John Locke


Abdullah Kiracı

Abdullah Kiracı

23 Mart 2017, 16:09

Geçen hafta 17. Asırda yaşamış İngiliz felsefeci Bacon’dan söz etmiş ve kendisinin Rönesans dönemi akılcılarının ilk örneklerinden olduğunu belirtmiştik. Rönesans’ın mümeyyiz vasfının hümanizm görüşü olduğunda kuşku yok. Hümanizm, en mücerret haliyle, dünyayı “Tanrı” merkezli değil de insan merkezli görmek... O devirlerde çok dile getirilmeyen ana sâiki ise, yaratıcı bir tanrıdan duyulan şüphe... Hem Tanrı’yı temsil iddiasındaki ruhban sınıfından duyulan tiksinti hem de ruhi bir terbiyeden geçmemiş insanlarda daima mevcut kibir, Rönesans aydınlarının ana dürtülerini teşkil etmekteydi. Bu dürtüler, ilk bakışta gayet masum bir görüşte, “insancılık” veya “insancıllık” şeklinde tercüme edebileceğimiz hümanizmde neticesini buldu. Başlangıçta, reform hareketleri neticesinde ortaya çıkmış din felsefesi boşluğunu giderecek ve skolastik yaklaşımın yerini alacak din içi bir arayış izlenimi veren hümanizm, aklı ve akılcılığı dinin hizmetine sokma iddiasındaydı. 16. Asırdaki Protestanlık patlaması, ruhban sınıfına ait her şeyle beraber skolastik felsefeyi de bir kenara atmıştı. Her ne kadar Kopernik ve Galile, bu felsefenin ipini çekenler olarak nitelendirilseler de, bunların dünyayı kâinatın merkezi olmaktan çıkaran keşiflerini Katolikler kadar Protestanlar da kabul etmemekteydiler. Yani, skolastik felsefe, 16. Asırdaki keşifler neticesinde değil de, daha çok siyasî sebeblerden ötürü ıskartaya çıkarılmıştı. Kendisine gün doğan “laik” akılcı felsefe, bu dönemde daha çok metodik tartışmalar içerisindeydi. Bu tartışmaların kaçınılmaz olarak ana ekseni ahlâk ve dolayısıyla onun iki aslî sahası devlet ve iktisaddı.

John Locke (1632-1704), bu tartışmalarda Bacon ile beraber daha sonraki akılcılara istikamet veren felsefecilerin başında gelmektedir. Fikir hürriyetini hararetle savunduğu ve insanların davranışlarını aklın koyduğu ilkelere göre düzenlemek gerektiğini geniş bir çevrede yaydığı için “Akıl çağının gerçek kurucusu” sıfatı kendisine layık görülmektedir. Locke, aslında bir ateist değildir; lakin ona göre akla uygun olan, Tanrı’nın iradesi ile aykırılık teşkil edemeyeceğinden, akıl, elimizdeki en gerçek yol göstericidir. Akla aykırı hiçbir şey kabul edilemez. Hayatı tanzim edecek kuralları ihdasa ve dolayısıyla dini yorumlamaya akıl yeterlidir, başka bir şeye hacet yoktur. Gerçi ister ateist isterse “teist” olsun, seküler olduğu kesindir. Onun devlet ve iktisad üzerine yaptığı tahliller, Petty, Smith ve Turgot dâhil birçok siyasî iktisatçıya ilham vermiş, analitik yaklaşım açısından çığır açıcı olmuştur. O sebeble bu sayımızda Locke’un iktisada dair görüşlerinden kısa bir şekilde de olsa bahsetmeyi uygun gördük.

Locke, incelemesine “mülkiyet” kavramıyla başlar ve onu kişinin harcadığı çaba ile ilişkilendirir. Yani mülkiyet, meşruiyetini, insanların onu elde etmek için sarf ettikleri emekte bulmaktadır. Yani onun ifadesiyle “mülkiyet tabiî bir haktır ve bu hakkın kaynağı da emektir.” (Locke, İkinci Tez, 5. Bölüm). Buradaki emek, cemiyete faydalı malları üretmekte veya üretilmeleri için mülkünü tahsis etmekte sarf edilen emektir. Locke’a göre mülkiyet, geniş ve dar olmak üzere iki anlama sahibtir. Geniş anlamda, insan menfaat ve arzularının genelini kapsarken, dar anlamıyla, maddî mallarla ilgilidir. Burada Batı adamının maddî eşyaların yanı sıra manevî değerleri de “metalaştırmasını” rahatlıkla görebiliriz. Menfaat ve arzulara bir sınır da çizilemeyeceğinden, gayet keyfe keder bir şekilde, istenildiği yere kadar mülkiyet hakları uzatılabilir ve buna mani olabilecek hiçbir manevî üst otorite de kabul edilmemektedir. Sömürgecilik çağı başlamıştır.

Locke’a göre mülkiyet, hükümetten sıralamada önce gelmekteydi ve hükümetin tebaalarının mülklerine el koymasına karşı çıkmaktaydı. Onun nazarında özel mülkiyetin dokunulmazlığı esastı. Mülkiyetin kutsallığı, Batının en büyük “tabu”sudur. Sonraki dönemde bütün sistem bu tabu üzerine inşa edilmiştir.

Locke, ikinci incelemesinde, malların oluşturulmasında harcanan emeğin o mallara değerini kazandırdığını söylemektedir. Ona göre tabiat, kendi başına cemiyete az bir değer katmaktadır. Bu düşünce daha sonraları çok geliştirilen ilk “emek değer teorisi” olarak görülebilir.

Sermaye ve birikim hususundaki görüşlerinde, “sekülerleşmiş” kutsal değerlere atıftan geri durmamaktadır. Onun ifadesiyle “kullanılmayan mülk israftır ve tabiata karşı işlenmiş bir suçtur”; ancak “dayanıklı malların” üretilmeye başlanmasıyla insanlar, tabiatı icabı bozulmaya mütemayil ürünlerini daha uzun süre dayanacak mallarla değiş tokuş edebilirler ve böylece tabiat kanununu çiğnememiş olurlar. Paranın bulunuşu bu sürecin doruk noktasına işarettir ve bunun sonucunda bozulmadan sınırsız mülk biriktirilmesi mümkün hale gelmiştir. Ayrıca altın veya gümüş, para olarak kabul edilmelidir; zira sahibinin elinde bozulmadan kalabildiğinden kimseye bir zarar vermeden biriktirilebilirler. Yine, paranın istihdamı, birikimi tahdid eden fizikî sınırları ortadan kaldırmaktadır. Locke, içtimaî eşitsizliğin, paranın kullanımındaki zımnî anlaşmadan kaynaklandığına vurgu yapmaktadır. Yani ona göre eşitsizliğin sebebi, medenî cemiyeti husule getiren içtimaî sözleşme ya da mülkiyeti düzenleyen toprak yasası değildir. Locke sınırsız birikimin bir soruna yol açtığının farkındaysa da bununla uğraşmayı kendine vazife görmemiştir. Sadece, hükümetin, sınırsız mülk birikimi eğilimi ile zenginliğin mutlak eşit dağılımı yönlerinde açığa çıkan iki uç arasındaki gerilimi hafifletme vazifesini ifa etmesi gerektiğini söylemektedir. Diğer taraftan hükümetin bu sorunu çözmek için hangi ilkeleri tatbik edeceğine değinmemektedir. Locke’un düşüncelerinin tüm unsurları tutarlı bir bütün oluşturmaz. Mesela, mülkiyetin kaynağını tümüyle emeğe bağlarken, nihayetinde nesiller boyu çalışmakla dahi gerçekleştirilmesi mümkün olmayan sınırsız birikim fikrini de desteklemektedir.

Locke’un genel değer ve fiyat teorisi, bir arz ve talep teorisi olup, “Faizi düşürmenin ve Para Değerini Arttırmanın Sonuçları Üzerinde Bazı Düşünceler” başlıklı 1691’de bir Parlamento Üyesine gönderilen bir mektupta anlatılmıştır. Arzı “miktar/quantity/kemiyet” ve talebi de “kira” olarak tavsif eder. Sonraları oldukça geliştirilen bu teoriye göre, “herhangi bir emtianın fiyatı, alıcı ve satıcıların sayısına göre yükselir veya düşer” ve “malların fiyatını düzenleyen şey, miktarlarının kiralarına oranından başkası değildir.” Paranın miktar teorisi bu genel teorinin hususi bir misalini oluşturur. Fransız iktisatçı Say tarafından da merkezî bir ehemmiyet verilen “para her şeye cevap verir” ve “paranın kirası her zaman yeterli ya da kâfi olandan fazladır” postulaları, onun bu konudaki fikirlerinin esasını teşkil etmektedir. Locke, para söz konusu olduğu sürece, talebin münhasıran onun miktarıyla tayin olunduğunu ve bunda paraya talebin sabit ya da sınırsız olmasının bir ehemmiyeti bulunmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca arz-talep belirleyicilerini de ele almaktadır. Arz için, malların değerini azlık ile değiş tokuş edilebilme ve tüketilebilme temelinde açıklar. Mallara olan talebi ise, bir gelir akışı oluşturabilmelerine istinaden açıklamaktadır. Locke, “satılabilir emtia ürünlerini sürekli üretebilmesinden dolayı belirli bir yıllık gelir getirdiği için” değeri olan arazi düşüncesini andıran, o zaman için yeni bir sermaye birikimi teorisi geliştirmiştir. Para talebi ile mal veya araziye olan talebin hemen hemen aynı olduğunu düşünmektedir. Bu taleb, paranın mübadele aracı olarak istenip istenmemesine bağlıdır. Mübadele aracı olarak, “para, mübadele yoluyla bize hayatın zorunluluklarını veya imkânlarını temin kapasitesine sahiptir.” Ona göre faiz, parasını kullanmayıp borç veren kişilerin feragatlerine karşılık alınan bir haktı. Borç verilebilen paraları tanımlarken, “belli bir yıllık gelir getirmelerinden dolayı araziyle aynı niteliktedir” demekteydi. Paranın fonksiyonlarını, değeri ölçmek için bir “sayaç” ve mallar üzerinde istekte bulunma için bir “teminat” olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Gümüş ve altının, kâğıt paranın aksine, uluslararası ticaret için uygun para birimi olduğunu düşünmektedir. Gümüş ve altın, tüm insanlık nezdinde değerlidir; bu yüzden herkes tarafından bir teminat olarak kabul edilebilir. Diğer taraftan kâğıt paranın değeri ancak onu basan hükümetin sınırları içinde geçerlidir.

Locke, o devirler için genel kabul gören merkantilist bir anlayışa sahibti. Bir ülkenin arzu edilir bir ticaret dengesi kurması gerektiğini savunmaktadır; ta ki o ülke diğerlerinin gerisine düşüp de ticarette büyük bir açık vermesin. Dünya para stoku sürekli büyüdüğünden, her ülke sürekli olarak kendi stokunu genişletmeye çalışmalıdır. Locke, emtia hareketlerine ek olarak, kendi döviz teorisini de geliştirmiştir. Zira ülke para stokunda sürekli değişmeler olmakta ve bunlar döviz oranlarını tayin etmektedir. Gerçi ona göre para hareketleri, emtia hareketlerinden daha önemsiz ve daha az seyyaldir. Bir ülkenin para stokuyla ilgili olarak, diğer ülkelerin para stoklarına göre büyükse, bunun, bir ihracat dengesinin yapacağı gibi, ülkenin paritesinin diğerlerinin üzerine yükselmesine neden olacağını iddia etmektedir.

Ayrıca, farklı ekonomik gruplar (arazi sahipleri, işçiler ve komisyoncular) için nakit ihtiyacı tahminleri de hazırlamıştır. Her grupta nakit gereksinimlerinin kendi sektörlerine ait ödeme süresinin uzunluğuyla yakından ilişkili olduğunu belirtmekteydi. Faaliyetleri, para tedavülünü genişleten ve kazançları emekçilerin ve toprak sahiplerinin kazançlarını yiyen komisyoncuların, hem kişi bazında hem de katkıda bulundukları farz edilen kamu ekonomisi bazında menfi bir tesirlerinin bulunduğunu söylemiştir. Bu da yaşadığı devrin hâkim görüşünün tesiri altında bulunduğunun bir işaretidir: Mülkiyet ve kazancın kaynağı emek ise, komisyoncular bir emek harcamayıp başkalarının sırtından para kazanan insanlardır. Yaptıkları işin faydadan ziyade zararı vardır. Aynı görüşü buna yakın ifadelerle Smith’de de görmekteyiz. Ne var ki, Batılı ekonomilerin ciddi bir kısmını, daha o tarihlerden itibaren bu komisyoncu (broker) kesimi oluşturmaktaydı.

Locke’un kullandığı birçok terkibî hüküm, o devrin anlayışını yansıtmaktadır ve yeni şeyler değildir. Onun getirdiği asıl yenilik, iktisadî hadiseleri analiz metodudur. Batı’da, bu metodu kullanarak iktisadî deveranın üzerindeki örtüyü ilk kaldıran kişi olmuştur. 

Baran Dergisi 532. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.