine ait şu şiir gelir:

-“Nakşibendiler ne büyük bir kafiledirler. -Gizli yolla kâfileyi maksada sürerler.”(2)

Not: Süveyda?.. Arapça lûgatta siyah mânâsına gelen “Sevad”dan küçültme ismi olarak siyahçık demektir… Tedaisi, çocuk, dolayısıyla da “çocuktan al haberi!”… İBDA Mimarı’nın Ölüm Odası’ndan: “Basiret: Anlayışlı. Kalb gözü ile gören. Kelb, köpek; iz süren, rüyâ tabircisi. Kalbte eşyanın hakikatini bilen fıtrî kuvve. Delil, beyyine. Yer üstündeki kan. Süveyda-ül kalb… Süveyda-ül Kalb: Sevda-ül kalb. Kalbin ortasında varlığı kabul edilen “gizli siyah nokta”; bu “Dinî ilimler mahalli” diye de bilinir. Basiret ve idrak mahallidir. Bir kısım âlimler de, “Kalbin dahili olan akıl” derler. Kâfirler için bu nokta, gizli günah ve şekavet noktasıdır… Feraset: Anlayışlılık, çabuk seziş… Feraset: Binicilik, süvari, kaptan, yiğitlik; tasarrufuna alan, tâbi kılan… Firaset: Birşeyi çabuk anlama kabiliyeti. Bir kimsenin ahlâk ve istidadını yüzünden anlamak. Firasetin bir nevi, sebebini anlamadan ve ilhâm eseri olarak meydana gelen seziştir. Diğer nevi ise, kesbi-çalışma eseridir; muhtelif huy ve tabiatları bilmek neticesinde olur. Binicilik, yiğitlik. At yetiştirme bilgisi; bir muradın hayalini verebilme. Siyaset; idare etme sanatı ve her mevzuun kendine mahsus usûl ve metodu.”(3)

İlk insan ve ilk Peygamber olan Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ve Hindistan… İmam-ı Rabbânî, namı diğer Ahmed Farûki Serhendi Hazretleri (vef. 1624) ve Hindistan… Şah Ğulâm Ali, namı diğer Abdullah Dehlevî Hazretleri (vef. 1824) ve Ziyâüddin Hâlid Şehrizûrî, namı diğer Mevlâna Hâlid Hazretleri (vef. 1827, Şam)… Mevlâna Hâlid Hazretleri ve Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri (vef. 1943), namı diğer “Manzur-u Piran-ı Kirâm / Keremli Pirlerin Nazarlarına Görünen”… Özü veya usaresi hâlinde de, Büyük Doğu ve İBDA!

Not: Mevlâna Hâlid Hazretleri, yaklaşık bir yıl boyunca Şah Ğulâm Ali’nin (Abdullah Dehlevî Hazretleri) dergâhında kaldıktan sonra 1811 yılında Hindistan’dan ayrılıp Süleymaniye’ye (Irak) döndü ve daha sonra da Bağdat’ta bir dergâh kurdu. Bir yılı biraz geçtikten sonra 1813 yılında, yüz önde gelen âlime icâzet verdi ve çok geçmeden de Nakşibendiyye tarikatının bir kolu olarak Nakşibendiyye-Hâlidiyye tarikatı Osmanlı İmparatorluğu içinde yayıldı… Hindistan merkezli Nakşibendiyye-Müceddidiyye geleneği ile Osmanlı merkezli Nakşibendiyye-Hâlidiyye geleneği arasındaki çeşitli dönüşüm ve devamlılık boyutları sözkonusudur.(4)

Not: Kurtuluş Savaşı yıllarında, Hilafet’in selâmeti için Hindistanlı Müslümanların gönderdiği maddi yardım hepimizin malumudur. Cumhuriyetçiler tarafından iç edilerek İş Bankası’nın kuruluşunda harcanan para, esas itibariyle CHP’nin değil, Müslümanlarındır.

İBDA Mimarı, başta Gölgeler isimli eser olmak üzere pek çok eserinde “Âdem” ve “Kim” kavramları üzerinde çok mânâlı bir şekilde ve adeta bıktırırcasına, ısrarla durmaktadır. Kendi şahsında tecelli eden hakikati, “Ben Kimim?” sorusu eşliğinde “bulamamacasına arama” modunda kurcalarken, çok nazik bir şekilde “Ben beklenenim!” derken bile, “Mehdi Mehdi olduğunu bilmeyecek” dedirtecek şekilde müphem bırakmaktadır. (“Bir ruhî mugman, muamma” ifade kalıbına niçin yer verdiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır)…Bunu yaparken de, “zevken idrak” çerçevesinde öyle bir dil ve diyalektik kullanıyor ki, insanın hayret etmemesi mümkün değil. “Ölüm odası”ndan takib edelim: 

“ZATEN Marifet Orada; O Bilgiyi Tertib eden Anlayışta!”: 3482: BİAT-Bağlılığını, itimadını bildiren. El tutarak bağlılığını alenen izhar eden… TEBİ’-Sığır Yavrusu. (Süryanice, Sosgavno Bar Tavro-Mavi Öküz: 1005: Baba… Arnavutça, Babe-Baba: 10: Babe-Mitoloji’de “Amerikan Folkloru” olarak geçen, efsanevi oduncu Paul Bunyan’ın yoldaşı dev bir Mavi Öküz’ün ismidir. Doğumunda beyaz iken, karın mavi yağdığı bir kış gününde rengi değişmiş. Demir telleri de ihtiva eden saman balyalarını yer, ağırlığından bastığı yerler göle dönüşürmüş. Bir fırın gözlemeyi sobasıyla birlikte yutunca, kendi ölümüne sebeb olmuş… Bir rüyâ tasviri gibi ve suret olmadan mânâlar tecelliye gelmez hikmetiyle bakınca Mavi, “Başak ve İkizler Burcunda görünen Utarid yıldızını sembolize eder, Kelime-i Tevhid nuruna işaret eder”… Ud-Öküz, Boğa Burcu’nun bir ismi. Yıldızı “Zühre Venüs” yıldızı olan bu Burc’un simya safhası, “Sabitleme”: 1009= 10: Cug-Öküz Boyunduruğu… Sabitlenen: Kocası ölmüş kadının İddet müddeti boyunca sürünebileceği koku, Ud-i Hindi isimli nebat ve bu Hadîs’le sabit… Mânâda sabitliği görünen, Kul ve Yaradan farkının ebediliği ki, Kulun Bâkilik teminatıdır; boyunduruk, Yaradılışta… Hâlide-Hâlid’in müennesi: Sonsuzluğu kabul edici kul: 635: Rahman Sûresi 19. âyet. “Noktalı harflerle”… Süryanice, Qunoco Tavro-Mavi Öküz: 689: Vis Derviş Muhammed-Rumen dilinde, “Rüyâ Derviş Muhammed”… Süryanice, Bar Tavro Zoruqto-Mavi Öküz: 1044: Derviş Muhammed-442 mührü): 2480= 482: SALİH İzzet Mirzabeyoğlu.”(5)

İBDA Mimarı, “İstikbâl İslâmındır” müjdesine yataklık eden olarak, diğer bir ifadeyle de yeni zaman ve mekânda tecelli eden küllî ruha yataklık eden olarak şu terkibi hüküm ile bize kimbilir ne büyük bir müjde vermektedir: 

“Hayyat-Terzi. Dikiş diken sanatkâr: 620: Kureyşî… Telkif-Telkin etmek: 620: Ta’mik-Derinleştirmek. Derin kesmek. İnceden inceye araştırmak; Esasına varacak usulde olmak… Hayye-Yılan. Çoğulu, “Hayyat”: 1023: Salih Mirzabeyoğlu…”(6)

Not: Bugün, yeni zaman ve mekânda, Anadolu merkezli yeni bir “dünya düzeni” kendisini her zamankinden çok daha şedid bir şekilde dayatmaktadır. Bunun müşahhas zemini, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin örgüleştirdiği Başyücelik Devleti olduğu ayan beyan ortaya çıktığına göre, tez elden yapılması gereken bellidir. Malumu ilam etmek! Hemen söylemekte fayda vardır. İstikbali gözleyen Başyücelik Devleti tebasının üç önemli aslî unsuru var ve bunlar, ebced değeri 620 olan Kureyşî’de toplanmaktadır. (“Horoza sövmeyiniz!”, “Kureyş’e sövmeyiniz!” ve “Hilafet Kureyş’tendir!” hadîslerini tekrardan hatırlatmanın yeri!). Merkezde (Kozmik oda: Karanlık oda: Süveyda-ül kalb: Ölüm odası!) Kureyşî olmak üzere, muhitte, daha doğrusu serhad boylarında Türkî ve Kürdî yeni dünya düzeninin aslî unsurları olarak gözükmektedir. İBDA Mimarı’nın marifetiyle: “Kureyşî: Türkî: Kürdî: 620”… Allah Büyük!

Parantez: Evet; Türk, Kürt ve Arap (Kureyş) ebced değerlerinin dahi bir olduğu üç ırktır. Bu üç ırkın İslâm sancağı altında toplanması, 21. yüzyılda Yeni Dünya Düzeni’nin temellerinin atılması mânâsına da gelmektedir. (Not: “Fırat Kalkanı” sonrasında fethedilen bölgelerin yönetimi için oluşturulan Halk Divanı’nın Arap, Kürt ve Türkmenlerden oluşması mukadderatın devrede olduğuna bir işaret olarak algılanabilir!). Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi ve onun müşahhas zemini olan Başyücelik Devleti’nin plan, program ve projesi aynı zamanda bunun gerçekleştirilebilmesi içindir. Şeytanın dölü Deccal taifesinin Türk’ü Kürd’e, Arab’ı Türk’e karşı kışkırtmak için her türlü hile ve desiseye tevessül etmesi boşuna değildir. Başarılı olamayacakları, üzerlerine gidildiği takdirde arkalarına dahi bakmadan kaçacakları ve gerisin geriye gidecekleri mukadderat gereğidir. Ortadoğu’da ne olup bittiğinden habersiz kör ve sağırlara söylenecek hiçbir söz yoktur. Deccal taifesi ile iş birliği yapan münafık taifenin İslâm diye hiçbir dertlerinin olmadığına hükmedilmeli ve hiçbir tereddüde mahal vermeden gereği yerine getirilmelidir. Aydınlık Savaşçıları’ndan:

-“elbirlik olmak
gayesine ermemiş savaş
bitmemiştir diyenlerle
omuz omuza dayanmak
kalelerine emperyalizmin
ne dur
ne durak
ne rahat
yükseğe
daha yükseğe
en yükseğe
dikilsin
bu
bayrak
bu bayrak
yükselen
mücadelemizin”

“Sakıt- “Düşmek” anlamına gelen bir kelime, kadının “iddet müddeti-bekleme müddeti” için kullanılınca, “boş olmak, temizlenmek” anlamına gelir: 170= 1169: Kust-Kocası ölen kadının iddet müddeti içinde kullanmasına cevaz verilen “asfar-kokulu ot”, bu neviden… Asfar: Sıfırlar. Boş şeyler: 372: Asfer-Sarı. Kızıl. Soluk. Islık çalan. Bomboş şey. “Heb: Vehb’den. Allah’a lütfet anlamında dua etmek.”(7)

“SON olarak, “Asfer”- Kızıl. Sarı. Bomboş şey: 371: Alemgir-Bütün âleme yayılan. Âlemi zapteden. Nüfuz… UD-İ Hindî- “Kust otu nev’inden kokulu bir nebat”: 150: MEHDÎ Muhammed.”(8) 

“Kadim- Evveli bilinmeyen, çok eski zaman: 154: Mehdî Muhammed.”(9)

“ITR-Güzel koku. Ruh. Rih, yel: 279: NAKA-İ Salih. (Başkasının nefsiyle ilgilenmekten rahat bulmak, Salih Aleyhisselâm faslında. Bunun aslı da, “başkası”, bir yönüyle nefyedilen, öbür yönüyle isbat edilen farklılardır; birinde rahat nefyetmekte, diğerinde ispat etmekte, her ikisi de kendi nefsinde olmak üzere.”(10)

Not: Eski Yunan kültürünün iki büyük destanından biri İlyada, diğer ise Odysseia’dır. İlyada’nın İlyas, Odysseia’nın İdris olarak okunması mümkün müdür? Mümkünse, bir ayniyetin iki kanadına tekabül eden bir durumdan söz edilebilir mi? Gökyüzüne yükseltilen Hazret-i İdris Aleyhisselâm’ın tekrardan Hazret-i İlyas Aleyhisselâm olarak yeryüzüne inip vazifesini tamamlamasına tekabül eden durumlar sözkonusu olabilir mi?(11) … Odysseia üzerinden kısa bir değerlendirme yapmak icab ettiğinde şunları söylemek mümkün gözükmektedir: Odysseia… Odise… Fransızca odyssée “uzun ve maceralı yolculuk” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Eski Yunanca Odysséa (οδυσσέα) “Homeros’un bir destanı” sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Odysseús “Odysséa destanının kahramanı olan Ithaka kralı” özel adından türetilmiştir… “Anlat bana, tanrıça, binbir düzenli yaman adamı, kutsal Troya’yı yerle bir etmişti hani.” Homeros’un Odysseia destanının giriş dizeleridir bunlar. Tanrıça Athena’ya seslenerek yazılmıştır bu dizeler. Adına destanlar yazdıran Odysseús’u bu kadar özel yapan esas saik nedir?(12) … İlginç bir not: “Odysseus’un gençliği, Akhilleus’unki gibi hekim Kheiron”un yanında geçti.”(13) Hekim Kheiron, Sağlık ve Hekimlik Tanrısı Asklepios’un da yetiştiricisidir. Bu arada, Ithaka kelimesindeki It hecesini Ud olarak okumaktan yanayım. It’ın it, it’in köpek, köpeğin ise koku alma esprisi üzerinde Ud kokusuna doğru evrilen yanlarının olabileceği de düşünülebilir gözükmektedir. Bu çerçeveden olarak;

Odise kelimesi, Ud’dan mütevellid, Ud-i Hindî ile de ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Hele hele “serüvenli uzun yolculuk” ve “uzun ve maceralı yolculuk” mânâlarını gördükten sonra bu kanaat bizde daha da kuvvetlenmektedir. Odise, aslında, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın şahsında Âdemoğlu veya İnsanoğlu’nun (eski Yunanlı açısından Helen soyunun!) dünyaya geliş (tarih sahnesine çıkış!) ve ahirete göç ediş (varoluş mücadelesi!) macerasını, diğer bir ifadeyle de Helen ırkının ferdî, daha doğrusu içtimaî menkıbesine taalluk eden veçhesiyle, bir tür kâinat muhasebesi diyebileceğimiz dünya yolculuğunu hikâye etmektedir, denilebilir. Burada ud-i hindî benzetmesine yol vermemizin sebebi, Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın Cennet’ten hatası sebebiyle ve halifeliği görünsün diye dünyaya sürgün ediliş sürecinde yanında getirdiği üç şeyden birinin ud kokusu olduğu ve bu kokunun da Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ile birlikte Hindistan’dan topyekûn dünyaya yayıldığı, dolayısıyla da bu kokunun aslında Cennet kokusu (Heylele!) olma ihtimalini de hesaba katmak gerekiyor. Sözkonusu kokunun aslında Allah’ın takdirine veya mukadderatına, (kader!), dolayısıyla da emir ve yasaklarına taalluk eden bir noktada olduğunu söylemeye ne hacet! 

Not: Sokrates’in talib olduğu akıl, bana sorarsanız, Cebrail Âleyhisselâm tarafından teklif edilen ve Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın tarafından kabul edilen akıldan kinayedir. Üstad Necip Fazıl’ın Sokrates’i felsefe sahasında vahdaniyetçi sistemli düşüncenin ilk mimarı olarak görmesinin menşeinde de bu yatıyor kanaatimizce. Bu mevzu daha evvel hülasa edilmişti. Evet; Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın kabul ettiği akıl, din ve haya ile hemhâl olmayı murad eden bir akıldır. Bu akıl bugün, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminde mündemiç olan akl-ı selime işaret etmektedir. Bundan dolayıdır ki yeni zaman ve mekânda, “İBDA, beşer zekâsının sekreteridir.”
 
Dipnotlar
1*Salih Mirzabeyoğlu, Aydınlık Savaşçıları-Moro Desatanı-, İBDA Yayınları, İstanbul, sh.

2*Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü -Ufuk ile Hafiye-, cild, İBDA Yayınları, İstanbul, sh. 101.

3*Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası -B Yedi-, “Konferans (Sıcak Takib), 390, Baran Dergisi.

4*file:///C:/Users/lenovo/AppData/Local/Packages/Microsoft.MicrosoftEdge_8wekyb3d8bbwe/TempState/Downloads/1512_Mevlana_Xalid_Ve_Shah_Qulam_Ali_Abdullah_Dehlevi_24s.pdf

5*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-tasarruf-ahlaki-397-h3940.html

6*http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-b-yedi-tasarruf-ahlaki-397-h3940.html

7*Salih Mirzabeyoğlu, Ölüm Odası B-Yedi, -Matla’ Beyitler-, İBDA Yayınları, İstanbul, 2014, sh. 519.

8*Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., sh. 514-515.

9*Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e.14, sh. 520.

10*Salih Mirzabeyoğlu, a.g.e., sh. 516.

11*Odysseia, Truva’nın düşmesinden 10 yıl sonra Odysseus’un İthaca’ya evine dönünceye kadar maceralarını anlatır. İlyada 10 yıl süren Truva Savaşı, Odysseia, 10 yıl boyunca Odysseus’un başından geçenlerden ibarettir. İlyada, bir olayı, Odysseia ise bir kişinin destanını anlatır. Truva Destanında olaylar birbirini izleyecek şekilde anlatılır. Halbuki, Odysseia’da olaylar anılar, geriye dönüşler, atlamalarla canlandırılır… On yıl sürecek olan Truva Savaşında Akha’lı Odysseus, savaşçı, ordu komutanı, danışman, elçi ve arabuluculuk gibi görevler üstlendi. Savaş süresince evinden 10 yıl ayrı kaldı. Savaş bittikten sonra bir 10 yıl daha evine dönemedi, toplam 20 yıl evinden ayrı kaldı. Odysseus’un adı İlyada’da hemen her sayfada geçer. Odysseus’un Truva Savaşındaki belki en önemli görevi, Akhilleus’u saklandığı yerden bulup getirmesiydi. (http://bluepoint.gen.tr/myth/odysseus.html)

12*Homeros’un adını Odysseus’dan aldığı Odysseia destanı Odysseus’un on yıl süren denizlerdeki çilesi ve tanrıların onun üzerinde oynadığı korkunç oyunları anlatır… Yazılı kaynaklar Odyssesus Titanlardan biri olan ve ateşi dünyaya getirdiği için cezalandırıldığına inanılan Prometheus soyundan geldiğini ve gene aynı soydan Penelope isimli bir yunanlı kadınla evli olduğundan bahseder. Odysseus Yunanistan’ın kuzey batı kısmında kalan ufak adalardan biri olduğu varsayılan Ithaka adasının kralı olduğu bilinmektedir. (https://www.kayipdunya.com/kenanyilmaz/odysseus)

13*http://bluepoint.gen.tr/myth/odysseus.html


Baran Dergisi 587. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.