Kurban Vesilesiyle - II


Bahattin Yeşiloğlu

Bahattin Yeşiloğlu

27 Ağustos 2019, 18:48

Evet, kurbanlarımızı kestik. Rabbim kabul eylesin. Kabil-Habil zıt kutupluğunda kurbanımızın mânâsını Habil’in yolundan eylesin. Kabil ki isyan ederek Cenab-ı Allah’ın emri dairesinden çıktı, nasipsiz biri oldu. Gönülsüz ve istemeyerek hareket etti ve cezasını gördü. Ameller niyetlere göredir. Niyeti bozuktu, bozuk niyeti amelinde tezahür etti ve yoldan çıkmışlardan sayıldı. 

Kurban etmesini layık-ı veçhile bilmeyenler, mal ve mülkleri elde etmeyi kendi güç ve kudretlerinde sayanlar Allah’ın “Hadi” sıfatına mazhar olmayı başaramadılar. Kurbanın mânâsını yüreklerinde meşalendirmeyenler, kardeş katili çıktılar. Kurban etmeyi bilenler dünyada seninki senin benimki benim çerçevesinde hareket ederken, kemal yolunda seninki senin benimki de senin hâlini yaşatanlara şahitlik edip yollarında olmaya gıpta ettiler. Hakikatte ise ne seninki senin ne de benimki benim, her şey yüce Rabbimizin anlamını ruh dünyasında yaşattılar. 

Kurban kelimesi Anadolu insanının gönül dünyasına nakşolmuştur. Hususi olarak köyümde büyüklerimden defaatle duyduğum ruhumu okşayan bir hitap şekli aynı zamanda. Şimdi köylerde öylesi büyükler ve öylesi büyüklere kulak verecek küçükler kalmış mıdır dersem sorunun boynu bükük kalır herhalde. Ne köy kaldı ne de şehir. Cıvıl cıvıl çocuk seslerinin kuzu melemelerine ve serçe nağmelerine karıştığı köyümden eser yok artık. Bastonlu ihtiyar nine ve dedelerimin yorgunluğu çökmüş üzerine köyümün. Ölümü bekleyen ihtiyarlardan başkası kalmadı köyde. Gençler gel geç cinsinden uğrayıp gidiyorlar. Şehrin nefsi ayartan cazibesine kapılmaktan başka bir duygu, düşünce ve iradî faaliyetleri yok. 

Büyükler, gençler, çocuklar; hepimiz teknolojinin esiri olmuşuz. Köye gelen çocuk köyde oynayacağı akranı olmadığı için odasına kapanıyor. İstanbul’da ve diğer bütün büyük şehirlerimizde rant uğruna yanlış kentleşmeden dolayı topraktan nasipsiz çocuklar, köyde toprağın cazibesine kapılıp yürüme faziletine eremiyorlar. Gündüzleri yeşilin huzuruna, geceleri yıldızların büyüsüne kapılıp hayrete düşmekten yoksun nefes alıp duruyorlar. Tek hayretleri insanın yaptığı tablet ve cep telefonu. Saatlerce bütün dikkatlerini verip oynuyorlar. Küçüklerden dertlenen büyükler onlardan az mı kalıyor sanki? Onlar da o girdaba kapılmışlar. Kendileri büyük ya sanki onların sık kullanılmasında bir beis yokmuş gibi yanlış bir anlayış. Sen neye örnek olursan ve sen ne verirsen çocuk elbette onu yaşayacak ve onu yaşatacaktır. Yemek yemeye çağrılsılar bile isteksiz sofraya gelip oturuyorlar. Tablet ve cep telefonu putlarından ayrı kalmak deli ediyor küçük yavrularımızı. Yemek yemeyi bile unutuyorlar. Yemek bile teknoloji putlarından bir süre ayrılmalarına vesile olduğu için düşmanca görülüyor. Tabiî ki yemek yemeye çağıran ve zorlayan anne babalar kim bilir o an gözlerine nasıl gözüküyor?

Okullarda güya cep telefonu yasaklanacakmış. Akit Televizyon yoldan geçenlere soruyor “Yasaklansın mı yasaklanmasın mı?” Güya kamuoyu oluşturuyor. Güler misin, ağlar mısın? Her şey gün gibi açık değil mi? Zararı gözükmüyor mu? Yıllar önce daha çıkmadan ne getireceği, ne götüreceği düşünülmeli, bu muhasebeden sonra insanlar hazırlanmalıydı. Ferd ve cemiyet arası dengeyi bozmayacak şekilde bir ahlâk mevzuu olarak ele alınıp ahlâkî aksiyon gösterilmeliydi. İş işten geçtikten, insanları alıştırdıktan sonra yasaklasan ne, yasaklamasan ne? Yasakladığın şeyin yerine bir şey koyman gerek. Bir şeylerle oluşacak boşluğu doldurman gerek. Hayat boşluk kabul etmez. Ortaya çıkacak boşluğu dolduramazsan yasak ters teper ve yeni bir hastalık meydana gelir. Evlerde büyüklerle çocuklar arasında büyük kavgalara şahitlik edebilirsiniz. Sonra çocuk hakları, kadın hakları, “bilmem neyin beyanı esastır”. 

Devir hak devri kimse vazife derdi duymuyor. Vazifeden dolayı hakkım var demiyor. Halbuki her yaş ve cinsiyetin yapması gereken bir vazifesi var. Vazife şuuru ve vazifelerimizi yaparak kendimizi ve karşımızdakileri anlama çabasına giriyoruz. Başkaları ile hayat yolunda yürüme becerisi gösteriyoruz. Televizyonda güya cumhurbaşkanlığı ve aile bakanlığınca hazırlanmış bir kamu spotu. Erkek ile kadın anlaşmazlığı. Her daim olduğu gibi erkek kaba ve zalim. Kadınsa her zaman olduğu gibi nahif, kırılgan ve mazlum. Kavganın sonunda erkek soluğu demir parmaklıkların ardında alıyor. Erkek, demir parmaklık ve karanlık içinde öfkesinin karşılığı hürriyeti elden giderek cezalandırılıyor. Bütün erkeklere uyarı veriliyor, sakın kadına şiddet uygulamayın sonunuz böyle olur ihtarı veriliyor. Bu kamu spotunu hazırlayanların kafa yapısını merak ediyorum. Bunların insanı anlama ve kavrama anlayışlarının kökenini merak ediyorum. Bu kamu spotunu hazırlayanların estetik ve sanata bakışlarında hangi etkenler etkili tesir sahibirdir.       

Bu kamu spotunu hazırlayanların ve bunun eğitici olduğunu iddia edenlerin inanın ben insanlıklarından şüphe ediyorum. Ancak bu kadar kabalık ve anlayışsızlık olur. İnsan en azından yapmış olduğu kamu spotunu şu kadar kişiye gösterir ve onların üzerindeki tesirini sorarlar ve ona göre kamu spotlarına yön çizerler. Ama büyüklerimiz her şeyi bilirler sormaya gerek yok. Üstenci bir bakış ve anlayış. Sormazlar, hataya düşseler de yine sormadan yenisini getirip dayatırlar. Öğretmen şiddetini gösterip öğretmeni hizaya getirme derdinde olanlar, öğretmene yapılan şiddeti dert ediyorlar mı? Oysa yapılan istatistikte öğretmenlerin yüzde yetmişi öğrencilerinden şiddet görmüş ve birçoğu da acizlikleri gözükmesin diye şahıslarına yapılanları ortada dillendirmemişler. Kamu spotunda erkek şiddeti var ve erkek şiddetin karşılığı cezayı görüyor. Peki kadın şiddeti yok mu; kadınlar Hazreti Meryem gibi saf ve temizler mi? Kendileri ve kendilerinin yakınları tarafından şiddete uğramış mazlum erkekler yok mu?
Kadınlar niye böylesi bir kamu spotuyla uyarılmıyorlar. Kadınlar kendilerine yapılan şiddeti dillendirirken erkeklerin bir çoğu acziyetleri gözükmesin diye kendilerine yapılan şiddeti dillendirmiyorlar. Evet, tek taraflı bir bakış ve tek taraflı bir mahkûmiyet var. Bu tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir adaletsizlik. Ve sizin bu iyi niyet altında yaptığınız yanlışlıklar çözüm üretmek şöyle dursun bizzat çözümsüzlüğü artırıyor. Ailenin olmazsa olmaz iki tarafını birbirine düşman kılıyor. Nerde aile arasında muhabbet ve direnci artırıcı hedef ve yol göstermeler? Nerde sağlıklı nesiller doğurucu aileye giden köşe taşlarını düzmeler? 

İnsanı anlayıcı ve insanla anlaşma temini sağlayıcı bir dünya görüşünden mahrumsunuz. Hiçbir çileniz ve samimiyetiniz yok. Görünüşe ve algıya talipsiniz. Kafalarınız bir yere dönük ve orada çare arayıcısınız. Bir yeri kızdırmadan -Kemalist ve laik- diğer kesim nasılsa elimizde –Müslüman- diyen idareci bir anlayışla gidiyorsunuz. Kemalist ve laikleri kızdırmıyorsunuz çünkü aldığınız kanun ve sözleşmelerin menşei Batı tandanslı. Kızarlarsa ki henüz kızdıklarına rastlamadık, bu kanunları sizin kutsadığınız yerden aldık diyerek cevaplandıracaksınız. Müslümanlar zaten sormazlar, “Reisin bir bildiği vardır.” derler. Cemaatler ve STK’lar sorgulamazlar, hükümetten aldıkları karşılığında menfaatlerinden olmamak telaşındadırlar.  

Sorgulamak bu dönemde yapılır mı? “Düşmanın ekmeğine yağ sürmek” derler. Bunu diyenlerin çoğu devlette makam-mevki almış tiplerdir. Maaş tıkırında, işler yolunda. Batı düşünce ve yaşayış tarzının hakim olduğu değerlerle tecessüm etmiş bir devleti yaşatma gayreti sanki onlara kalmış. 

Evet, kurban kelimesi mustarip Anadolu dünyasında yer etmiş bir kelime. Düşünün hastasınız yanınıza nasırlı ve kınalı ellerle dedeniz gelir. Başınızı okşar ve alnınıza elini tutarak “kurban olduğum neyin var” der. Dudakları kıpır kıpır sizin için dua eder. Gözlerinden merhamet sağanağı yağmur misali üzerinize yağar. Sizin için kurban olan, sizin iyileşmeniz için “senin yerine ben hasta olayım” diyen bir merhamet heykeli vardır. Alnındaki çizgiler bütün yaşanmışlıkların ezgileridir. “Kurban olayım” sözü ruhunuzda makes bulur ve size bir güç verir. İlaç yerine o sözün tesiriyle şifa bulur ve yeniden ayağa kalkarsınız. Şifa dolu sözlerin dua ile beslenen sözler olduğunu anlarsınız. Kurban olanın kurban olduğuna hayat verdiğine bizzat şahit olursunuz. Kurban olanın kurban olduğunun şifa bulmasından sonraki sevincine şaşarsınız. Ninenizin, dedenizin gözünde pırıl pırıl ışıltılar. Evde mutluluk yumağı. Kurban olan ve kurban olunan dayandıkları inançlarından dolayı hayat bulmuşlar ve imanlarının közünde yanmışlardır.

 Evet, kurban kelimesi bozkır insanının sinesinde neşvü nüma bulmuştur. Bozkırın içine girenler, bozkırın suyundan içenler, bozkır dünyasına dalanlar bunu anlayabilirler. Bozkırlarda manasına erenler, bozkırların sırlı bucağını tanıyanlar, bozkırlarda bir parçasını bırakanlar bunu idrak edebilirler. Yorgunsundur, kerpiç yapılı bir evde uzanıp hayallere dalmışsındır. Karşında ninen (eben) bir işi tek başına yapamamış senden yardım dilemektedir. Yorgunluğunu görmekte ve utana sıkıla senden bir şey istemektedir. O işin aciliyeti vardır, yoksa nineniz gelip de asla sizi rahatsız etmez, yorgunluğunuza ket vurmaz. Sizin her isteğinizi gücü yeterse yapmaktan gocunmayan, asrın yükünü omzunda taşıyan kadının bu utangaçlığı sizi mahcup eder. Ninenin dudaklarında utangaç ve içli bir söz “Kurban olsun eben, şu işe bir yardım eder misin?” “Kurban olsun” sözü yorgunluğunuzu alır ve sizi kanatlandırır. Yüzüne söylemesen de içinden söylersin “Ebe asıl ben sana kurban olayım, niye böyle utangaç ve kırılgansın?” Kalkar ve yardım edersin. 

Kurban olan insanı gördükçe hayata bağın güçlenir. Kurban olan insanların cirit attığı cemiyette pazarlıksız ve samimi birlik ve dayanışma ruhu hasıl olur. Kurban olan insanların olduğu cemiyette sohbet dilden bal damlatır. İnsanlar yapayalnız evlerde terk edilmez ve tek başına ölümü beklemezler. Kurban olanlara kurban olunur. 

Sahabe, Allah ve Resûlden sonra en çok sevmemiz gereken insanlar topluluğu. Allah’ın Resûlü, Allah dememek şartıyla had içinde hadsiz seveceğimiz en mükemmel varlık. İmân edeceğiz, şeksiz ve şüphesiz aklı kül mesabesine getirerek imân edeceğiz. Allah’ın Resûlü bize anne ve babamızdan daha düşkün. Bizi anne ve babamızdan daha çok seviyor. Bir acımız olduğunda anne ve babamızdan daha çok üzülür. Allah ve Resûlü tam olarak sevenler, anne ve baba sevgisini de gösterirler. Allah korkusu, Resûl sevgisi olmayanın anne ve baba sevgisi olabilir mi? Allah sevgisi ve Resûl aşkı ile yanıp tutuşanlar, anne ve babaya “öf” diyebilirler mi? 

Sahabe Allah’ın Resûlüne nasıl hitap edermiş: “Anam babam sana feda olsun Ya Resûlullah.” Yani en sevdiklerini O sevgili uğruna feda edenler elbette demek istiyorlar ki “Ya Resûlullah bu canım sana feda olsun, senin için kurban olayım.”

Evet, biz Müslümanlar kurban olacağız! En hasbi duygularla kurban kesip kurban olma ahlâkını yaşatacağız. Bu ahlâk ve bayram bizi biz yapacak. Sahabe kurban olma ahlâkını en pürüzsüz şekilde yaşadı ve yaşattı. Bu ümmetin örnek topluluğu oldular. Sahabe örnek nesil, sahabe rolüne bürünerek bizde bu ahlâkı şahsımızda tecelli ettirelim. Çağdaş ve medeni olma iddiasındaki insanların kudurmuşluğu ne kadar artarsa o kadar doğru yolda olduğumuzun farkına varalım. Vesselam.  


Baran Dergisi 658. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.