Emperyalist Dil İle Emperyalizme Karşı Savaşılmaz...


Sezai Kırlangıç

Sezai Kırlangıç

13 Ağustos 2015, 14:37

İncirlik benzeri işgalci üsler emperyalizmin ileri karakolları hükmünde, işgal ve sömürü altında tutulan bölgelerde emperyalist odaklarının çıkarlarının güvenliğini sağlamak için vardırlar. Onlar için ne demokrasinin, ne İnsan Hakları’nın ne de Türk-Kürt-Arap gibi kavmî unsurların bir kıymeti harbiyesi vardır. Varsa yoksa kendi çıkarları, gayeleri ve ulusal güvenlikleri… Bugün masaya yatırılması ve tartışılması gereken asıl mevzu budur. Bölgenin istikrarı ve güvenliği açısından tâli meseleler kenar bırakılıp ve tâli örgütlerle mücadele seyreltilip asıl bu mevzuya, bu örgütlenmeye kafa yorulmalı ve harekete geçilmelidir. Türkiye oyun kurucu iddiasında olmasına rağmen bu iddia inandırıcılıktan oldukça uzaktır. İşgalciyle birlikte işgalciye karşı direnilmez. “Bir yandan hastaya zehir vereceksin, bir yandan da ilaç!” Hastanın bu şekilde iyileşmesi mümkün değildir.
Bugün İslâm coğrafyasında “hiçbir hukukî ve zarurî hakları olmadığından” bulunmaması gereken emperyalist odaklar yüzlerce askerî, binlerce iktisadî, on binlerce de örgüt ve STK’lar aracılığı ile örgütlenmişlerdir. Hedef tayinini doğru yapmadığınız takdirde hedefinize kendi insanınızı almanız kaçınılmaz olacaktır. Şu bu siyasî ayrılıklar, şu ve bu sebeble ortaya çıkmış kişisel hesaplar ve yine ahmak tabiatlı kimselerin muhteris tavırları bu yanlış hedef tayinini kızıştırıcı malzeme olmakta gecikmeyecektir. Emperyalist güç odakları bu duygusal kırılmayı bir müddet sonra keskin bir nefret ve şiddet ortamına dönüştürmekte hiç gecikmeyecektir. Herkesin eline tutuşturulan üç beş eser yahut bilgi ile başkasını ötekileştiren bir dilin gölgesinde şiddet olabildiğince yükselecek, asıl hedef hep gözden kaçırılacaktır. Açık söyleyelim! Bugün yaşadığımız tüm problemlerin kaynağı, tüm yasal ve yasadışı sömürülerin sebebi ve tüm ölümlerin asli unsuru ABD-İsrail-İngiliz üçlüsünün başını çektiği Batı’dır. Batı’ya karşı çıkmak için Batı’dan apayrı yepyeni bir DİL ve DİYALEKTİK ile hareket etmek lazımdır. Yoksa Batı’ya Batı diliyle karşı çıkılmaz. Sadece bu değil elbette, bazı samimi unsurların ciddi ciddi Emperyalizm ve Batı karşıtlığı söz konusudur. Bu karşı çıkışlarında samimi olsalar da fiilen elde bir şey olmadığı için sadece karşı yanlışı ‘radikalize’ ederek söylemekte ve bu manada antiemperyalist kesilmektedirler. Oysa bu başka bir yanlış, hatta öncekinden daha tehlikeli ve riskli bir çıkıştır. Çünkü burada hem diğer antiemperyalist gruplar itibarsızlaştırmış olunmakta, hem de emperyalizme karşı SİSTEM teklifiyle gidemediğin FİKİR bakımından ‘elinin ve cebinin boş oluşu’ sebebiyle antiemperyalist mücadele sekteye uğramaktadır. Bu hususta İbda Mimarı’nın şu sözleri meseleyi gayet güzel özetlemektedir: “Sadece karşı çıkmak, belanın çekiciliği gibi onu ters tarafından yaşatmak, daha doğrusu ömrünü uzatmak olur.”
“ÜÇBİN AİLE” KODLU ÇETENİN KİMLİĞİ DEŞİFRE EDİLMELİ, ELİ KOLU BAĞLANMALIDIR
Bir ‘şerefsiz’ furyasıdır başladı; merkezde 3000 kişilik liste var. Tabi bunun aslı ‘3000 aile” olmalı. Çünkü telifi de tesbiti de İbda Mimarı’a ait bu mevzuun orijinali şöyle; “T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukukta bunların çıkarına göre, ekonomi de, siyaset de, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukuku olmadığı yerde devlet değil, çete vardır” (2001 DGM Savunmasından)
Artık kim oldukları meçhul değil! Artık hiçbiri kanımızı emecek, bizi aşağılayacak değil! İsterse boğazın dört tarafını surlarla, dönüşmüş siyasilerle bezesinler; onların kökünü söküp yine İslâm’a düşmanlık eden, Müslümanlara kumpaslar kuran ve Anadolu insanının kanı emen dönmeleri, hainleri, yarasaları, asalakları bulup çıkaracağız. Onlar artık hiç kimseye meçhul değil. Mason dernekleri ile rotary kulüpleri ile, basın yayın şirketleri, fabrikaları, marketleri, otelleri ve yatları ile artık meçhul değil… Nihayetinde izzet ve şeref sahibi her Türk ve Kürt malına, canına, namusuna kasteden bu Yahudi ve Yahudi dönmesi hain zümreden hesap soracaktır, hesap sormalıdır. Nihayetinde o değil midir Türk’ü Kürd’ü Arab’ı aşağılayan ve aşağılatan? Anadolu insanına “sıkmabaş”, “uygarlaşmamış vahşi”, “aptal”, “karnını kaşıyan adam” diyen, Merinos, Migros, Finansbank, Akbank, Yapı Kredi gibi Namaz ibadetine yasak getiren, başörtülüyü hizmetçi olarak bile görmek istemeyen, güzel alımlı kızları boyayıp cilalayıp bir fahişe gibi vitrine yerleştiren, gazetesinde ve tv’sinde her vesile ile fuhşiyatı öven? Anadolu kızlarının fahişeleşmesini alkışlayan sonra geçip kurtarıcı rolleri takınan bu zevat değil midir? Bir gazetesinde Kürd’ü Türk’e kışkırtırken diğer gazetesinde Türk’ü Kürde kışkırtan bu İ.T. sürüsü artıkları değil midir?
Samimi Türk ve Kürt; ülkedeki emperyalizm ve sömürüyü ortadan kaldıracaksa önce bunları imha etmelidir. Birbirlerini yemeyi bırakıp biran önce samimi olarak bu cepheye karşı harekete geçmelidirler. Yoksa binlerce Türk ve Kürt gencinin kanı oluk oluk akmaya devam ederken boğaza kurulmuş bu iblisler Türk’ün ve Kürd’ün birbirini kırmasını şampanyalarını yudumlayarak keyifle seyretmeye devam edecektir.
İŞGAL ÜSLERİ DERHAL BOŞALTILMALIDIR
Müslümanları katletmenin modern yolu; markalaştır, şeytanlaştır ve bilhassa Müslümanların gözünde itibarsızlaştır, sonra git elini kolunu sallaya sallaya bu marka altında Müslüman öldür, Müslüman kızlara tecavüz et, Müslüman şehirleri harabeye çevir. İtiraz edeni ‘şeytanlaştırdığın marka’ ile teşhir et, baskı altına al. Evet, şeytana bile pabucunu ters giydiren bir zulüm ve işkence… Tüm bunlara karşı çıkmayan, bu katliamları şu veya bu şekilde meşrulaştıran herkes bu zulme ortaktır. Mensubu kalmamış büyük Mezhep İmamlarımızdan Süfyanı Sevri Hazretlerine biri gelir; “Efendim, ben bir zalimin zulmüne ortak oldum.” Süfyani Sevrî Hz.leri “Ortak olmak için ne yaptın?”, “Ben falan zalim valinin terzisiyim” deyince, Süfyanı Sevri Hz.leri “Hayır, bilakis sen zalimin ta kendisi oldun. Biliyor musun zulme ortak olan kimdir? Sana düğme satan” Evet! Herkes hesabı buna göre yapmalı, nefsini buna göre hesaba çekmeli.
Kim ne derse desin; ölen Müslüman, öldüren kâfir oldukça hangi mezhepten olursa olsun bütün Müslümanlar zan ve vebal altındadırlar. ‘İŞİD’miş! Ölen bütün Irak halkıdır, öldürülen bütün Irak halkıdır. ABD’nin İncirlik üssünden kalkan uçakları küffarı bombalamıyor; Müslüman evleri, Müslüman şehirleri, Müslüman sokakları bombalıyor. Binlerce kilometre uzaktan Müslüman öldürmeye gelen ABD haklı ama falan ülkeden gelen üç beş Müslüman genç haksız. Yok, sakalı böyleymiş, yok kafa kesmişlermiş, yok şunu yapmışlarmış! Domuzluğun lüzumu yok; ABD burada uçaklardan kek çörek mi atıyor? Ebu Gureyb Cezaevi fotoğrafları hala hatıralardan çıkmamışken bu iblisleşmenin anlamı ne? Müslümana düşen vazife; her nerede ABD-İsrail NATO üssü varsa ona karşı çıkmak ve ülke sınırları içerisinde istememektir. Peki, nerededir bu üsler ve ne kadardır?
ABD’nin yaklaşık 300 askeri üssünden 70’ten fazlası ülke dışında. Amerikan Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’nin Avrupa’da 109-134 bin, Asya ve Pasifik’te 90 bin personeli göreve yapıyor. Körfez’de ise 23 bin personeli var.
İncirlik Hava Üssü NATO'nun ülkemizdeki en önemli üssüdür. İncirlik’teki Türk Hava Üssü NATO ve ABD’nin Orta Doğu’ya yönelik güç projeksiyonu için son derece önemli bir üs olmuştur. Ülkemizde bilinen ve görünür planda olan bazı NATO işgal üsleri şunlardır:
 Afyonkarahisar askeri havalimanı Şile üssü,  Muğla Aksaz Deniz Üssü, Balıkesir 9. Hava Jet Üssü, Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı, İncirlik Hava Üssü ve ayrıca Ankara-Ahlatlıbel, Amasya-Merzifon, Bartın, Çanakkale, Diyarbakır-Pirinçlik, Eskişehir, İzmir-Bornova, İzmit, Kütahya, Lüleburgaz, Sivas-Şarkışla, İskenderun, Ordu-Perşembe, Rize-Pazar, Erzurum, Van-Pirreşit ve Mardin'de NATO'ya bağlı Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezleri (CAOC6) bulunmaktadır. Elbette üsler sadece bunlar değildir. Bunların dışında gizli saklı onlarca ABD üssü-karakolu vardır. Bu mevzuda Irak'taki Ebu Gureyb Hapishanesi'nde Amerikalı askerlerin Iraklı mahkûmlara yaptığı işkenceleri ortaya çıkaran isim Seymour Hersh kendisiyle yapılan 2008 tarihli bir röportajda bakın ne diyor;
“Türkiye hem ABD hem de İsrail için çok önemli. Washington ve Tel Aviv TSK ile çok yakın koordinasyon içinde. Türk askerine özel bir önem veriliyor. ABD'nin Türkiye'de mevcudiyeti resmen açıklanmamış üsleri var. Bir takım gizli anlaşmalar çerçevesinde istihbarat paylaşılıyor ve Amerikan özel kuvvetlerinin operasyonlarına olanak sağlanıyor.
Bahsettiğiniz üsler nerede?
Sınırlarınıza yakın. Irak sınırına, Suriye sınırına yakın yerlerdeler.
Ne zamandan beri varlar?
Soğuk savaş zamanında kurulmuş olanları var. Uzun zamandan beri iki ülke arasında tam detayları açıklanmayan askeri işbirliği var.”
“KÜRT MESELESİ” “KÜRD’ÜN MESELESİ NE OLMALIDIR”A İNKILÂB ETMELİDİR
“Kürt Meselesi” diye kördüğüm haline gelen, getirilen mesele Batıcı, Kemalist ve Marksist dil baskısından ve bu dilin getirdiği ucuz polemiklerden bir an önce arındırılmalı ve olması gereken istikamete “Kürd’ün meselesi ne olmalıdır?’a çevrilmelidir. Yoksa kelimelerin manasını yitirdiği, 50 -100 kelimeyle konuşulup onlarca kişinin öldürüldüğü bir süreçten geçiyoruz, ki bunun sonu birkaç kelimeden binlerce kişinin yavaş yavaş ölmesi demek… Bu manada hali hazırda kalıntıları varolan ırkçı ve faşist bir dil kullanarak bölge halkını aşağılayan, onların ötekileştirilmesini kolaylaştıran, içlerinde zaten büyümeye meyyal nefreti yangına dönüştüren asker ve poliste ırkçı faşizan dil kullananlar sert bir şekilde cezalandırılmalıdır. Klasik Kemalist jargonla bölge halkını dışlayıcı, aşağılayıcı söz ve söylemleri bilhassa ‘Sosyal Medya’da kullananlar hukuki takibe tabi tutulmalı ve çok ciddi bir psikolojik tedaviden geçirilmelidir.
Kürtler, “Batıcı Kemalist Cunta”nın, dönmeler iktidarının Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtadaki mirasını reddettiği gün kendini ‘sorun’un içinde bulmuştur. Sadece Kürtler değil Türkler, Arablar, Arnavutlar, Çeçenler, Afganlar vs. Bugün Türk ve Kürtler üzerine söz sahibi olan iktidarlar yahud kuvvetler, emperyalist kucağa oturma hazzını tatmak ve sırası gelen oturuyor mantığı içerisinde emperyalizmin erketesi olmak peşinde iseler, bilmeleri gereken tek şek şey şudur: Kürt de, Türk de, Arab da mayasını İslâm’dan alır ve hepsi hem Batı ve hem Farisî düşmanıdırlar. Bu işbirliği bir müddet devam etse bile sahte kahramanlar kısa sürede çöp sepetine atılacaktır. Güncel mevzular –dikkat edilirse- aynı havadadır. Bölgeye kurulmak isteyen güçler –Türk’ü ve Kürt’ü- ikisine etkisiz kılmak için her çeşit hileye ve taktiğe başvurmaktadır. İran ve Batı; her ikisinin de milyonlarca Müslümanın kanına mal olmuş katliamları halen sürmektedir. Çünkü Batı ve Yahudi ile Türk ve Kürdün kan davası devam etmektedir. Bu manada Selahaddin Eyyubi, Yavuz Sultan Selim, İdrisî Bitlisî sembol-remz şahsiyetlerimizdir.
28 ŞUBAT MAĞDURU MAHKÛMLAR SERBEST BIRAKILMALIDIR
Şu veya bu bahaneyle ‘brifingli yargı’ tarafından esir alınmış 28 Şubat darbesinin mağduru tüm mahkûmlar kendilerinden kamuoyunda özür dilenerek ve kaybedilmiş tüm hakları iade edilerek serbest bırakılmalıdır. Bunun neticesi geniş halk kitlelerini arkasına almak demektir. Kaldı ki açılım bahanesi ile kundakçıdan katile bir sürü farklı siyasi gruplar hiç yargılanmaya bile gerek duyulmadan serbest bırakılmıştır. Birçok kişinin bir bildiri dağıttığı, falan yerde toplu olarak Kur’an-ı Kerim okuduğu vb saçma sapan sebeplerden onlarca yıldır cezaevlerinde olması akıl alır gibi değil. Çünkü esir alınan bu vatandaşların hiçbiri vatanına zerre miktarı sırtını dönmez ve dönmemiştir de. Hal böyleyken 28 Şubat zulmünü devam ettirir gibi ‘brifingli yargı’ tarafından esir alınmış bu müslümanları serbest bırakmamanın bedeli bereketsizlik ve ihanetlerle dolu bir kumpas olur ki hiçbir mazlum Müslüman dönüp kendilerine başkalarının emriyle zulmeden bu zevatın yüzüne bakmaz bile. Misallerini FETÖ mensuplarında gördük; dünün hacıları, hocaları, ağabeyleri bugünün hainleri, şerlileri, dönekleri…
KÜLTÜR VE SANAT İNKILÂBININ ÖNÜ AYASOFYA İLE AÇILMALIDIR
ABD, İsrail ve İngiltere üçlüsünün başını çektiği çokuluslu terör ve yağma şebekesinin İslâm coğrafyasında gerçekleştirdiği katliamların haddi hesabı yok… Her gün yüzlerce insan ölüyor, binlerce yuva yıkılıyor, onlarca şehir bir gün içinde tonlarca bomba ile harabeye dönüştürülüyor… Şöyle bir haritaya bakın; akan kan hangi coğrafyada akıyor ve bu kanı kimler böylesine akıtıyor? Savaş Batı’nın çıkarları için doğuda sürüyor, batının işgal edip sömürmek istediği topraklarda işgalcilere karşı direnen gerçek vatanseverler ‘terörist diye öldürülüyor. Madem bu kadar açık ve aleni bir işgal ve sömürü var… Bugün iktidar bir vesileyle gelmiş olanlar neden İslam coğrafyasında bu kanın durması için ve yine başta Anadolu olmak üzere neden Müslümanların bağımsızlığı için mücadele etmez ve bunun gereğini yapmaz. İşte bu sebepledir ki; şartlar Ayasofya’nın açılması için hiç bu kadar uygun olmadı. Bütün Anadolu’ya ve bütün antiemperyalist güçlere düşen görev şudur ki; eğer hakikaten insanımızın özgürlüğünü, vatanımızın bağımsızlığını, toprağımızın ve denizlerimizin sömürülmemesini istiyorlarsa, canhıraş bir şekilde “Ayasofya Açılmalıdır!” diye seslerini yükseltmelidirler. Yoksa ne bağımsızlığınız, ne özgürlüğünüz ne antiemperyalist oluşunuz bir anlam ifade etmez. Kumandan’ın deyişiyle “Senaryosunu Büyük Doğu-İbda’nın yazdığı inkılâb davasına nisbetle Ayasofya, bir remz, bir kurtuluş remzidir... Mânâda böyle bir mekân!..” (Tilki Günlüğü-3, s.166) (…) “Ayasofya hakkında, gayet muntazam cümlelerle, onun her şeyden önce bir bağımsızlık davası olduğunu, bağımsız olup olmadığımızı simgelediğini söylüyorum!..” (Tilki Günlüğü-3, s.290)
DEVRİMCİ SOL ANADOLU İNSANINA DÜŞMANLIĞI BIRAKMALIDIR
Dergimizin birkaç hafta önceki sayımızda açıkça vurguladığımız üzere bizim gerçek ve samimi antiemperyalist solla, halkının dinine, kültürüne düşmanlık etmeyen bir solla bir alıp veremediğimiz yoktur. Aksine ABD-İsrail gibi halkları birbirine düşüren, gençleri birbirine kırdıran emperyalistlere karşı “ortak düşman ortak hedef” birlikteliğimiz vardır. Bu manada Anadolu insanına değil de ABD, İsrail ve İngiltere gibi emperyalist hedeflere yönelik her teşebbüs bizce makbuldür. Bundaki mana ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ Makyavelizm’inden çok öte, ‘köklerimizden gelen muhabbet ve kardeşlik’ duygusu ile doludur. Solun hedefi ABD-İsrail’in gizli veya açık işgal merkezleri olduğu sürece sorun yok. Sol bu manada Mahir Çayanların, Deniz Gezmişlerin yoluna iyi bakmalıdır.
Dergimizin önceki sayısından hatırlatalım: Tarih 25 Aralık 1970. Bu tarihe özel dikkat. Deniz’lerin kurduğu THKO’nun hedefinde ilk olarak Ankara’daki ABD Büyükelçiliği var; ardından ABD Ordusu’na bağlı çalışan Tuslog’lar. Bu emperyalist yuvalar kimi bombalanır kimi kurşunlanır. Sonra Ankara’da Deniz Gezmiş ve ekibi Balgat’taki Amerikan üssünü basarak Amerikan silahlarına el koyar ve Amerikalı çavuş Finley rehin alınır. Hiç vakit kaybetmeden hedef yine bir NATO üssüdür ve bu defa Gölbaşı’nda NATO Üssü’nde görevli dört Amerikan askeri içinde bulundukları otomobil durdurularak rehin alınır. Ancak bu rehin alama operasyonundan sonra Deniz gezmiş ve arkadaşları esir düşer. İdamla yargılanma başlar. Denizlere verilecek idamı engellemek isteyen THKO, Adıyaman Nurhak’taki Amerikan üssüne saldırı düzenler ancak pusuya düşürülen örgüt mensuplarının birçoğu oracıkta öldürülür.
Dedik ya 25 Aralık 1970’tarihine özel dikkat edin diye. Çünkü aynı tarihte Mahir Çayan’ın başını çektiği örgüt THKP-C’nin hedefinde Ankara’daki Fransız Büyükelçilik var ve bombalanır. Bu ilk eylemin ardından bu arada 12 Mart darbesi olmuş lâkin Mahir Çayan ve ekibi uslanmaksızın emperyalizme karşı saldırılarına devam etmişlerdir. Bu defa hedeflerinde Siyonist Yahudi vardır ve İsrail Başkonsolosunu kaçırırlar. Gaye İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom karşılığında Deniz Gezmiş ve birçok Marksist devrimcinin hapisten salıverilmesi. Ancak beklenen gerçekleşmez. Mahir Çayan ve ekibi Siyonist başkonsolosu infaz eder. Bu rehin alma operasyonu ile istediklerini alamayan Mahir Çayan, Deniz Gezmişin ekibini de yanına alarak ortak bir operasyon düzenler ve Ünye’deki NATO’ya ait radar üssü’ne girerek üç İngiliz askeri (Charles Turner, Gordon Banner ve John Stuart Law) sağ ele geçirir ve Kızıldere’ye götürür. Kızıldere’de kuşatma altında kalan Mahir Çayan İngilizleri infaz eder. Ancak bu infazla birlikte kuşatma altında kalan Mahir Çayan ve ekibi (Bugün LBGT’lilerin yanında yer alan Ertuğrul Kürkçü hariç) hepsi MİT ve polis tarafından öldürülür.
Mahir Çayan’ın böylesine güçlü bir gaye ve motivasyon ile hareket etmesinin izlerine günümüzde ‘Toplu Yazıları’ olarak neşredilmiş eserinde rastlamaktayız. «Çayan’a göre Türkiye ‘gizli işgal’ altındadır. Bir başka deyişle “...ülkemiz yarı işgal altındadır. Bu nedenle İkinci bir Milli Kurtuluş Savaşı vermemiz gerekiyor.” (s.28) Amaç ise, “Emperyalizmin işgali altındaki ülkemizde...” (s.76) mücadele vererek “Milli demokrasiye sahip, bağımsız Türkiye’yi kurmak”tır (s.31).»
Nihai sözümüz İbda Mimarı’nın deyişiyle şu; “Evrensel ilkeler palavrasını bir tarafa bırakalım, evrensel ilkeler diye bir şey yok! Yeni Dünya Düzeni kurulacaksa, biz de diyoruz ki; buradan başlasın” (29 Kasım. Adalet Mutlak’a Konferansı)
Baran Dergisi 448. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.