Kadim Ortadoğu Coğrafyası: Hariciler -II-


Bahattin Yeşiloğlu

Bahattin Yeşiloğlu

17 Mart 2016, 18:27

Haricilerin özellikleri ve eğilimleri bu gün Müslüman nesilden bir takım fırkalar arasında, hareket, yöneliş, slogan, metot, uygulama gibi muhtelif suretlerde, muhtelif özelliklerde boy göstermeye başladı.
Söz konusu özelliklerin bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Dinî konularda cana sert davranmak, başkalarına baskı yapmak, bilgisiz bilgelik taslamak, aldatmak, olaylarda öne çıkmak, sabırsızlık, feraset azlığı, görüşte başa buyruk davranmak, başkalarını cehaletle suçlamak, âlimlere dil uzatmak, haklarında suizan etmek, onları küçümsemek. Ayrıca diğer Müslümanlarla ilişkilerde haşinlik ve tefrika çıkarma “kabiliyeti”. Kendileri gibi düşünmeyenleri tekfir ile itham ve en sert şekilde muamele de alametifarikaları.

   
 Dinî İlimleri Bilmemeleri
Harici özelliklere yatkın kişilerin karakteristiklerini inceleyen birisi, onların din ilimlerinde cehaletleriyle temayüz ettiklerini görecektir. Büyük meselelerle karşılaştıklarında bocalamaları, karıştırmaları ve alelacele kararlar vermeleri sıkça rastlanan bir durumdur. Çünkü onlar belli hükümleri gerektiren nassları bilmemelerinin ötesinde, fayda ve zararların fıkhını, fayda ve zararların mertebelerini kavramaya güç yetiremiyorlar. Çünkü dinî yönetimle ilgili ve geneli cazib olmayan mevzulardır ve bunlar umumiyetle fitnelere neden olur. Taharet, namaz, hac ve ahvali şahsiye gibi genelde doğruluğu belli konuları ilgilendiren cüzi delillere dayanan konular gibi değildirler. Normal tabakadaki insanların, hatta biraz ilim sahibi olanların cüzi nassları kavramaları mümkünse de, genel külli hükümleri kavramaları pek kolay değildir. Ayrıca dinin amaçlarını anlamak ancak mücmel nassları ve Hz. Peygamberin uygulamalarını araştırıp incelemekle olabilir. Dolayısıyla “maksatlar fıkhı” kıymetli bir ilim konusudur. Bu fıkıh ilmine herkes ulaşamaz, ancak ilim yoluyla yükselen, gerçekleşen duruma vakıf olan ve gerçekleşmesini zannettiği ihtimalleri iyice inceleyenler ulaşabilirler. Fayda ve zararlar arasındaki dengeyi yakalama kabiliyeti; dini, dinin amaçlarını, gerçekleşeni ve fayda ve zararların mertebelerini anlamayı gerektirir. Bu hususiyet ise ancak âlimlere aittir. Allah’ın kitabını, peygamberin sünnetini anlamayan normal tabakadaki insanların gruplara liderlik etmesi Müslümanları böler ve birliklerini bozar. Çünkü normal tabakadaki insanların, görüşlerini açıklayan büyükleri olmadıkça herhangi bir şey üzerine ittifak etmeleri düşünülemez.

Muallimsiz Kitap Okumaları
İlmi olmaması gereken bir şekilde talep etmeleri, yol gösterecek bir rehber olmaksızın ilmî eserlere merakla yönelmeleri aşırılık fikrinin şekillenmesinde katkısı olan nedenlerden biridir. Merakla bu şekilde ilmî eserlere yönelenler, Kur’an ve sünneti kavrama konusunda kapsamlı bilgi sahibi olmadan önce çözümü zor olan konularda hükümler çıkarmaya başladılar. Dolayısıyla yanlış hüküm verdiler. Müslümanların dağılmış birliğini iyice dağıtan ve parçalanan Müslümanları daha fazla parçalayan fikrî karışıklıktan ve aşırılık felaketinden dolayı sonuç, acı bir mahsul oldu. Bu durumun ise birkaç sebebi var:
a)     Âlimlerden Yüz Çevirme
Aşırıya gidenler; dinin tayin ettiği durumlardan sapanlar; ilimle bağlantısı olan bazı kimselerde bir takım bozulmalar olduğundan bu yanlış metodu izlemişlerdir. Böylece onlar ilim erbabına ve doğru bile olsa ilim erbabının sözlerine olan güvenlerini yitirdiler. Sonrasında suizan hastalığına yenik düşüp bu yüz çevirme dairesini genişleterek bu daireye ilmiyle amel eden ve doğruluk üzere olan âlimleri de soktular. Dolayısıyla bunlara olan güvenlerini de yitirdiler. Düşündükleri veya meylettikleri herhangi bir görüşte mücahit bir âlim onlara muhalefet ettiğinde, o âlime olan güvenlerini yitirir ve ondan yüz çevirirler. İşte tehlike buradır, aşırılık burada bulunmaktadır.
Söz konusu gençlerle karşılaştığında onlarla konuşan alimlerden biri şöyle der: “Korktuğum şey şu ki, alimlere olan güvensizliğiniz sizleri iki şeyden birine veya ikisine itecektir. Onlardan birincisi: Yeterli kabiliyet ve ehil olmadan içtihat etme. İkincisi ise: kitaplara dönüp hiç kimseden yardım ve destek olmadan kitaplardan hüküm çıkarma. İkisinin de barındırdığı bir kısım tehlikeler vardır. Gençlerden biri der ki: “Her ikisine girdik.”
b)     Taklidi Yerme Konusunda Aşırıya Gitme
Şüphesiz Kur’an-ı Kerim, taklidi ve taklitçiyi yermiştir. Ayrıca selef de bu metottan sakındırmıştır. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Onlara: Gelin, Allah’ın indirdiği buyruklara tabi olun!” denildiğinde: “Hayır, biz babalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak ona uyarız” derler. Babaları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış olsalar da mı onlara uyacaklar?” Müçtehitlerin bu konuda söyledikleri sözlerden birisi İmam Şafii’nin şu sözüdür: “Delilsiz ilim talep eden kimsenin misali, gece odun kesen oduncunun misali gibidir. İçerisinde zehirli bir yılan olan odun destesini sırtlar, derken yılan onu sokmaya başlar fakat o kişi bunun farkında değildir.” İmam Ahmet şöyle der: “Beni taklit etmeyin. Maliki’yi, Sevri’yi de taklit etmeyin. Onların aldığı yerden alın” Ebu Yusuf şöyle der: “Kaynak ve referansımızı bilmeden sözümüzü söylemek kimseye helal olmaz.” Gençler bu ifadelerle birlikte “âlimle olan, taklitçinin annesinin kucağındaki çocuk gibi olduğu” ifadesini ve “taklit eden ile hayvan arasında bir farkın olmadığı” sözünü okudular. Böylece alimleri taklit etmeye tenezzül etmediler, taklitten nefret etmek konusunda ve taklidi yermede aşırı gittiler. Bu nedenle sahabenin, tabiinin ve doğruluk üzere olan önceki alimlerin görüşleriyle doğru yolu bulmanın, onların metotlarından yararlanmanın ve delillerle desteklenen fetvalarından doğru yolu göstermesini istemenin  bu yerilmiş  taklit grubundan olduğunu sandılar. Buna binaen henüz ehil değilken fetva vermeyi kendilerine mubah gördüler. Kitapların üstüne düşmeye başlayıp kitaplardan hükümleri ve tuhaf görüşleri çıkardılar. Bu alanda iddialı olmazken bu konuda çok aşırıya gittiler, haddi aşıp sınırları geçtiler. Doğrusu bu gençler işleri güzel bir şekilde birbirinden ayırt etmediler ve detaylara vakıf olamadılar. Doğru sözü yanlışından ayırt edemediler. Delilleri yorumlanması gereken yerlerde sağlam bir şekilde yorumlayamadılar. Genellemenin olmadığı yerlerde genelleme yaptılar. Yönelmek gereken yerlerden yüz çevirdiler. Geri çekilmesi gereken yerlere doğru ilerlediler. Taklidi yeren deliller genel değildirler. Bilakis indirgenecek ve yorumlanacak belli durumlar içindir. İbn Abdi’l-berr, taklidin yerilmesiyle ilgili rivayet edilen sözlere değindikten sonra konunun sonunda şöyle der: “Bütün bu anlatılanlar normal halkın dışındakiler için geçerlidir. Çünkü normal halk başına bir şey geldiğinde kendi alimlerini taklit etmek zorundadır. Çünkü normal halk delilin kaynağını bilmediği gibi yeterli kavraması olmadığından söz konusu konuyla ilgili  bilgiye ulaşamaz. Çünkü ilim mertebelerden oluşmaktadır. Bu mertebelerin en aşağıda olanına ulaşılmadan en yüksektekine çıkılamaz. İşte normal halk ile delili arama arasındaki engel budur. Yüce Allah en iyi bilendir.”
Âlimler, avamın âlimleri taklit etmesi gerektiği konusunda ihtilaf etmemişlerdir. “Şayet bilmiyorsanız, bunu bilenlere sorunuz” anlamındaki ayetin hedefinin avam olduğu konusunda hemfikirdirler. Ayrıca dinini yaşayabileceği kadar ilmi ve basireti olmayanlar da âlimleri taklit etmelidirler. Aynı zamanda ilim erbabı, normal halkın fetva vermesinin caiz olmadığı konusunda da ihtilaf etmemiştir. Bu gençlerin geneli, dinî ilimler ile bunlar için gerekli bilgilerde avam gibidirler. Âlimlere sorup açıklama istemeye tenezzül etmediler. Dolayısıyla sonuç fikrî bir kaos olan acı bir ürün oldu.
c) Doğru Sözü Yanlış Uygulama
Şüphesiz bu tehlikeli bir afettir. Bu tehlikeden korunan kurtulur. Bugün ve dün Haricilerin aşırılığına düşenlerin sorunu, gösterdikleri delillerde değildir. Sorun, gösterdikleri delilleri murada mutabık bir şekilde uygulayıp uygulamamalarındadır. Hariciler, Hz. Ali’yi küfür ile suçlayıp “Hüküm ancak Allah’a aittir” dediklerinde, Hz. Ali şöyle dedi: “Söyledikleri doğru bir sözdür. Ancak bu doğru sözden batılı kastettiler.” Modern asrın bazı insanları da başkaların düştüğü hatalara düştüler. Zira hak ve adalet sözlerini kötüye kullandılar. Bunun sonucu hükümleri çıkarmaya cüret etmek oldu. Doğru olup yanlışa alet edilen sözlere misal verirsek şöyle diyebiliriz: “Taklit yerilmiştir”. Bu söz Kur’an ve sünnetin ifade ettiği hak bir sözdür. Üstün, faziletli alimler taklidi yasaklamıştır. Ancak bu sözden kastedilen gerçek anlamı açığa çıkarmak için değinmemiz gereken önemi bilgiler vardır:
-Yanlış ve yerilmiş olan taklit, delilsiz bir şekilde başkasının sözünü kabul etmektir.
-Taklit içtihat etmeye gücü yetenler için yerilmiştir. İçtihat etmeye güç yetiremeyenler taklit edebilirler. 
-Taassup yapmadan önceki âlimlerin kitaplarını okumak, onların görüşlerinden yararlanmak yerilen taklitten değildir. Bilakis ilim anlayışında olan kişi hüküm vermeden önce onların görüş ve anladıklarından doğruyu göstermesini istemek için konuyla ilgili öncekilerin söylediklerini bilmesi gerekir.
Ata şöyle der: “Alimlerin ihtilafını bilmedikçe hiç kimse fetva veremez. Çünkü alimlerin yaptığı ihtilafları bilmeyen elinde olan bilgiden daha güvenilir bir bilgiyi reddedebilir”. Katade ise şöyle der: “İhtilafları bilmeyen fıkıh ilminin kokusunu almamıştır.”
Ancak modern asrın bazı insanları taklidin caiz olmaması kuralını uygulamada yanlışa düşmüşlerdir. Bu kuralı avam ve âlimlere eşit bir şekilde uygulamışlardır. İçtihad yapabilen ve yapamayan arasında ve temel konular ile tali konular arasında da ayırıma gitmemişler. Sonra ne yapmışlar? Alimlerin sözlerinden yüz çevirmişler. Ötesi bazıları âlimlerin görüşlerini saçma görmüş ve metotlarını kabul etmemiştir. Çünkü bu taklidin yerilmesinin gereğidir. Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarmayı kolaylaştıran ilimlere aşina olmadan doğrudan Kur’an ve sünnetten hükümler çıkartmışlar.
“Onlar adamsa biz de adamız”
Bu tür söz nefsine mahkum insanların beğendiği cazip sözlerdir. Zira bu ifadede özgüven ve başkalarına boyun eğmeye tenezzül etmeme vardır. Bunlar şeytanın oyuncağı olmuş bu garip insanların nefsini okşayan şeylerdir. Bu söz, büyük müçtehid İmam Azam Hz.’ne aittir. Ancak bazı insanlar bu sözü söyleyeni ve özelliklerini ayrıca bu sözün ne münasebetle söylenildiğini unuttular. Onlara göre alim ve müçtehidlerin görüşlerini geçersiz saymanın ve yok kabul etmenin hiçbir engeli yoktur. Onlara “Ne yapıyorsunuz? Hüküm verirken biraz sabır gösteriniz, enine boyuna düşününüz, acele etmeyiniz. Önce âlimlerin bu konuyu nasıl anladıklarına bakın” denildiğinde, onlar şöyle der: “Onlar adamsa, biz de adamız.”
Sizler bu sözün sahibini layığı ile biliyor musunuz? Ne münasebetle söylediğine vakıf mısınız? Bu sözün sahibi, yüce Allah’ın keskin zeka, bol ilim ve gönül takvası bahşettiği müçtehid, büyük alim, fıkıh aliminin sözüdür. Bu sözü kendi fıkıh usulü metodunu açıklarken söylemiştir. Zira büyük imam şöyle der: “Konuyla ilgili Kur’an’dan ve sünnetten delil varsa onlara öncelik veririm. Bunlardan sonra eğer konuyla ilgili sahabe sözü varsa sahabe sözünden çıkmam. Eğer tabiûn sözü varsa onlar adamsa biz de adamız.”
Dolayısıyla uygulamada hakikatten sapmamak için sözün nerede ve ne münasebetle söylendiği bilinmelidir. Evet, onlar âlim ve müçtehid insanlardır, siz de öyle misiniz?

Baran Dergisi 479. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.