İktisada Giriş


Abdullah Kiracı

Abdullah Kiracı

17 Kasım 2016, 16:04

“İnsanlardaki en temel his nedir?” sorusuna, üzerinde fazla düşünmeden çoğu kişi, “cinsiyet, korku, açlık, aşk” gibi muhtelif cevablar verecektir. Bunlar ilk bakışta insana yanlış görünmüyor. Fakat meseleyi zihnimizde biraz evirip çevirince vardığımız netice, İbda Mimarı’nın önümüze koyduğu “her şey galibine tâbidir” prensibi gereği, ya bunlardan birinin aslî his olması gerektiğidir ya da daha derin ve hepsini kendine bağlayan başka bir tanesinin… Muhtelif dış tesirler karşısında ve farklı haleti ruhiyeler içinde benliğimize hâkim olan hisler değişse de, bu sanki kişinin elbisesini değiştirmesiymiş gibi geliyor bize: Ne kadar elbise değiştirirse değiştirsin, alttaki adam aynıdır. Daha derinlerdeki bir şeyin tezahürleri veya patlayışları olduğunu hissettiğimiz bu geçici hislerden farklı olarak, sürekli bizimle kalan bir duygunun varlığını hissediyor ve doğrusu çoğunlukla da ne olduğunu biliyoruz: Ölümsüzlük arzusu, var olma-var kalma iştiyakı... Bütün insan davranışlarının saikini/muharrik gücünü oluşturan, geri kalan her şeyi kendine nisbetle tanımlatan işte bu histir. Bütün geri kalan hislerin mihrakındaki his… Aslında bu, tüm canlı âlemi için de geçerlidir. Sadece insanlar değil, en küçük bir virüsten devasa balinalara kadar tüm hayatı yönetenin, bu canlıların “hayatta kalma-var kalma” arzuları olduğunu yakinen müşahade etmekteyiz. İşin doğrusu, deneylerden ve kendi şahsî tecrübelerimizden fark ediyoruz ki, basit addettiğimiz madde dahi var kalma yönünde bir direnç sahibidir. Maddenin son raddesinde letafete ve akıl ile tam anlayamadığımız bir mahiyete büründüğü artık genel kabul gören bir hakikat ve bu sebepten, materyalist batıda dahi mevzuunda derinleşmiş zihinler nezdinde, bilhassa atom altı parçacık seviyesinde, artık “salt cansız madde” tabiri pek doğru gözükmüyor. İronik bir ifadeyle, maddecilerin ellerinin arasından madde kayıp gidiyor.

Cansız maddede dahi var olan bu “varlık hırsı” nereden geliyor sorusuna kimi kendince cevab veriyor, kimi soruyu geçiştiriyor. İbda Hikemiyatı ise bu soruya “Mutlak Varlık Allah’tan” karşılığını veriyor. Tüm mevcudata şamil varlığını muhafaza/ölümsüz olma iştiyakı, eğer ezelî ve ebedî, mutlak kudret sahibi bir varlık olmazsa izah edilemiyor. “İnançlı” materyalistlerin “bir şekilde olmuş” tarzındaki komik açıklamaları bir tarafa, maddeye atfettikleri vasıfların (ezelîlik, ebedîlik, doğrudan olmasa bile dolaylı yoldan kudretinde sınır olmaması) aslında onların neyi kendilerine göre “Mutlak Varlık” aldıklarını göstermeye kâfidir. Madde-anti madde, enerji-karanlık enerji, karanlık madde gibi yeni nitelemelere konu olan, derinleştikçe kaybolan ve işin doğrusu, yukarıda da belirttiğimiz üzere, mahiyeti tam kavranılamayan “madde”nin, rasyonaliteyi şiar edinmiş ve aklen açıklanmayanı kabul etmeyen maddeciler nazarındaki pozisyonu, bir kulun karşısındaki “tanrı”dan başka bir şey değil... Yukarıda niçin “inançlı materyalist” tabirini kullandığımız herhalde anlaşılmıştır. Bu “tanrı”, deist, yani kulların işlerine karışmayan, amir olmayan bir tanrı; çok sevdikleri bir tabirle “kör saatçi”… Ama mecburen aklî izahı ve dolayısıyla bilimi kutsayan bu kesim, “tanrılarının” niye var olduğu meselesini halledemediği gibi, bu tanrının bütün bu varlığı, hele ki insan gibi bu düzende anlamsız, uzlaşıcı olmayan, yıkıcı bir canlıyı niçin “yarattığını” anlayıp açıklayacak gibi durmuyorlar. Her izah teşebbüsleri, kendi açmazını beraberinde getiriyor. Bu yüzden izahtan vazgeçip, bir mü’min gibi kutsamaya başlıyorlar. Biraz daha derinlemesine baktığımızda, asıl kutsayıp tapındıkları şeyin çevrelerinde değil de kendi içlerinde olduğunu, kendi nefsleri/egoları olduğunu görüyoruz. Egoları karşısında içten içe kendilerinin de çoğunlukla ayırdımına varamadıkları büyük bir “huşu” duyuyorlar. Tanrı’yı tahtından kaldırıp, materyalizm kisvesi altında kendileri güzelce kuruluyorlar o tahta…

Bugünün dünyasında mütehakkim görüş materyalist-egoist tıynetli; tıpkı dogmatik bir din gibi dayatılan “bilimsel bilgi”nin tüm beşeriyeti cenderesine alarak kendisine benzetmeye çalıştığı, geçmişi insanlık tarihi ile yaşıt nebevî hikmet menşeili bilginin bu vaziyetten azade olmadığı da bir hakikat... Fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp, felsefe gibi kadim ilimlerin modern bilim eliyle onlarca alt şubeye bölündüğü son iki asırda ortaya çıkan manzara, aslında, bu gün küçümseyerek hikâye edilen geçmiş medeniyetlerin bilgi temin ve dağıtım sisteminden hiç de farklı değil; tek farkı, Mevlüt Koç’un çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi, o zaman bilgi tekelini elinde tutan tapınaktaki rahiplerin yerini üniversitelerdeki akademisyenlerin alması… Tanrı adına konuşan ve dolayısıyla bu süreçte kendileri tabulaşan/tanrılaşan bu akademik ruhban sınıfı, hayatın tüm şubelerini hâkimiyetleri altına almak arzusundan da geri durmuyorlar. Madem artık kuralları tanrı değil de onlar koyabiliyor, niye kendi korkutucu hayal dünyalarının gereğini yapmasınlar? Hakiki “aşkın/müteâl olanı”, yeniden tanımladıkları gerçekler dünyasının dışına atarak bilimsel dogmatizmi aşkın-tabu hale getirmekte, böylece tanımını kendilerinin yapmadıkları önceki hakikat düzeninden kurtulmaktadırlar. Bunun yerine kendi tanımladıkları hakikatleri ya da hakikatin kendi tanımladıkları versiyonlarını dayatmaktadırlar. Hiçbir insanî müessese bu saldırıdan emin değildir. Din ve ahlâk ise bu saldırının aslî hedefleridir. Onlar neyi diyorsa, doğru odur.

Dünyaya gelen her insan evladının dil ve şuur yoluyla ferd olduğu, dilin ve şuurun da son tahlilde bilgilenme anlamına geldiği göz önüne alındığında, insanî oluşun bilgiden ibaret bulunduğunu söylemek çok iddialı bir ifade olmayacaktır. “Her şeyden önce kelam vardı” meselesi… Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, bilgiyi tanımlama tekelini elinde tutan, bütün insanlığı idare edecektir. Bu şeylerin yeniden ve yeniden tanımlamasına muhatab insanların bunu istemelerinin ya da farkında olmalarının bir ehemmiyeti de yoktur. Bir bütün halinde batı biliminin hedefi işte budur: Bilgi tarif tekelini elinde tutmak ve ne olursa olsun onu bırakmamak… Rönesans sonrası sanat ve felsefede yaşanan sıçrayışı müsbet bilimlerdeki ilerlemenin takibi ve nihayet maddeyi makine içinde tahakküm altına almanın getirdiği fizikî ve dolayısıyla psikolojik üstünlük, Batılılara her “şeyi” yeniden tanımlamak suretiyle tüm insanlık hafıza ve istikbalini belirleme imkânı verdi. Buna engel gördükleri her tezahürü imha teşebbüsünden ibaret bu sürecin sonunda geldiğimiz nokta, maddeten ve manen yıkımın eşiğindeki bir dünya olarak meydanda…

Bu tanımlamalardan nasibini almayan yoktur: Tarih, fizik, kimya, coğrafya, tıb, matematik, felsefe ve mantık gibi eski ilimlerin yanı sıra önceleri bilhassa tıb ve felsefenin içine gömülü sosyoloji, psikoloji, biyoloji, antropoloji, iktisat vb. yeni bilim dalları bu yeniden tanımlamanın konusu olmuşlardır. Sayıları yüzlerle ifade edilen müsbet ve sosyal bilim dallarının çoğu bu zamanın ürünüdürler. Hâkim olan onlar olduğundan, kuralı da onlar koymaktadırlar.

Esasında bir bütün olan ve parçalanmayı kabul etmeyen ferdî ve içtimaî insan hayatı, bu yeni dönemde farklı bölümler halinde tasnif olunmuş ve her bir bölüm birbirine yabancılaşmıştır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki, bu parçalanma İbda Mimarı’nın “şekil olmadan mânâlar tecelliye gelmez” ifadesinin maiyetinden çıkan “şeklin belli bir formunun olması gerekir” hakikatine gelip çatmıştır. Diğer bir ifadeyle, Batı medeniyeti dünyanın ve insanoğlunun fizik âlemdeki “fıtrat duvarına” çarpmıştır. Bu, bir kediyi ne kadar fare biçiminde tanımlarsanız tanımlayın, o şeyin kedi olduğu hakikatinin değişmeyeceği demektir; hakikatle/mânâyla illiyet bağı kopan bilgi illüzyonlarının nihayetinde sihirbazların Hz. Musa’nın “asası” tarafından yutulan sahte yılanlarından başka bir şey olamayacağıdır. Elbette Batı medeniyetinin girdiği bu çıkmaz yol, yukarıda ifade ettiğimiz “şekil ve mânâ” irtibatının zaruri neticesi olarak mutlak-aşkın bir fikrin gerekliliğine çıkmaktadır. İbda’nın temel tarih tezi halinde “peygamberler olmasaydı medeniyet ol(a)mazdı” meselesi…

Bu sayımızdan itibaren yeni bir yazı dizisine başlıyoruz. Kendimize seçtiğimiz mevzû ise iktisad… Yukarıda bir girişte verilebilecek “ip uçları” halinde sunduğumuz ve yazı dizimiz boyunca işleyeceğimiz istinad noktalarıyla birlikte mevzumuzu ele alacağız. Okuma, tecrübe ve muhakeme ve hepsini kendine bağlayan Bütün Fikirden hissemize düşen kadarıyla tahliller yapıp çözümler önereceğiz.

İktisad, Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” kitabını yazdığı 18. Asırdan beri başlı başına bir alaka konusu olan ve dünya hâkimiyeti davası güdenlerin baş meselesi haline gelen, üzerine binlerce eser kaleme alınmış bir saha… Bu kadar araştırılmış olmasına karşın da, yukarıda zafiyetine kısaca değindiğimiz materyalist gözün esrarını bir türlü kavrayamadığı bir ilim. Diğer bilgi sahalarıyla, bilhassa “tıb” üst başlığı altında toplayabileceğimiz psikoloji, sosyoloji, matematik şubeleri ile ayrılmaz bir beraberlik içindeki iktisadın mahiyeti, geçmişi, istikbaldeki yerine dair fikir mihrakımızdan anladıklarımız ölçüsünde bir inceleme yapacağız. İktisadın “adlî tıb” bütününün kalbi mevkiinde bir hayat tarzı meselesi olduğunu göstermeye çalışacağız. 

Baran Dergisi 514. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.