Boğaz Tokluğuna İnsanları Irgatlaştırmak


Kâzım Albay

Kâzım Albay

04 Mayıs 2017, 16:00

Gün geçtikçe fakirleşen orta gelir sınıfından bir esnaf üzerinden mevzuyu mütalâa etmek istiyorum. Sıhhî tesisatçı Resûl Usta halkoylamasında “evet” derken, iki oğlu ise “hayır” demiş. Küçük kızı ve hanımı ise “evet”i tercih etmiş. Resûl Usta, istemeyerek de olsa “evet” demiş, fakat gençleri serbest bırakmış ve onların “hayır” kararını da pek haksız bulmuyor. Anlatınca ben de hak verdim, her ne kadar neticede “evet”ten yana olsam da.

Yazımızın aktörünü biraz daha tanıyalım. Yaşı 50’ye dayanmış bir tesisatçı. Evlere tamirata gidiyor, tadilat işleri yapıyor. Eski bir minibüsü var, bir de kiracısı olduğu dükkânı; üstelik evi de kira. İkinci köprüden minibüsle geçiş yasaklanmış fakat yeterli duyuru yapılmadığı için 10 kere kaçak geçmiş ve 5000 TL ceza birikmiş. Fakat bu mevzulara kızıp oyunun rengini değiştirmemiş. Bir haksızlık olarak zikrediyor. Kentsel dönüşüm işini belediyelerin yapamadığını, halkın elindekini almaya çalıştıklarını ve bu durumun “hayır” oylarını arttırdığını söyledi. Bu mevzuda başkalarının şikâyetleri de benim kulağıma geldi ve halkoylamasından önce “hayır vereceğiz” demişlerdi. Neticede muhafazakâr bilinen Üsküdar’da “hayır”lar “evet”leri geçti. Tabiî tek âmil bu değil. Ak Parti’nin zaten iktidarda olduğu ve başkanlık sistemine neden gerek duyulduğu tereddüdü vardı. Belediyelerin kayırmacılık yaptığını, Ak Parti tabanının bu durumdan hoşnutsuz olduğunu ve parti teşkilatlarının da çalışmadığını belirtelim.

Gençlere kulak verelim. Resûl Usta’nın büyük oğlu üniversite mezunu, özel bir şirkette gümrük müşavir yardımcısı. 1600 TL maaş alıyor, 28 yaşında. Diğer oğlu makine mühendisi. O da özel bir şirkette çalışıyor. 1800 TL maaş alıyor, 25 yaşında.

Bu gençler MHP’li. Daha önce Ak Parti’ye oy vermişler. Şöyle diyorlar: “Ak Parti gelince düzelecek sandık. İş adamları daha da zenginleşti, biz ise daha aşağı düşüyoruz. Parası olan para kazanıyor. Makine mühendisinin hiçbir kıymeti yok. İlkokul mezunu gibiyiz.”

Resûl Usta anlatıyor: Çocukların maaşları meydanda. Bir yandan işsizlik artıyor. Onun için bu maaşlara mecburen razı, çalışıyorlar. Biri başka işe girdi, yol masrafı vs. fazla geldi. Yine eski işyerine döndü. İşsizlik olduğu için patronlar da rahat, “bu paraya istersen çalış” tarzındalar. Benim ayda 8000 TL masrafım var. Dükkân kirası 2000 TL, ev kirası 1000 TL, üstelik yakında ev kirası artacak. Bu masraflardan çıkmak için servis ücreti 50 TL istiyorum. Bazıları veriyor ama bazılarına zor geliyor. Geçenlerde bir kadın 10 TL uzattı. “Bu kadar param var, n’olur kabul et!” dedi. “Önemli değil, bu da kalsın” dedim ve çıktım. Beni tanıyorsun yıllardır alnımın teriyle çalışan biriyim. Ben bu çocukları nasıl evlendireceğim? Onların aldığı maaş meydanda, benim durumum meydanda. Çalışan-maaşlı bir kız almamız gerekiyor ki kira vesaire ancak geçinebilsinler.

Sorun, başka bir sorunu doğuruyor. Ekonomik kaygıların üstesinden gelme maksadıyla bina edilen bir ailenin topluma ne kadar fayda sağlayacağı da muamma. Ekonomik düzenin aileyi dağıtıcı etkisi de burada ortaya çıkıyor.

Ailenin en küçük ferdi ise rehberlik-danışman hocası. İş bulamamış bir özel okula hocalık için müracaat etmiş, ama olmamış. Kendisi Ak Parti sempatizanı. 15 Temmuz mağdurlarına gönüllü psikolojik danışmanlık yapıyor. Torpille de bir yere girmek istemiyor, alnının teriyle işe girmek istiyor. Bu noktada “bravo!” diyorum. Resûl Usta sebebini izah ediyor: “İlkokulda hocalarına gidip, ‘benim çocuklarıma torpil geçmeyin. Kendileri hak etsin’ dedim. Benim çocuklarım şimdi de öyledir. Çünkü torpille bir yere gireceksin, başkasının hakkını yiyeceksin. Ondan sonra ömür boyu maaşın haram olacak. Allah korusun biz istemeyiz böyle bir şeyi…”

Ak Parti iktidarından bahsediyoruz. Halka ne verdi, ne aldı? Resûl Usta bir gözlemini paylaşıyor: “Bazı zengin evine gidiyorum. Kapıyı açan çarşaflı hanım. Olsun güzel. Ancak ‘bazı Müslümanlar’ böyle iken, çoğu Mü
slüman ise çok farklı. Gelir farkı olabilir ama…”

Sözü ağzından alıyorum, “uçurum olmayacak” diyorum ve ilave ediyorum: “Gelir eşitsizliğinde Şili ve Meksika’dan sonra dünya üçüncüsüyüz. İktidarda ise on altı yıldır sosyal politikalar hususunda iddialı ve Müslümanlığa yakın bir parti olmasına rağmen…”

Resûl Usta’yı yokluyorum, gözü malda mı, zenginin malı züğürdün çenesini yorar hesabı mı konuşuyor. Özlü bir şekilde cevap veriyor: “Trilyonluk insan da olsan, aynı fırından ekmek alıyoruz. Aşağı yukarı aynı zeytini yiyoruz. Ben kurbandan kurbana kuzu eti yiyorum, kimileri de her gün yiyor. Ama benim gözüm kalmaz. Allah’a şükür, istediğimi de alıyorum. Alamadığım edemediğim şey de yoktur. Geçinip gidiyoruz.”

Sorguluyorum, derdi sadece ekonomi mi, işin ideolojik ve ahlâkî yönü düşülüyor mu? Resûl Usta, “Çocukların Ak Parti iktidarından ve paylaşımdaki adaletsizliklerden şikâyetleri olduğunu fakat işi sadece ekonomi olarak görmediklerini” ifade ediyor... Zannımca eşitsizlik insanı mideden önce vicdanen rahatsız eden bir konu. İnsanın belki bir lokmaya karnı doyacak ama, bölüşümdeki bu devasa eşitsizlik niye? Bunu hiçbir insaf, izan ve hakkaniyet sahibi insan kabul etmez. Resûl Usta bu mevzuda bir anektodunu anlatıyor:

“Zengin bir esnafın evine tamirata gittim. Kendisi birkaç kere hac yapmış ve defalarca umreye gitmiş. Ben namazlarını ihmal eden biriyim. Bana bu hususta tarizde bulundu. Ben de dedim ki, ‘sana bir şey soracağım, ama esnafsın yalan konuşmuşsundur bana ise doğru cevap vereceksin.’ ‘Olur mu tabiî sor’ dedi. Ben de sordum: ‘Sen namaz kılarken neyi düşünüyorsun, doğru söyle?’ Önce bozuldu. Sonra, ‘haklısın’ dedi. ‘Ben namazda döviz indi mi, çıktı mı diye düşünürüm. İnse de gümrükteki malları ucuza alsam diye düşünürüm’ dedi. Ben de karşılık verdim, ‘sen doları düşünürsün, kârını artırmayı hesap edersin, ben ise kirayı nasıl ödeyeceğimi, evi nasıl geçindireceğimi düşünürüm’ dedim.”

Bu noktada, “zenginler zekâtını verse, yoksul kalmazdı” diyorum. Resûl Usta, “zekâtından vazgeçtik, çalışanın hakkını verse. Çok düşük ücretlerle çalıştırıyorlar” diye cevap veriyor.

Ücretler düşük, geçim standartlarının altında, ayrıca iş bulduğuna şükrederek çalışıyor çoğu kişi. İnsanları boğaz tokluğuna çalıştırmak, ırgatlıkla eş anlamlıdır. İnsanı buna mecbur etmek ve zarurî olan boğaz derdinden dolayı adeta köleleştirmek bir rejim adına utanç verici bir şey. Allah’a kulluğu emreden Müslümanlık rejimi ise bunu kesinlikle tasvip etmez. Ve gelir dağılımında üst ile alt arasında uçurum doğurmaz. Bunu faiz yasağı ve zekât şartı ile yapar, ayrıca her alanda vakıf, yardımlaşma ve dayanışmayı örgütler, “komşusu açken tok yatan” bizden değildir, düsturunu ahlâk olarak yerleştirir.

Sistemin getirdiği acımasız rekabet ortamı ve güvensizlik duygusu neticesinde ruhlara sinmiş rızk endişesi ve ele güne muhtaç olma kaygısı insanları bir ekonomik koşuşturmacaya mahkûm ediyor. Öyle ki, eğitimde bile amaç, iyi bir insan olmasından ziyade, ileride para kazanma isteği oluyor. İlmî(!) kariyer de bunun için yapılıyor. Bilginin hakikat ve faziletle ilgisi unutulmuş, tamamen meta hâline dönüşmüş.

İyi bir şirkette iş bulan ise, ileride şef, müdür vesaire olacak avuntusuyla ve egosu okşanarak, az sayılabilecek ücretle ekonomik köleliğe mevki makam köleliği eklenerek kişiliksiz ve erdemsiz bir yola itiliyor. Bu meyanda şunu da ilave edelim. Paraya endeksli eğitim gören ve sonra iş bulup para kazananlar bir müddet sonra bu hâlden mutlu da olamıyorlar. Ve değişik heyecanlara (spor, gezi veya gayrı meşru şeyler) kendilerini bırakıyorlar. Çünkü hayatın anlamı bilinmiyor ve araştırılmıyor. Fakat, “İnsanın meselesi karnı doyunca başlar” hakikati kendini dayatıyor.

Güya insan hakları, hümanizm (insancılık) çağında yaşıyoruz, demokrasi söylemi dillerden düşmüyor. Ama insan “ekonomik birey” olmak için kapitalist sistem tarafından zorlanıyor. Bu durum bilhassa gelişmekte olan ve sömürüye açık ülkelerde boğaz tokluğuna ırgatlığa yol açıyor. Kabul edilecek ve sürdürülebilecek bir hâl değil, hele Müslüman bir ülkeye hiç yakışmıyor. Hem zihnen, hem ekonomik ilişkilerimize kadar sirayet eden Batı hayat tarzı cenderesinden kurtulmak, kendi adaletli ve paylaşımcı nizamımızı kurmak zorundayız. Batı’nın sahte insan hakları söylemi değil, insanı ‘eşref-ül mahlûkat-yaratılmışların en şereflisi’ gören ve insanın insanı sömürmesine mâni olan bir düzen talep etmeliyiz.

Baran Dergisi 538. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Agriharyus - 6 ay önce
Köle olma bilinci
Avatar
Adamın Biri - 6 ay önce
Borca ve faize dayalı para sistemi yıkılmadığı sürece adalet malesef bir hayal...