Fil Vakası, Koronavirüs ve Yeni Dünya Düzeni - Fatih Duruk

Fatih Duruk, “Fil Vakası, Koronavirüs ve Yeni Dünya Düzeni” başlıklı yazısında, Ebrehe’nin fil ordusunun onlardan kat kat küçük ebabil kuşları tarafından mağlubiyete uğratılması gibi koronavirüsün de ilahlığa soyunmuş kapitalist düzen hâkimlerini yerle bir ettiğini belirtiyor.

Fil Vakası, Koronavirüs ve Yeni Dünya Düzeni - Fatih Duruk

Alemlerin Kutlu Nebisi doğmadan 52 gün önce...
Ebrehe Kâbe’yi yıkmak için yola düşmüştü.
Tarihte eşine az rastlanır, güçlü bir ordu!

Fillerle beraber, girdiği her yeri talan eden, Aksum krallığına bağlı, Yemen valisi Ebrehe...

Gözünü hırs ve kibir büyüyen Ebrehe, Bizans imparatorluğundan aldığı destekle beraber, Mescid-i Haram’ı kuşatmıştı.

O dönem, Kâbe’nin anahtarı Resulullah’ın dedesi ‘Abdülmuttalib’de idi.
Ebrehe, Abdülmuttalib’in develerini gasp etmişti!
Abdülmuttalib de Ebrehe’ye gidip, develerini geri istemişti.

Ebrehe’nin gözü o kadar dönmüştü ki, gasbedilen develerini geri istemeye gelen Abdülmuttalib’e şaşarak:

“–Ben Kâbe’yi yıkmaya geldim. Sen ise develerini düşünüyorsun!” demiş ve Abdülmuttalib’in Kâbe için:

“–Onun sâhibi var! O, onu korur!” ifâdelerine mukâbil kibirle:
“–Bana karşı onu koruyacak yoktur!” hezeyânında bulunmuştu. 
Ertesi gün; Mekke’ye yaklaşan ordusuna Kâbe’ye hücum emrini vermişti Ebrehe.
Abdulmuttalib, gönlünü Allah’a açmış bir vaziyette Kâbe’yi tavaf ediyordu, meâlen diyordu ki:

“Ey Kâbenin Rabbi! Burası senin evindir. Senin evini, senden daha iyi koruyacak kimse yoktur. Sana sığınarak dua ediyorum. Yardım et!”

‘Kâbeyi imar et!’ emrini alarak, oğlu İsmail ile beraber Kâbe’yi inşa eden İbrahim Aleyhisselam’ın Şuara Suresi’nin 83-89 ayetlerinde geçen bir duasını hatırlatmak istiyorum:

“Rabbim! Bana hikmet ihsân eyle ve beni sâlih kimseler arasına kat! Bana, sonraki ümmetler içinde güzel bir nâm ile anılmayı nasîb eyle! Beni Naîm Cennetlerinin vârislerinden kıl! Babama da mağfiret eyle, çünkü o dalâlete düşenlerdendir.

İnsanların diriltilecekleri gün beni utandırma! O gün ki onda ne mal fayda verir ne de evlâd. Ancak Allâh’a selîm bir kalb ile gelen müstesnâ!”

İbrahim Aleyhisselam’ın duasını, ‘Ancak Allah’a selîm bir kalb ile gelen müstesnâ!’ sözüyle bitirmesi, benim için bir tefekkür kaynağı...

Ebabil kuşları tarafından Kâbe’nin korunmasını sağlayan; Abdülmuttalib’in ‘Selîm bir kalb’ ile yaptığı ‘samimi’ duasıdır belki de; Allahuâlem...

Abdülmuttalib’in ettiği duaya icabet eden Allah’a hamd olsun. 
Sayısız Ebabil kuşu belirdi Kâbe’nin üzerinde ve başladılar, Allah’ın evini tavaf etmeye...
Ebabiller Kâbe’yi tavaf ederken yaklaşıyordu Ebrehe ve ordusu...
Mina ile Müzdelife arasındaki Vâdi-i Muhassirʼe gelince Kudretli (!) Ebrehe’nin filleri yürümez oldu. 

Kâbe’yi tavaf etmeyi bitiren Ebabiller, Allah’ın izniyle Vâdi-i Muhassir’e doğru uçuşa geçti. Gökyüzünün ebâbîl kuşlarıyla dolduğunu gören Ebrehe’nin ordusu korkuya kapılsa da geri adım atmamaya kararlıydı. 

Ebabiller, Allah’ın izniyle, ayaklarıyla yaptıkları ve gagalarıyla getirdikleri, pişkin tuğladan yapılmış taşları Ebrehe’nin ordusunun üzerine dolu taneleri gibi boşaltmaya başladılar. 

Bu taşlar, kime isâbet ediyorsa, onu helâk ediyordu. Mekke’nin önü bir anda insan ve fil mezarlığına dönüşmüştü adeta...

Hani diyoruz ya çoğu zaman ‘Bir sıkımlık canı var!’ diye... Can aynı can. Canın büyüğü küçüğü olur mu hiç? İşte, canlardan bir can taşıyan, sıkletsiz küçücük kuşlar, tonlar ağırlığındaki filleri ezip yere serdiler. Bu dehşet dolu ilâhî mûcizenin tahakkuk ettiği yıla da “Fil Senesi” denilmiş oldu.

Allah Teâlâ Kur’an’ında, 5 ayetten oluşan Fîl Suresi bu olayı bizlere anlatıyor.

Kibrinden dolayı gözü hiçbir şeyi görmeyen, sırtını hiçbir şeyin yere getiremeyeceğini düşünen, zulmünü iyice şiddetlendiren Ebrehe; netîcede kendisinde nihâyetsiz bir kuvvet ve azamet olduğu vehmine kapılmıştı. 

Buna mukâbil olarak, Alemlerin tek sahibi olan Allâh Teâlâ onu, çöllerdeki arslan, kaplan veya zehirli yılan gibi dehşet verici güçlü mahlûklarla değil de çok ama çok güçsüz ve zayıf varlıklar olan ebâbîl kuşlarının attığı nohuttan küçük taşlarla helâk etmiştir.

Şüphesiz ki, O’nun gücü her şeye yeter. İstediğini, istediği şekilde yerine getirir! ‘Ol!’ demesi kâfidir! Nitekim Allâh Teâlâ; Firavun, Nemrut ve Câlût gibi mütekebbirleri hep onlardan küçük ve güçsüz görünen varlıklarla helâk etmemiş midir? Onların hakîkatte ne kadar âciz varlıklar olduklarını ve kibirlerinin mânâsızlığını ortaya koymamış mıdır?

Ebrehe de büyük bir azamet ve kibirle, valisi olduğu Yemen’e; lîme lîme olmuş bir bedenle ve çok zelil ve perişan bir vaziyette, sürünerek dönmemiş midir?

İşte, onun bu hâli, kibirlilerin daha dünyâdayken bile rezil olduklarına dâir çok açık bir ibret tablosu değil midir düşünenler için?

Hülasa; göz kapaklarına dahi hükmetmekten aciz olan bizler, yapmış ve söylemiş olduğumuz müsbet şeylerin kendimizden değil de ‘Allah’tan olduğunu bilerek hareket etmeliyiz.

Düşünmek, bizleri her ne kadar geliştirirse geliştirsin, Allah için düşünmedikten sonra, yani nimeti kendi aklımızdan bildikten, ‘aklımızı put edindikten sonra’ ne değeri kalır ki?

Ütemel özelliğimiz olmalı...
Bunların başı, samimiyet.
Ortası, acizliğimizi kabul etmek.

Sonu, kibirden uzak olarak dinleyip anlamak, kâinatı O’nun hikmetine aşık olmak için okumak.

Son olarak kısaca bir yere daha değinmek istiyorum.
Abdülmuttalib’in üç oğlunun isimlerini:
*Ebu Talib; Hazreti Ali’nin babasıdır. 
*Hazreti Hamza; Allah Resûlü’nün Uhud savaşında şehid olan amcasıdır.
*Ebu Leheb; Tebbet Sûresinde, adı lanetle anılan, Resulullah’ın diğer amcasıdır.

Ebu Talib’in iyi bir insan olduğunu biliyoruz. Resulullah, o ölünce çok ağlamıştı. Ancak iman etmeden ölen bir insandı.

Hazreti Hamza’nın cesaretini hepimiz biliyoruz. Uhud’da şehid olan Hamza...

Ve Ebu Leheb... Kibrin ve ‘Aklın’ babası... O kadar okumuş ve bilgindi ki, Allah Resûlü olan yeğenini kıskandı. Gözünü bürüyen nefret ve kinden dolayı iman etmedi. Halbuki, Tebbet Sûresi geldikten sonra on yıl daha yaşamıştı Ebu Leheb... Yalandan bile olsa, iman ettim diyerek, yalanlayabilir miydi Kur’an’ı? Allah’ın sonsuz ilmi...

Aynı babadan, üç kardeş... Üçü de Resûl’ün amcası...
İş, içte bitiyor. Yürekte...
Abdülmuttalib gibi samimi bir yürekle sığınalım Allah’a...
O’nun kullarına; O’nun hürmetine iyi davranalım.
Mevzumuza dönelim:

Her şey olacağına varır... Bizler, tarafımızı belli edelim ve sımsıkı kenetlenelim, “Aslolan çaba ve gayrettir” düsturuyla Hak davayı hâkim kılmak çin çaba sarfetmek kâfi...

Allah nûrunu koruyup, tamamlayacağına söz vermiştir. Ve bu nûr tüm alemi aydınlatacak tek çaredir. 

Gelelim vesileye, bugün de kendisini, yani sistemlerini, ilah gibi görenlerin kurduğu düzen; gözle dahi görülmeyen bir virüsle yıkılıyor. Batı merkezli dünya düzeninin batışı hızlanıyor. Hâdiseleri bir de bu şekilde okumaya gayret edelim, hayra yoralım, hayr olsun. Menzilimizde mevzileşelim. Herkes, kendinden ‘Görev Taksimini’ ayarlamakla ve ‘Kendinden Zuhurla’ mükelleftir. Gerisi Allah’ın takdiridir. Biz, bize düşeni yapacağız ve duay icrada aramaya gayret edeceğiz.

“Yâ Olacağız, Yâ Öleceğiz!”
Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun dediği gibi:
Yeni dünya düzeni kurulacaksa, buradan başlasın!”


Baran Dergisi 692.Sayı


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.