Eflâtun-u İlâhî -8-


Osman Temiz

Osman Temiz

18 Temmuz 2018, 14:57

Asıl adı Aristokles olan Eflâtun (d.427-ö.347), geniş omuzları ve atletik yapısı nedeniyle, Yunanca Platon(geniş omuzlu) lakabı ile anıldı ve tanındı. İslâm dünyasında Eflâtun-u İlâhî, Batı dünyasında ise Platon ismiyle bilinen ve yaklaşık 2500 yıldır gündemdeki yerini koruyan Eflâtun, Antik Yunan filozofu, matematikçi ve batı dünyasındaki ilk yükseköğretim kurumu olan Akademi’nin de kurucu hamisi/iradesi olarak bilinir. Eflâtun, başta akıl hocası Sokrates olmak üzere, kendi öğrencisi olan Aristoteles ile birlikte Batı ilim ve fikir dünyasının temellerini atan üç büyük kafa adamından biridir. 

Sokrates öldüğü zaman Eflâtun 28 yaşlarındaydı. Mevzuumuz açısından “bu tespitin ne önemi var?” şeklinde bir soru sorulabilir, ancak; böyle bir soru bizce cevaptan varestedir. Birazdan söyleyeceklerimiz bunun niçinine dairdir. Üstad Necip Fazıl (ö. 25 Mayıs 1983) dünyasını değiştirdiğinde İBDA Mimarı (d. 9 Mayıs 1950) tam 33 yaşında idi(1). Üstadı Necip Fazıl ile kendisi arasındaki fikrî münasebeti Sokrates ve Eflâtun arasındaki fikrî birlikteliğe nisbet eden İBDA Mimarı, 28 yaş esprisi üzerinden, “Benim, Üstadım’ın yanına konduğum çağ”(2) şeklinde dile getirirken de, aslında keyfiyet benzerliğinin yanında kemiyet benzerliklerine de vurgu yapar gibidir.

İBDA Mimarı, bu satırların yazarının gözünde dünyaya gelmiş en son büyük ve güzel insandır. Bu çerçeveden olarak, “Ruh ve kafa güzelliği yanında, fiziken de güzel bir insan; yakışıklı, güçlü bir insan” olduğu söylenen Eflâtun, “omuzlarının genişliğinden ötürü sonradan Plâton adını almış”tır. “Soylu ve zengin bir aile çocuğu” olarak dünyaya gelen Eflâtun, “çağında görülebilecek en iyi eğitimi görmüş, matematikte ve şiirde erkenden sivrilmişti.” Dahası, “Olimpiyatlarda yarış kazanmış bir atlet” olarak bütün bir toplum tarafından da tanınan ve bilinen bir insandı. Kısacası Eflâtun, “filozof olması en az beklenecek delikanlılardan biri” olarak adeta Sokrates’in şahsında fikrî olarak “belâ”sını buldu! İBDA Mimarı ise fikrî olarak “belâ”sını, Üstadı Necip Fazıl’ın şahsında bulmuştur! Burada belâ kelimesi menfi mânâda kullanılmamıştır. Belâ, hem zekâyı işleyen sabra vesile olduğundan ve hem de yakınlıkta uzaklık tehlikesini bertaraf edip uzaklıkta yakınlığa bir işaret olduğundan ötürü İslâm büyükleri tarafından her daim Allah’a yaklaştırıcı bir keyfiyeti haiz olduğu düşünülmüştür ve her daim taleb edilen ve arzulanan bir keyfiyeti haizdir. Bu mânâdan olarak Telegram, belâların en büyüğü olarak okunabilir. “Mutlak Varlık olan Allah”a yakınlığı taleb eden olarak Telegram, Allah’tan uzaklığın (nefs!) zirvesine de bir işarettir. Telegram, zâhir ve bâtının, diğer bir ifadeyle de ruh ve nefsin en ziyade yakınlaştığı, yaklaştırıldığı anın yakıcılığına da bir işaret olarak kabul edilebilir.(3) Özelde topyekûn Müslümanların imanına musallat olan, genelde ise topyekûn insanlığın masumane duygu ve düşüncelerini dönüştürmeyi hedefleyen bir uygulamaya karşı paratoner görevi üstlenilmiş ve topyekûn insanlık adına Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın “Çile Tacı”nı tedai ettirircesine büyük bir misyon ifa edilmiştir. “Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, / Fikir çilesinden büyük işkence” diyenÜstad Necip Fazıl’ın “Çile”sinin tacı: Telagram! 

Yukarıda Eflâtun ile İBDA Mimarı arasındaki “mânâ” benzerliklerinin yanında 28 yaş esprisi üzerinden “madde” benzerliklerine değindik. Bu çerçeveden olarak, Eflâtun’un sporculuğu ile İBDA Mimarı’nın sporculuğu arasında da bir “madde” benzerliğine dikkat çekmek sanırım uygun olacaktır. Bilindiği üzere İBDA Mimarı, gençliğinde, Beşiktaş Spor Kulübünde boks sporuyla ilgilenmiş ve iyi bir boksör olarak adından sıkça söz ettirmiş biriydi. Boks yaptığı dönemde boks antrenörü tarafından, “Gel seni dünya şampiyonu yapalım!” meâlindeki sözüne karşılık kendisi, Üstadının, tabiri caizse, “Gel seni fikirde dünya şampiyonu yapalım!” teklifine “Evet!” dedi ve o gün bu gündür mânâda “boks” (Gölge boksu!) yapmanın ne demek olduğunu gösterdi. “Dünya Çapında Bir Hadise: Kaptan Kusto Müslüman!” takdimi “plato”sunda veya “ring”inde bütün bir yeryüzünü kendisine “ring” (mübareze alanı) kabul eden İBDA Mimarı, “iyi ve kötünün ötesinde” konuşlanmanın her daim çilesini çekti ve bunun “gölge boksu”nu yaşadı. Bu mevzuda da yine Telegram tecrübesi “muazzam” bir örnek olarak verilebilir. Bir mümin olarak, kendi şahsında, “Büyük Cihad”a denk gelen bir noktada, kalb hakikatinde bitişik ruh ve nefs kutuplarından birinden birini (ruh kutbu!) gerçekleştirmek üzere, daha doğrusu Allah’ın rızasına uygun olan ruh kutbunun bariz bir temsilcisi olarak, bir yanda zâhirde nefs kutbunun temsilcisi kâfirlerle cihad etmek, diğer bir yandan da bâtında son nefesine kadar, kendi öz nefsiyle mücadele (nefs terbiyesi) işi üzerinde oldu ve yine son nefesine kadar bu kavganın “gölge boksu”nu yaşadı. Ta ki beyni kanayana kadar! Daha doğrusu “aklın sureti” olarak da okunabilecek beynini Allah ve Resûlü davası ve gayesi uğruna feda edene kadar! İBDA Mimarı, kendi öz nefsini ağzından çıkarmasına rağmen ilahî emir gereği onu tekrardan içine almakla kalmadı, şeytanın temessülüne yataklık eden Deccal taifesinin yanında, bizzat şeytanın mücessem hali ile de kavga halinde olduğunu düşündürtecek büyük bir kavganın veya savaşın içerisinde oldu. İlâhî olanın emrinde selim akıl ile şeytanî olanın emrinde beşerî aklın kavgası! Bu mevzuda Bolu F Tipi Cezaevi hücresinde (Ölüm Odası!) yaşadığı canlı kanlı “İsmail” tecrübesini hatırlatmak isterim. Kimbilir, Allah Resûlü’nün en mütekâmil sünnetlerinden biri olarak, “Şeytanını Müslüman yapmak!” gibi bir nasibe konmuştur. Üstadı tarafından “Bütün Fikrin Gerekliliği” üzerinden “Mücerred fikir istidadı tamam!” iltifatına ram olmuş olmanın “doğrulayıcılık usülü” bunu davet etmiş olabilir mi? Telegram belâsı da bunun bir “zehirle pişmiş aş” misâli hediyesi mi acaba?!

Eski bir Beden Eğitimi öğretmeni olarak, İBDA Mimarı’nın Üstadı Necip Fazıl’a olan nisbetini resmeden bir çerçevede, Eflâtun’un Sokrates’e olan teveccühünü resmeden bir anlatıma da burada yer vermek istiyorum. Ama ondan önce, 1999 Yılında Metris Cezaevi’nde beraber kaldığımız süre içerisinde, kendisinin nasıl bir boksör olduğuna bizzat şahidlik eden birisi olarak, o dönem gördüklerimi ifadelendirirken şöyle bir sözün ağzımdan çıktığına bazı gönüldaşlar şahittir: “Öyle bir yumruk atıyor ki, yumruğu sanki dünyanın öbür ucuna değecek!”
Bu duygusal ve de samimi anlatımdan sonra sadede gelelim ve Eflâtun’u, “Sevgili Hocası” Sokrates’in horoz borcu çerçevesinde lâyıkı veçhile anlamaya, anlamlandırmaya, anlayabildiğimiz kadarıyla da anlatmaya çalışalım. İBDA Mimarı, Eflâtun’un sporcu gözüyle Sokrates’e olan bakışını şu şekil hülasalandırıyor: “Sokrates’in konuşmalarını önce bir zekâ yarışması olarak çekici bulmuş olabilir; ama bu konuşmaların tadına vardıktan sonra kafa sporunun ötekilerden çok daha önemli, Sokrates’in bütün fizik şampiyonlarından üstün olduğunu anlıyor; tabiî kafa şampiyonlarından da…”(4) 

Eflâtun, hocası Sokrates’in ölümü üzerinden derin bir “nefs muhasebesi” yapıyor ve “ona düşüncenin hem bir tek insanın, hem de bütün insanların hayatına neler getirebileceğini öğretiyor… Denilebilir ki, Eflâtun bütün ömrünü, Sokrates’i öldürmeyecek, tersine onu ve onun gibileri baş tâcı edecek bir toplumun, bir devletin nasıl kurulabileceğini düşünmekle geçirmiştir.”(5) “Horoz borcu” esprisi işte tam da bu noktada gerçek anlamını buluyor.

Yukarıdaki son cümle, Sokrates’in miras bıraktığı horoz borcunun ne mânâya geldiğini göstermekle birlikte, aslından horoz borcunun yerine getirilebilmesinin ne demek olduğunu da bütün haşmetiyle meydana çıkarıyor. Evet; İBDA Mimarı’nın Başyücelik Devleti mücadelesini layıkı veçhile anlayabilmek için Eflâtun’un “yaşanmaya değer hayat” mücadelesinden, tecrübesinden azami derecede istifade etmek gerekiyor. 

Sokrates’in ölümünden sonra Eflâtun’un ilk işi, “Sokrates’i öldüren şehir”den, yani Atina’dan uzaklaşmak olmuştur. Nerelere gittiği pek bilinmese de, Mısır’a, İtalya’ya, Anadolu’ya, hatta Hindistan’a bile gittiğini ileri sürenler vardır. (Hindistan?.. Madde ve mânâda Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ve İmam-ı Rabbânî Hazretleri esprisi üzerinden “Hindistan” vurgusuna dikkat!.. Aynı zamanda Mehdiyyet’in beşerî akıl ile selim aklı evlendirme ameliyesine, bunun da Kust-i Hindî üzerinden siyah ve beyaz (cevn) terkibine, -ki karışımı gri veya kül rengini doğurur, dolayısıyla da küllî, “Malik hikmeti” veya “Abdülhakîm Koltuğu”, melik, hükümdar, hüsrev, hurus, horoz vs.-, dolayısıyla da Mehdî hakikatine, bunun da Hacerü’l Esved (“Hakem” hadisesi!) üzerinden Mekke (ruh!) ve Medine (beden!) hakikatine yol verdiği, Mekke ve Medine’nin zamanımızdaki uzayan gölgesi hâlinde de “1440 Gergini” veya “Anadolu Gergini”ne (Suriye / Şam hadisesinde Hakemlik!) kadar sarkan durumlara da ayrıca dikkat!)… 

Sevgili hocası Sokrates’in ölümünden sonra Eflâtun, “12 yıl ortadan kayboluyor ve Atina’ya 40 yaşında dönüyor… Atina yakınlarında bir kır evi… Sonradan dünya akademilerine adını verecek Akademos’un bahçesinde gençlerle buluşup, Sokrates gibi kendini sevdiren bir hoca oluyor… Bu arada, Sicilya’nın zorbası Kral Dionysios’un sarayına gidip orada düşündüğü devleti gerçekleştirmeyi deniyor; ama ne filozof olmaya, ne de devleti filozoflara bırakmaya yanaşmayan Kral, Eflâtun’u kapı dışarı ediyor… Tekrar düşünce bahçesine dönen Eflâtun, artık 80 yaşına kadar hem çevresindeki, hem de gelecek yüzyıllardaki gençlerin en iyi devleti nasıl kuracaklarını düşünmekle, bunu tartışmakla yaşıyor… Ve arkasında cilt cilt eserler.”(6) 
Sokrates’in Eflâtun’a bıraktığı horoz borcu, iyi, daha doğrusu ideal bir devletin nasıl kurulacağına dair bir ameliyeyi de (ütopya) beraberinde getirmiştir. Alfred North Whitehead’in, “Tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir”, sözü Eflâtun’un bir başlangıç noktası olarak kabul edildiğini göstermekle birlikte, bu aynı zamanda, aslında tüm Batı felsefe tarihinin Eflâtun’un “iyi devlet-ideal devlet” düşüncesinin nasıl kemâle erdirilebileceğini hülasalandıran bir noktada olduğunu da göstermektedir. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA” hakikati üzerinden söylersek, İBDA Mimarı’nın kendisini Eflâtun ile ilişkilendirmesinin derinliğinde yatan esas saik, aslında Eflâtun’un gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediğini gerçekleştirmeyi hedefleyen bir iş üzerinde olduğuna vurgu yapıyor olmasıdır. Büyük Doğu idealinin müşahhas zemini olan Başyücelik Devleti plan, program ve projesini bu çerçevede mânâlandırmak mümkündür. 

Eflâtun, yaşadığı zaman diliminde bütün hayatını ideal bir devletin nasıl kurulabileceğine hasretmiştir, dedik. Kendisi ideal bir devletin bizzat kurucu iradesi olmak istemiştir; fakat bunda başarılı olamamıştır. Onu takib eden bütün bir Batı felsefesi dünyası da buna dair yüksek bir irade ortaya koyamamıştır. Bu mevzuda başarılı olunamamasının temel sebebi bence, “beşer zekâsı” üzerinden kurulabilecek ideal bir devletin ancak ve ancak Hazret-i Mehdî Aleyhisselâm tarafından kurulabileceğine dair olan mukadderattır. “Kul” planında ideal devlet, Allah Resûlü’nün “Asr-ı Saadet” olarak mühürlediği İslâm devletidir. Allah Resûlü’nden sonra Peygamber gelmeyeceği ve gelecek olanların da onun varisliği üzerinden geleceği içindir ki, “beşer” planında “Saadet Asrı”nın gölgesi mahiyetinde tezahür edecek olan devlet, dairenin tamamlanması mânâsına da tekabül eden bir çerçevede, Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm’ın dünya hâkimiyetini mündemiç son ve som devlet olacaktır, inşallah! Büyük Doğu ideali ve onun mücessem hâli olan Başyücelik Devleti’ni bu çerçevede ve de aşkla selâmlıyoruz!
 
Dipnotlar
1-Üstad Necip Fazıl, Mürşidi olan Esseyyid Abdulhakîm Arvasî Hazretleri’nin yanına vardığında henüz 30 yaşında idi. Çile’den “Tam Otuz Yıl” şiiri: “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; / Gökyüzünde habersiz uçurtma uçurmuşum…” (1934)
2-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322.
3-Üstad Necip Fazıl’ın Çile’sinde yer alan “Külhan Yeri” isimli şiiri: “Yaklaştım hamamda külhan yerine; / Yaklaştıkça daha sıcak bölmeler... / Saplandı mı akıl bir kez derine, / Her ân dirilmeler, her ân ölmeler... // Necipcik, Necipcik, dem çekiyor kuş; / Yokuşlar iniştir, inişler yokuş; / Bir yokluk, bi varlık; ne değiş-tokuş! / Bir şu yan, bir bu yan, gidip gelmeler…” (1982)… Külhan, kül han, “Gri han!”, küllî han, “Malik”, külhanbeyi,  kabadayı, Ebu Süleyman, Halid bin Velid Hazretleri, horoz!
4-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322.
5-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322.
6-Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler “Düşünce Tarihine Bakış”, İBDA Yayınları, c.1, İstanbul, 1998, sh. 322-323.

Baran Dergisi 600. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.