İdealimizi kaybettiğimiz, yani neresinden baksak asgarî 500 yıldan beri emekli olmuş devlet memuru gibi bir köşeden dünyayı/hayatı izleyen milletimiz, Amerika-İsrail destekli FETÖ istihbarat örgütünün TSK içine sızmış unsurlarının dinimize, milletimize, vatanımıza ve devletimize karşı başlattığı darbe girişimi karşısında üzerindeki ölü toprağını nihayet silkeledi ve doğruldu. Bu doğruluştan kaynaklanan ilk hengâme dahî, senelerdir sırtımızda asalak gibi yaşayan ve nihayetinde canımıza kast edecek kadar arsızlaşan dış düşmanların ve iç ihanet şebekelerinin az da olmayan bir kısmının üzerimizden dökülmesinin vesilesi oldu. Bu doğruluş sonrasında, milletimiz, yeniden gençleşmenin sırrına ererken, sanki hayata gözünü yeni açmışçasına, kopan ilk hengâmenin ardından daha evine bile gitmeden, meydanlardan hızlı bir şekilde “biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz, sonumuz ne olacak” sorularını sorarak, yeni bir hayata adım attı.
Sömürülmekten, güdülmekten, her işine karışılmasından, bağımlılıktan, aczden, kandırılmaktan, ruh kökümüzün kurutulmaya çalışılmasından bıkmış; milletimizin her kesiminden namuslu, onurlu, izzetli olanların beklediği halk ihtilâli, darbe girişimcilerinin ve onları kullanan yabancıların amacının aksine hizmet etmesi neticesinde nihayet gerçekleşti. Türkiye’deki müesseselere Lozan’dan beri yapılan sızma, 15 Temmuz tarihinde milletimiz tarafından püskürtülmüş ve milletimiz bunu net olarak ortaya koymuştur. Bu millet, 15’ini 16’ya bağlayan gece er meydanında yazdığı destan ile her şeyin en iyisini hak ettiğini bir kez daha isbat etmiştir ve artık taleblerinin önünde durmanın da mümkünü yoktur. Öyleyse, bir yandan sızmaları temizleyecek ve artçı kalkışmaları tepeleyecek olan tedbirler sürerken, milletimizin arzuladığı inkılâbın temel maddelerine kısaca bir bakalım.
 
İnkılâb: Evvelâ Ruh ve İdeal
- Bir kere en başta bir ruha ihtiyacımız var. Cemiyet ve cemiyetimizin meydana getirdiği müesseselerin bedenlerine canlılık katacak bir ruha. Elinde ruh olduktan sonra ona beden giydirmek kolay; fakat elinde ruh yoksa, en alâ bedene sahip olsan ne fayda...

Batılılaşma hareketlerinin başladığı Tanzimat’tan beri, Batı’nın sahip olduğu kalıp dehasının ışıltısına kendimizi kaptırdık. Oysa ki onların sahibi olduğu kalıp dehasının verimlerini canlandıracak hayat usaresine biz sahiptik. Bu ışıltı peşinde savrulurken, canlılık kaynağımız ruh kökümüzden gelen öz suyu da kesiliverdi ve bugünün manzarası doğdu. Biz ruhumuzdan uzaklaşıp her gün ölüme bir adım daha yaklaşırken, uzuvlarımız olan İslâm Âlemi’nin geri kalanından can çoktan çekilmişti. Bölgenin hâli ortada.

Neyse ki Müslüman milletimiz sönmeye yüz tutmuş ruh kıvılcımını yeniden tutuşturmayı bildi de, Anadolu’yu Batılı Efendilerinin emri ve iştirakiyle işgâl etmeyi planlayan tam teşekküllü darbecileri püskürtmesini bildi. Dikkat ettiyseniz, senelerin “Hezimet” Hareketi’nin lideri olan Fettoş, 25 Temmuz 2016 tarihli New York Times gazetesi için kaleme aldığı makalede “beni Türkiye’ye teslim etmeyin, ben ve arkadaşlarım Batı için yararlıyız” diye yaltaklanırken, senelerdir kime hizmet ettiğini ve ettiklerini de açıkça dillendirmiş oldu.

Milletimiz, yedi düvelin ortaklaşa planladığı, bürokrasi ve kolluk güçlerine sızmış iç ihanet şebekeleri eliyle uygulandığı bu planı nasıl bir ruh ile bertaraf etti?

Anadolu’nun, Türkiye Cumhuriyeti döneminde Lozan’dan beri içine sızılmaktan süzgece döndürülmüş devleti eliyle kurutulmaya çalışılan ruh kökü İslâm’dır. Şehidlerin aileleri ve gazilerin beyanatlarını hepimiz izledik. Hapsinin ağzında sanki öncesinde anlaşılmışçasına aynı nakarat; “Allah rızası için gitti”, “memleketi gavurdan beter bu hainlere bırakmamak için gitti” ve gazilerimizin yaş ve cinsiyet ayrımı olmaksızın istisnasız dillerinden dökülen şu ifâde; “ Allah rızası için yine olsa yine gider, yine yaparım!” Allah hepsinden razı olsun.

İnsan ancak inandığı uğruna canını verebilir. Bu inanç mihrakı, aşkın/mutlak bir varlık olmadığında yahut bu mutlak varlığın gönderdiklerine yönelik anlayış “sapkın” olduğunda ortaya çıkan manzara FETÖ ve IŞİD’e bakıldığında ayan beyan ortada. “Mutlak Fikir” olarak İslâm ve ona yaklaşan kâinat muhasebesini yapmış, sistemli bir şekilde örgüleştirilmiş olan İslâm’a Muhatab Anlayış’ın artık hayatımıza hâkim kılınması zarurettir.

A Haber’de 15 Temmuz’da yaşanan hadiseleri anlatan bir klip dönüyor. “Korkma!” diye başlıyor ve “Korkuttular!” diye devam ediyor. Aynen burada söylendiği gibi devlet müessesesi içinde bürokratik oligarşi kuran ve sermayeyi elinde tutan bir zümre, senelerdir bu ülkede sanki öcüymüş gibi İslâm ile korkutuluyor ve kendi diktiği korkuluktan korkuyor. Korkmayalım! İnsan, tecrübe edip sıkıntısını çektiklerinden veya bilmediği, tanımadığı şeylerden korkar.

Hakkın hukukun gözetildiği adaletli bir hukuk düzeni içinde yaşamak istemiyor muyuz?

Herkesin hakkı kadar kazandığı bir düzende yaşamak istemiyor muyuz?

Şahsiyetli bir devletimiz ve milletimiz olsun istemiyor muyuz?

Huzur ve refah içinde yaşamak istemiyor muyuz?

Namuslu, ahlâklı, faziletleri öne alıcı bir hayat tarzı istemiyor muyuz?

Sömürüye müsaade edilmeyen bir düzen istemiyor muyuz?

Kapıları 25 kere kilitlemek zorunda kalmadan korkusuzca uyumak istemiyor muyuz?

Ailemizin ırzından, namusundan, emniyetinden emin olmak, uyuşturucu ve alkol gibi belâlardan uzak olduğunu bilerek yaşamak istemiyor muyuz?

Şahıslar üstü, mutlak bir varlığın emri istikâmetinde sevk ve idare edilmek istemiyor muyuz?

Allah’ı kabul edip de onun Resûlullah (SAV) vasıtasıyla gönderdiği, başta Sahabe-i Kiram efendilerimiz olmak üzere nesiller boyunca dosdoğru bir şekilde taşınıp uygulanmış ve Anadolu’nun hamurunu yoğurmuş dinini red mi ediyoruz? Güneşi kabul edip ışığını kabul etmiyor muyuz?

Bugüne kadar peşinde hüviyetimizi kaybettiğimiz kalıp dehasına ruh katarak, her planda terakki etsek fena mı?

Karşılıklı saygı, sevgi, güven, paylaşma hislerinin hâkim olduğu bir cemiyet inşâ edilse ziyan mı ederiz?

Marksizm, sosyalizm, komünizm, liberalizm, kapitalizm ile bu olmuyor işte. Senelerdir denenen bu nizamların hepsi zaten toplam olarak içinde bulunduğumuz buhranın kaynaklarından değil mi? “Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz, sonumuz ne olacak?” suallerine tezatsız cevab verebilen İslâm’a Muhatab Anlayış’tan başka bir ideolocya varsa, buyrun, o da olur; fakat eğer ki yoksa, az evvel sıraladığımız şekilde bir hayat sürmenin karşılığında sizin et teşhir eder halde dolaşmak, sokaklarda içki içmek, uçkur peşinde koşmak vesair arsızlığınızın hiç ama hiçbir ehemmiyeti olmadığını bizzat sizin de itiraf etmeniz gerekmez mi? Zaten gayr-ı müslimler İslâm’ın şahıslara yönelik emirlerine uymak zorunda da değiller. Tabiî Müslüman ise uyacak.

İslâm’ı öcü gibi görüp de gösterenlere sesleniyoruz: Azınlığın çoğunluğa tahakküm ettiği mevcut rejimin sürdürülemez olduğunu, ister kabul edin ister etmeyin bu memleketin “Müslüman” kimliğinden, halkının İslâm’a bağlılığından dolayı zaten cümle dünya egemeninin hedefinde olduğunu, bu parçalanmışlık hali devam ederse memleketi büyük bir iç kargaşanın beklediğini görmez misiniz? Dedik ya, korkmayın! Senelerdir çeşitli iğrenç vitrinlerde size “İslâm” diye lanse edilmeye çalışılan dinin İslâm’la alâkası yok!

“Her şeyi alenen yapma” diye bir hürriyetin dünyanın hiçbir yerinde olmadığını, fuhuş ve içki hürriyeti diye bir haktan bahsedilemeyeceğini anlamanın vakti gelmedi mi? Zaten başımıza ne geliyorsa bu sapkınlıklar peşinde geliyor ve başarısızlıklarımızın altında da bu sapkınlıklar peşinde sarf ettiğimiz eforu esaslı meselelere sarf edemememiz yatıyor.

Cemiyet meydanında yapmadığın, cemiyete sirayet ettirmediğin sürece ne halt yersen ye, kime ne?

Devlet-i Aliyye’de gayr-ı müslimlerin bir sorunu var mıydı? Tam aksine can, mal ve namuslarının teminatı bizzat Müslümanlardı. Yoksa Osmanlı’da cumhuriyete kadar varlığını sürdüren bu kadar Hristiyan gökten mi geldi? Aynı şeyi Aleviler için de söyleyebiliriz: Sizi Dersim’de katleden İslâm idaresi miydi? Yüzlerce yıl Müslümanlarla iç içe yaşadınız. Eğer Osmanlı bir İslâm devleti olarak sizi yok etmek isteseydi, bu güne en ufak bir iziniz kalır mıydı? Hayır, gerçek bir Müslüman, gerçek bir İslâm idaresi zulmetmez. Kanunlara uyulduğu sürece herkesin can, namus ve mal emniyeti İslâm devletinin boynunun borcudur.

Gerçek bir İslâm devleti, vatandaşları arasında hukuk yönünden ayrım gözetmez; ayrımcılığa müsaade etmez.

- İkinci olarak ideal… Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Başyücelik Devleti” adlı eserinde verdiği misalden yola çıkarak ideal sahibinin kim olduğuyla başlayalım; “bir subayın mareşal, bir tüccarın milyoner olmak ihtiras ve gayesi ideal değildir; fakat o subayın hayalinde bir Altun Ordu” nizamı yaşıyor ve o tüccarın emelinde içtimâî bir davanın harcına sarf edilecek bir servet fikri hüküm sürüyorsa, bu tiplerden ikisi de ideal sahibidir.” Peki, milyonerlik ihtirasıyla, içtimâî bir davanın harcına sarf edilecek bir servet fikrini birbirinden ayıran yani ideal olan ile ideal olmayanı ayırd eden şey ne?

Bir kere en temel de “iyi, doğru ve güzel” ölçüsüne ihtiyacımız var ki, neyin iyi, neyin doğru ve neyin güzel olduğunu bilelim. Ondan sonra bu ölçüler manzumesini temel alarak bina edilmiş bir kültür... Bu kültürden doğan ahlâk ve ahlâkın fikri ileriye zuhur ettirmesinde kendisine biçtiği ufuk olarak ideal. Tabiî şartlar içinde bir millet kendi kültürü ve ahlâkı ile rahatlıkla idealist olabilir; fakat bizim milletimizin senelerdir devlet eliyle tahrib edilmeye, ruh kökü kurutulmaya çalışılan kültürü ve ahlâkından elde kalan posa dolayısıyla ideal değil menfaat peşindeyiz. Dolayısıyla oligarşilerin doğduğu, sömürü, adaletsizlik ve istismar kapılarının ardına kadar açıldığı bir rejim anlayışı hasıl oluyor. FETÖ’nün devlet müesseselerine sızmak için kullandığı şeyler adaletsizlik, sömürü düzeni ve istismar değil mi? Demek ki ideal sahibi olmaya ve ulvî idealler peşinde koşacak bir ahlâka bürünmeye ihtiyacımız var. Aksi taktirde bugün FETÖ belasıyla nasıl uğraşıyorsak, yarın bir başka belâ ile uğraşmak zorunda kalırız.

İbda Hikemiyâtı’ndan öğrendiğimiz üzere; 600 küsur yıllık İslâmî devlet idaremizde tam mânâsıyla idealist devremiz 250 seneyi geçmez ve ondan sonra başımıza ne gelmişse bu cezbenin kaybı sebebine bağlanabilir.

Ve yine aynı kaynaktan öğrendiğimiz gibi; siyasî, idarî, içtimâî, iktisadî, harsî, terbiyevî, fennî, ilmî, inzibatî, ahlâkî ne kadar dava varsa “elan hamle” kudretini ideal cezbesinden alır ve hiçbir iş şubesi onsuz, ileriye tek adım atamaz.
 
***
 
Bir yandan ihtilâl sürüyor... İnkılâbı konuşmaya devam ederiz... 7 Şubat 2012 tarihinde MİT’e yönelik olarak Fettoşun yargı bürokrasisi içine sızmış unsurlarınca başlatılan, başarısız oldukça dozu yükselttikleri ve nihayet bütün bir milletin canına kast etmek niyetiyle saldırdıkları ve bertaraf ettiğimiz darbe girişimiyle savaş sürüyor. Bu savaş sona ermeden; Amerika, Batı ve Yahudi konsorsiyumuna hizmet için bu topraklarda yarışan iç ihanet şebekesi Fettuşîlerin ve onlarla aynı delikten dökülen diğer ifrazatların savaşma iradesi kırılıncaya dek, bu ihtilâl kesintisiz sürecek. Mutlaka çıtayı daha da yükseltecekler, daha şiddetli gelecekler; fakat her seferinde bertaraf edilecek ve her seferinde içimize uzanan bir elleri daha kesilmiş vaziyette geri dönecekler. Zafer mutlak inananın, iyinin olacak! Derdimiz, arada geçen bu zaman zarfı da heba olmasın ve Müslüman Anadolu İnsanı’nın başlattığı halk ihtilali, özlenen, beklenen ve gözlenen inkılâb ile taçlansın!

Baran Dergisi 498. Sayı