İttihad-ı İslâm Davasının Ayrılmaz İki Kardeşi: Türkler ve Kürtler


Ömer Emre Akcebe

Ömer Emre Akcebe

27 Eylül 2017, 10:46

Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürtlerin en ehemmiyetli aşiretlerinden olan Barzanî ailesinin tarihî olarak kendine biçtiği bir rol var: Kürtlerin hâkim olduğu bağımsız bir devlet kurmak... Tarihin belli dönemlerinde bu gayeye matuf olarak bir takım adımlar atmış, 1946’da Molla Mustafa Barzanî liderliğinde Mahabad’da bir devlet kurmayı başarmışlardır. Soğuk Savaş’ın çekişmeli dönemlerinde İngiliz destekli İran devletinin baskıları neticesinde Sovyet destekli Kürdistan devleti yıkıldı. Bundan sonra, bilhassa Baas rejimi döneminde, Irak devleti ile çatışma hâlinde olan Kürtler, bir takım baskılara maruz kalırken İran ile münasebetler geliştirdi; hatta Irak-İran savaşında Şii İran’a yardımda bulundular. Irak’ı işgali sırasında Amerika’nın saflarında yer aldılar. Bunda Irak devletinin geçmişte yaptığı baskıların yanı sıra, Amerika’nın bağımsız bir Kürdistan vaadinin tesiri olduğu aşikâr… Şiîlerin de Şehid Saddam Hüseyin’e karşı Batı’nın yanında saf tuttuğu hatırımızda…
Barzani’nin Varlık-Yokluk Mücadelesi
Irak’ın işgal edilerek Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından, ülkede savaş hâli hiçbir zaman sona ermedi; aksine kızışarak devam etti. Amerika bölgeden çekilirken, idareyi, Saddam Hüseyin’e karşı yanında savaşan Şiîlere devretti ve İran’ın refakatinde gerçekleştirilen Şiî mezalimi ülkeyi paramparça etti. Bir de böyle bir dönemde Sünnîleri katletme aparatı olarak kullanılan Deaş’ın türemesiyle, Irak’ın toprak bütünlüğü üzerinden herhangi bir plânın yapılamayacağı ve Türkiye ile de bir birlikteliğe gidemeyeceği kör göze parmak misâli önümüzde dururken, bir varlık-yokluk mücadelesinin içerisinde bulunan Mesud Barzanî’nin, kendince en mantıklı hamle olan bağımsızlık ilân etmek için referandum yapma fikri, de facto olarak bölünmüş olan Irak’ın resmî olarak da bölünmesini kesinleştiren adım oldu. Zira ulus-devletlerin hâkim olduğu bir paradigmada, bilhassa ulus-devlet fikrini müdafaa edenlerin, Kürtlerin bu teşebbüsüne karşı çok keskin bir şekilde karşı çıkmaları tam bir tutarsızlıktır. Eğer ulus devlet paradigması esas ise, bunun tabii neticesinin her etnik unsurun bir devletinin olmasına çıkar; bunun nihai sonucunun, egemen güçlerin istediğinde kışkırtabileceği istediğinde de baskılayabileceği etnik kalkışmalar olduğu aşikardır. Bilhassa ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyadaki devlet sayısını olabildiğince artırarak güçsüz birimler oluşturma ve bunları rahatça yönetme siyaseti halen yürürlüktedir. Bu siyasetin neticesi ulus devlet sistemini kutsallaştırmak ise ayrıca bir ahmaklık.
Diğer taraftan, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve kamuoyunun gözden kaçırdığı bir husus olarak, hatırlarsanız Deaş’ın Irak’ın Musul şehrini ele geçirmesinin ardından Musul ve Felluce gibi Sünnîlerin yaşadığı şehirler hedef tahtasına konulmuş, Şiiler, “IŞİD’e yönelik operasyon” başlığı atıldıktan sonra işlenen suçların dünya tarafından görülmüyor oluşundan faydalanarak Müslümanları katledip Irak’ı tamamen Şiileştirme çalışmalarına girişmişti. Bu şartlar Barzanî’nin politik gücüne de büyük bir darbe vurmuştu. Nitekim Barzanî’nin dolayısıyla Irak Kürdistanı’nın Şiî İran’ın tazyikiyle yokluğa doğru sürüklenmesi, Türkiye’den de istediği siyasi desteği alamaması böyle riskli bir teşebbüsün içine atılmasına yol açtı.
Geçtiğimiz pazartesi günü, referandum gerçekleştirildi. Bölgedeki Türkmenlerin ve Arapların boykot etmesi dolayısıyla referandumdan %90’ın üzerinde evet oyu çıkarken, sürecin Kürdistan’ın bağımsızlığına doğru gittiğini görmekteyiz. Başta Türkiye olmak üzere, İran ve Rusya bu muhtemel bağımsızlığa karşı çıkarken, ABD ise bunun için henüz erken olduğunu düşünmesi sebebiyle “resmî” olarak çekingen bir tavır takındı. Batı’nın Körfez’deki kuklası Suudî Arabistan ve çıbanbaşı İsrail Barzanî’nin en önemli destekçileri; hatta referandum öncesinde, sırasında ve sonrasında Kürtlerin İsrail bayrakları taşıması büyük tepki topladı.
Biz, İslâm Âlemi’nin birlikte hareket etmesini sağlayacak fırsatları, Amerika, Avrupa ve Rusya’nın böylesi bir birliktelik karşısında durabilecek iktisadî, siyasî ve psikolojik gücü olmamasına rağmen teperken, her defasında Yahudi bir yerlerden çıkıp hadiselere müdahil olmak suretiyle ortalığı daha da karıştırdı. Kendi hareket alanını daha da genişletti-genişletiyor. Tabiî ki, Kürtlerin İsrail bayraklarıyla mitingler yapmasının savunulacak hiçbir yönü yok; fakat bizim kamuoyumuzun yaptığı gibi “bu işin arkasında İsrail var” diye yakınmanın, “kahrolsun İsrail” diye boş boş bağırmanın da pratik hiçbir faydası yok. Kürtleri bu noktaya iten amillerin ve nasıl bütünleyici olunabileceğinin konuşulması gerekiyor.
Türkiye’nin Gayesi Ne?
İşte tam bu noktada bahsedilmesi gereken mühim mesele, Türkiye’nin iç ve dış politikada gösteremediği bütüncül tavır. “Bütüncül tavır”dan kastımızı açıklayalım:
Uzun zamandır bahsettiğimiz ve maalesef yerine getirilmemesinden ötürü ıstırap duyduğumuz; fakat tekrar tekrar hatırlatmakta bir mahzur görmediğimiz bir meseledir ki, o da iktidarın, devletin ve cemiyetin kimliğini yenilemesi, iç ve dış politikada hedefini açık bir şekilde tayin etmesi ve bununla beraber senelerdir bir muammaya dönüşmüş olan neyin ne sebeple ve niçin yapıldığının izah edilmesinin gerekliliğidir. Hakiki ve açık bir hedef olmadığı için her gün yeni bir şeyin “ulvî gaye” haline getirildiği ülkemizde, bugün nasıl ki Irak referandumunu engellemek yahut bunun etrafında politika davası gütmek “ulvî gaye”yse, yarın da 2019 senesindeki seçimler “ulvi gaye” hâline gelir ki, bu tarz bir başıboşluk ikliminde Türkiye’nin önünü görmesi maalesef çok zordur.
Aynı eksende Kuzey Irak’taki referandum vesilesiyle bu coğrafyanın aslî birlikteliğine dâir birkaç hatırlatma ile yazımıza devam edelim:
Kavmiyetçilik, Türküyle Kürdüyle Müslüman Anadolu insanının değil, bilakis Kemalist rejimin meselesiydi. Kemalist rejimi yaşatmak için yapılan askerî darbeler esasında tek ümmet ve iki millet olan Türk ve Kürtlerin arasına ekilen nifak tohumlarının yeniden yeşertilmesinin her zaman bir unsuru olmuştur. Türklerle Kürtler arasında tarihî geçmişi olan bir ayrılık söz konusu değildir, bilakis Türkler ve Kürtler Müslümanlık ortak paydasında birbiri içerisinde erimiş olarak tarih boyunca İslâm’a hizmet etmişlerdir.
Türkiye’nin kuruluşundan bugüne dek, ister silahlı olsun, ister demokratik sivil inisiyatifler olsun Kürtlere hiçbir şey kazandırmadığı gibi kendi tezgâhlarını yürütmek için Batılı ve Batıcı emperyalistlerin kucağında, Anadolu’da tetikçilik yaparak sosyal, ekonomik, siyasî, fikrî sahada onları bir yandan bastırırken diğer yandan ise tam aksi istikametine iterek uyuşturucudan eşcinselliğe, dinsizlikten pe.evenkliğe kadar uzanan çeşitli sefaletlere itmişlerdir.
Bunun yanında Müslüman Kürd’e yapılan bu muamelenin bir benzeri de Müslüman Türk evladına yapılmış ve neticesinde bugün ortada çözülmesi gereken yüzlerce problem varken, sanki Türk ile Kürt arasında bir problem varmış gibi bir imaj ortaya çıkartılmış ve bu imajı destekleyici adımlar Cumhuriyet’in kuruluşundan beri atılmıştır.
Müslüman Türk ve Kürd’ün birlikteliği o kadar mühim bir hâdisedir ki, dün teba-ı sadıka olarak bilinen Ermeniler, nasıl ki Rus ve İngiliz kışkırtmasıyla gücünü kaybeden Osmanlı’nın başına bir problem olarak musallat edildiyse, bugün de Türk ve Kürd’ü bir daha bir araya gelemeyecek vaziyette ayrıştırarak İslâm sancağının yeniden dalgalanmasının önü kesilmek isteniyor. İşte Kuzey Irak’taki referandum da aynı büyük şeytanî plânın bir parçasından ibarettir; fakat talî bir problemdir. Aslî problem ise bizim İslâm milletini bir araya getirebilme gayesine matuf adımları bir türlü atamamamızdır.
Netice
Türkiye I. Dünya Savaşı sonrası Batılı emperyalistler tarafından kendisine biçilen gömleğe artık sığmamakta; buna mukabil idarecilerimiz ise bunu anlamamak için ayak diremektedir. Bundan evvel birçok kez hatırlattığımız ve hatırlatmakta ısrar edeceğimiz bir ölçü olarak, her idealin bir gaye olması fakat her gayenin bir ideal olmadığıdır ki ideali olmayan fert, cemiyet ve devletin dağılması mukadderdir. Türkiye’nin merkeze alması gereken ve neticesinde tüm Müslümanları etrafında toplamasını sağlayacak yegâne dava İttihad-ı İslâm dâvasıdır. Ve maalesef hâlihazırdaki yöneticiler bu mühim davanın merkeze alınmasının zarurî olduğunun farkında dahî değiller! 
 
Baran Dergisi 559. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.