Kuru Akılcılar ve Kur’an Tefsiri


Oğuz Can Şahin

Oğuz Can Şahin

17 Nisan 2018, 13:32

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesince düzenlenen “Bilgiden Bilince” başlıklı konferansta enteresan açıklamalarda bulundu.

Her meselede zücaciye dükkânına kasdı olduğu izlenimini veren Prof. Dr. Erbaş, şunları söyledi:

“Bazı ayetleri anlamak için astronomi bilgisi gerekiyor. Astronomi konusunda birkaç makale, kitap okuyan birisi hiç okumayana göre bu ayetleri daha iyi anlar. O yüzden diyorum ki bir kişinin Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir etmesi çok zor. Bilmiyorum başarabilir miyiz ama şöyle bir niyetimiz var, her alanın uzmanını bulup Kur’an-ı Kerim’i baştan sona tefsir etmek. Yani astronomi ile ilgili ayetleri tefsir ederken bir astronom orada bulunsun. Müminun Sûresi’nin ilk sayfasının yarısından sonra çocuğun ana rahmindeki gelişim süreçleri anlatılıyor. O ayetleri tefsir ederken o alanın bir uzmanı mutlaka hocamızın yanında olsun. Yer, gök bilimleri... Yani bu alanlarla ilgili üniversitede bölümler var, mühendislikler var. Bu uzmanlardan bir araya getirip mutlaka bu ayetleri daha iyi anlama noktasına gitmek gerekiyor.”

Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk’ın, vahiyle Peygamberler Peygamberi’ne indirdiği kitap... Dolayısıyla en büyük tefsirci, Peygamber Efendimiz. “Kur’an Arapça” denilemez, Arapça üzerine indirilmiş Allah kelâmıdır. Tefsir, çok riskli bir iş...  Dostoyevski’nin ‘Karamazov Kardeşler’  eserini Türkçeye tercüme etmek isteyen birisini düşünelim: Tercüme cüretkârlığını gösteren kişinin, Rusçadan ziyade, yazarın diğer eserleriyle haşır neşir olması lâzım, bu bile epey meşakkatli bir iş. Hem hiçbir tercüme tamı tamına orijinaliyle aynı olamaz, ya eksiktir, ya fazladır. O açıdan Kur’an tercümesi denmez, Kur’an meali denir.

“Kur’an, genişliğine dış yüzü ve derinliğine içiyle Allah kelâmıdır; Allah ile kâim ve sonradan yaratılma (mahlûk) değildir. Kur’ân, nâzil olduğu zamanlardaki hâdiselerle ilişkisi, onun, zaman ve mekândan münezzeh, ezelî Allah kelâmı olmasını engelleyemez. Zaman ve mekân çemberinde tutsak akıl, sınırı içinde kendisine göre hesaplarla bu derinliğe ulaşamaz.” diyor Üstad Necip Fazıl. Tefsir işi yalnız akılla olmaz ve böylesi bir iddia fasid bir iddiadır! Tefsirin sadece dil mevzuuyla alâkası olduğunu düşünenler için şöyle bir hatıramızı nakletmek istiyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Baran dergisi olarak Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay’ı ağırladık. Kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Türkiye’deki darbeler tarihi, dil mevzuu, kavramlar ve Türk siyaseti hakkında gerçekleştirdiğimiz röportajdan bir kısım paylaşıyoruz: Süleyman Hoca, müteveffa Şerif Mardin’le Ankara’daki Millî Eğitim Şûrası’nda aynı komisyonda denk geliyorlar. Şûra kalabalık, Şerif Mardin, Hayri Bolay’a “kafamız şişti dışarı çıkalım” teklifinde bulunuyor. Hayri Bolay da kabul ediyor ve bahçede aralarında şu hoş sohbet geçiyor... Şerif Mardin “Süleyman Bey, benim İngilizcem iyi değil” demiş. Hayri Bolay da, “bu nasıl olur Şerif Bey, sen Galatasaray’da okudun, İngilizce eğitim aldın, Boğaziçi’ni bitirdin, Amerika’da yüksek lisans ve doktora yaptın. Amerika ve İngiliz üniversitelerinde senelerce hocalık yaptın, yüzlerce ilmî İngilizce makalen var. Onlarca kitabın var İngilizce. Senin İngilizcen iyi olmayacak da kiminki iyi olacak ki?” demiş… Şerif Mardin, “Dil işleri öyle değil, bunu devletin ele alması lâzım. Benim bildiğime göre iyi İngilizce, İngilizler tarafından çocuğa üç yaşında öğretilmeye başlanır. İngiliz çocuklara üç yaşından itibaren Tevrat ve İncil’in ana kavramları ezberletilir” diye cevap vermiş. Süleyman Hayri Bolay şaşırmış tabiî. Şerif Mardin son olarak, “İngiliz çocukları evin içerisinde dolaşırken, yemek yerken, koşarken, oyun oynarken İncil ve Tevrat’ın kavramlarını ezberler ve konuşmaya başlar. İngiliz siyasetçiler mecliste konuşurken, iktisadçı çalışmalarında bu kavramları kullanmak zorundadır. Ama ben bunları zamanında öğrenmediğim için, kavramları düzgün kullanamıyorum. Bu yüzden benim İngilizcem iyi değil Süleyman Bey” demiş.  (Not: Bu röportaj henüz yayınlanmadı.)

Şimdilerde insanların iş üstünde olduğu meselelerde ehliyetli olmadığı aşikâr. Bir bakkala gidiyorsun, manavlığa soyunmuş, ilaç satıyor, zücaciye ve tuhafiyeciliğe soyunuyor. Eskiden böyle değildi. Manav sebzeden, tuhafiye iplikten, bakkal bakkaliye ürünlerinden anlardı. “Şunu da yapamam” diyen insanlar azaldı. İşler karışık hâl aldı, herkes her işi yapıyor; ama hiçbir iş layıkıyla yürümüyor.

Müfessirin: Fıkıh, hâdis, dil, mantık, kelâm, ve sair alanlarda ehliyetli olması gerekir. Kur’an hayatın her yönünü kuşatıcı olduğu için müfessirin, fizik, astronomi, psikoloji ve dahî matematik bilmesinde fayda vardır. Bu müsbet bilimlerin her birinde uzman olacak diye bir şart yoktur, lâkin hangi birinde dara düşse, dara düştüğü yolda tekamül edebilmesi için bir ön bilgisinin olması gerekir. Yani yön bilmek şart, nereden geldiğini bilmediğin vakit, yaptığın iş ne olursa olsun, nafile... Demesi kolay, yapabilmek de hayatın sırlarından bir tanesi.

Her iş, kendi şartları içinde ele alınmalı. Hele mukaddes meselelerde insanın şöyle bir durması gerekiyor! Bilim metod ve analitik yöntemlerle ilerliyor, deneme-yanılma sonrasında teoriden pratiğe dökülmüş şeyler hakkında ortaya bir şey çıkıyor. İşi yapan da “ben bildim” sanıyor. Tefsir’de de bilimsel yöntemi andıran bir usul varsa da, takvası ve maneviyatı olmayan bir kişinin yapabileceği bir iş değil; hele deneme yanılma sahası hiç değil… Hülasa Tefsir zor iş zor! Zaten ortalıkta oryantalistlerin ve oryantalist kafalıların yaptığı tonla “tefsir” var. Su bulanık, daha da bulanıklaştırmanın ne âlemi var?

 “Bir insan, ‘Ben Kur’ân’ı kendi aklımla tefsir ederim!’ dese de, neticede tefsiri noktası noktasına büyük tefsircilerinkine uygun çıksa, hareketi, yine dinî cinayetlerin en büyüğü olur. Küfür... Kur’ân’ı öz aklı ve anlayışla tefsire kalkışanın küfürde olduğu hâdis ile sabit...”

Hz. Ömer (r.a), halifeliği vaktinde tefsirciler bir araya geliyorlar; sonra bir kelimenin tek harfindeki bir noktalamaya takılıyorlar! Harfe ait noktanın üstten kaldırılıp alta alınması gerektiğini söylüyorlar. Değişiklik yapılsa dahî mânâ büsbütün bozulmuyor... Yine de Hz. Ömer Efendimiz’in verdiği cevab: “Yerin ve göklerin bütün halkı gelip de o noktaya çengel assalar ve asılsalar, onu aşağıya indiremezler!..”

Altun Silsile’nin otuz üçüncü halkası, tesbihin son tanesi, “sonsuzluk plânının irşad kutbu” Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin şu buyurduğundan nasibimizi almaya gayret edelim.

“Hutbeyi ve Kur’an’ı anlamak lâzım değildir. İbâdet, emre imtisâl etmektir, uymaktır; anlamak değildir. Kur’an’ı anlamak için 72 ilmi öğrenmek lâzımdır. Kur’an’ı anlamak için istidadı müsaid olanların yâni zeki olanların on sene, zekâsı orta seviye olanların elli sene çalışmaları lâzımdır. Bizim gibi istidadı en aşağı seviyede olanlar yüz sene de çalışsa, bir şey anlamazlar.”

Üstad Necip Fazıl’ın kurtarıcısı, onun için kelimeleri dize getirdiği büyük velî Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, “bizim gibi istidadı en aşağı seviyede olanlar yüz sene de çalışsa bir şey anlamazlar” dediğine göre!.. Edeb, usûl, yol, yordamdan bihaber şekilde müfessirliğe soyunmadan evvel, Efendi Hazretleri’nin kim olduğunu öğrenmeye gayret etsinler. Sonra ne demek istediğini ucundan anlasalar, yeter! Gerisi Allah Kerim...


Baran Dergisi 587. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.