Lâiklik veya Sekülerlik “Tanrı Tanrıysa, Ben de Benim”


Kenan Durdu

Kenan Durdu

08 Haziran 2016, 15:44

TBMM Başkanı Sayın İsmail Kahraman’ın “Lâiklik yeni Anayasa’da yer almamalı” beyanı medyada geniş bir yankı buldu ve lâikliğin yeniden aktüellik kazanmasına yol açtı. Aslında dolaylı veya dolaysız, şuurunda olalım veya olmayalım, lâiklik mütemadiyen, soluduğumuz havanın “her yerde oluşu” misâli, toplum veya fertçe hayatımızın en aktüel unsuru “oldurulagelmiştir”. Zira Türkiye Cumhuriyeti’nin, hukukî normların teşekkülünden “kamusal alanın” tanzim edilişine, temelinden çatısına değin varlığını kendisiyle kaim kıldığı yegâne değer olmuştur lâiklik.
Ordu-millet karakteriyle, tarihte küffar karşısında, gâvur karşısında büyük fetihler yaşamamıza, üç kıtanın hâkimi bir medeniyetin kurucusu olmamıza rağmen, sanki bunlar hiç olmamışçasına, zillet, ezel-ebed boyuna bize; gâvurun öz övüncüymüş gibi bir yaklaşımla onların dünyasından olabilmemiz emeliyle, yâni hiç olmazsa istikbâlde gayri medenîlikten kurtulup insanî değerlerle mücehhez varlıklar olabilmemiz gayesiyle, eğitimde de yeni nesilleri yetiştirmenin ana politikası olarak gözetilmeye çalışılan değer niteliğiyle, izzet ise boyuna lâiklere ve lâikliğe olmuştur. Bu mânâda, yakın geçmişte Afrika kabilelerine yine aynı gâvur güçler tarafından reva görülen muamelenin aynısıyla milletçe karşı karşıya bulunmaktayız.

Aslında dillere pelesenk olacak denli tüm demografik yapımızla, yediden yetmişe herkesin mânâsına vakıf olduğu lâikliği burada ele almamızın sebebi, kendi hakiki ezberlerimizi hatırlatmak için olacaktır. Zira lâiklik bahsindeki son tartışmalara baktığımızda, İslâmî çevrelerin eskiye nazaran lâiklikle daha gönüllü bir şekilde barışmaya veya uyuşmaya razı bir tavır sergilediklerine şahit oluyoruz.
Şunu da hemen belirtelim ki, mânâda Osmanlı insan tipinin bitişinin başlangıcı da demek olan Tanzimat’tan bu yana, daha bu başlangıcın en başında kendilerini tarihimizin dışına atan Batıcılar dışındaki büyük çoğunluğun köke bağlı varlığını sürdürebilme mücadelesi de, varlık gayesini hedef alan güce karşı direne direne mahkûm oluşun acıklı bir hikâyesidir. Ve bu mahkûmiyetle geçen her günle birlikte, toplumumuzun mezkûr kesiminde lâiklik, akıl hocaları marifetiyle daha bir kanıksanır hâle getirilmektedir. Bizden gidenin ne olduğu bir yana, gelip onun yerine konanın bizi kendi varoluş gayemizin hasmı kıldığı, hasmı kılacağı sanki görülememekte, akledilememektedir. Belki de, daha fenası, umursanmamaktadır.

Meclis Başkanı’nın fitilini ateşlediği günden bu yana medyada yapılan tartışmalara bakıldığında, Yusuf Kaplan gibi kimi ateşli kalemler dışında, İslâmcı yazarçizerlerin yazılarında lâiklik veya sekülerliğin, özünde neredeyse ne kadar hayırhah bir şey olduğu, asıl sıkıntının uygulamada görülen yanlışlıklar olduğu minvalinde epey yazı okunabilir. Hâl böyle olunca, mevzuyu dilimiz döndüğünce, Büyük Doğu-İBDA perspektifinden ele alma ihtiyacı hissettik.

İmdi, Büyük Doğu-İBDA denince sistemli bir fikir örgüsünden, bir ideolojiden bahsediyoruz demektir. İslâm’a muhatap anlayış formülasyonuyla ve İslâm’la sımsıkı bir bağ kurucu nisbet tavrıyla, eşya ve hâdiselerin hep kaosa meyleden yönelişlerini İlâhi hakikatler temelinde nizamlaştırmayı esas alan bir ideolojidir Büyük Doğu-İBDA.
İdeoloji mefhumunun, epey bir zamandır menfi bir çağrışımı olduğunu bilmez değiliz. Konumuz bu olmamakla beraber, kısaca ister ideoloji mefhumunda dile gelen olsun, isterse demokrasi olsun, tüm beşerî sistemler Müslüman nezdinde hayatı idealize ediş tarzlarıyla varlık gayesini menzilinden saptırıcı istikametlere yuvarlayıcı olmaları bakımından birbirinin eşdeğeridir. Demokrasiyi kötülükte ideolojilerle eşitleyici bu tür yaklaşımlara kolayca itiraz edilebiliyor.

Tüm dünya nüfusunun halk denilen en büyük kısmına kapitalizmin kötülüklerinden bahsedildiğinde, itiraz edecek tek bir kişinin çıkma ihtimali bile yoktur herhalde. Hâlbuki özünde içimize kurulmuş bir makina gibi bize en şahsî ihtiyaçlarımızı belirleyici bir irade rolü kazandıracak denli hayatın köşe bucaklarına varana değin yayılma başarısı göstermiş ve âlemşümullük çapına erişmiş bir ideolojidir kapitalizm. Ne var ki, diğerlerinden farkı, klâsik anlamda belli bir ahlâkı dayatmadığından ve demokrasi peçesiyle kendini gayet iyi kamufle ettiğinden, kötülükte rakipsiz olmasına rağmen yığınlar üzerinden varlığını sürdürebiliyor olmasıdır. Demek istediğimiz, ideolojilere anakronizm vurgusunda akla hemen sosyalizm ve faşizm gibi rejim tecrübeleri üşüşürken, nedense kapitalizmin ve taşıyıcısı veya ‘vasıta sistemi’ rolündeki demokrasinin es geçilmekte olduğudur.

Büyük Doğu-İBDA, bir ideoloji… Diğer ideolojilerden farkı, beşerî kökenli olmaması… Bu ideoloji-düşünce sistemi’nin olmazsa olmazları, “Kur’ân’dan başlayarak, merkezden muhite doğru bütün mukadder oluşlarıyla, dinin heyeti mecmuası” hâlinde İslâm, ona muhatap Müslüman-İnsan şuuru ve bu ikisi arasında rabıta kurucu hüviyetiyle nisbet tavrı... Bu üçlü birlik olmadan, olanı biteni ve olmakta olanı realize edici itikadî ve fıkhî teşebbüsler sistemsizliğin çelmesine takılmaktan, daha fenası kendi karşıtına dönüşmekten kurtulamaz; dolayısıyla “bütün fikir”in kuşatıcılığı olmaksızın Müslümanlığın en sade, en genel geçer tarifine mutabık bir Müslüman olarak şu dünya-hayatının sürdürülemeyeceği vicdanen dahi idrak edilebilecek bir husustur.

Ezcümle, Büyük Doğu-İBDA şuur süzgeci tarzı yaklaşımlar benimsenmedikçe, lâiklik hususundaki izahlar, müesses nizamın mütemadiyen onaylanmasını pekiştirici olmaktan öte gidemeyecektir.
Ak Parti hükümetleri döneminde yeniden ayağa kalkabilmenin, tarih sahnesine çıkabilmenin kımıldanışlarının yaşandığı bir hengâmede Müslüman entelektüel ve siyasi çevrelerin lâikliği idealize edici tutumları, “nasıl bir nisbet tavrı”nı müdrik olmayışlarının belâlı neticesi olsa gerek.

Fakat mesele şu: Osmanlı’nın paramparça edilerek yok edilmesinden sonra İstiklâl Harbiyle maddî planda, evet, varlığımızı koruyabildik, ancak şu unutulmamalıdır ki, İstiklâl Marşı’nın “Hakk’ın sana vadettiği günler doğacaktır!” sözünde ifade olunduğu üzere, mânâda o günden beri varolma mücadelesi içinde bir milletiz. Hep o “tam teşekküllü var olacağımız” günün beklentisi içindeyiz.
İster lâiklik olarak adlandırılsın, isterse sekülerlik, en düşük dozlarda bile benimsenmesi veya kanıksanması hâlinde bizde bize dair ne kalabilecek? Lâikliğe gösterilecek rıza, tarihte kapatılan bir sayfa olduğumuzun teyidi değil de nedir? Varlık sahnesine yeniden çıkma çabamızın boş bir hayalden öte bir şey olmadığının hâl diliyle ikrarı değil midir?!

 Tarihe böylesine aşırı bir vurgu bir saplantı mı acaba? Elbette değil. Varlığımıza mânâ kazandırmanın imkân ve kudretini nasıl temin edeceğimizin cevabını barındırır tarih.
Başka hiçbir din ve medeniyete nasib olmayan eşsiz üstünlüğümüz odur ki, bize boyuna istikamet üzere olmayı ihtar eden Beytullah’mız, Kâbe’miz var. Üstad’ın ifadesiyle, yanına yaklaştıkça istikametin de kül olduğu İlahî sır noktası! Kâbe, tarihimizin istikametini kurduğu mihrak noktasıdır. Fert ve cemiyet olarak oluşlarımızın, olamayışlarımızın, zaaf ve meziyetlerimizin ondan hiza alarak mahiyetlerini açıklığa kavuşturabileceğimiz fikir kutbudur Kâbe.

O, millet olma şuurunu, ümmet olma şuurunu murad menzilinde istikametleştirici kudretiyle, hem zamanda Hicret’ten bu yana geçen çağları, hem de mekânda sınırları berhava edecek denli tüm müslüman coğrafyaları tek yekûnda toplayıcı, yekpareleştirici İlahî mihrak noktasıdır. Ve bu tarihin, kesintisiz oluşun genel adı İslâm tarihidir, yâni şerik kabul etmeyen Tevhid tarihi!
Lâiklik, işte tam da Tevhid tarihimizi yok sayıcı, onun biçimlendirici ve denetleyici gücünü yok edici veya hiç olmazsa onu sönümlendirmek gayesiyle din dışı veya dinle bağları olabildiğince gevşek yeni bir insan tipini üretmeye uygun zemin ihdasına işlerlik kazandırmanın ideolojik aygıtıdır.

Bir kere, din, toplumları alâkadar eden her tür konu ve kurumdan daha şümullü olduğundan, ister lâiklik temelinde olsun isterse sekülerlik, yapılacak tüm tarif ve mânâlandırmalar daima dini sınırlandırmaya, dolayısıyla ondan yetki gaspına matuf olacaktır.

Bu yetki gaspının ne demek olduğunu, zaten lâikliğin şu üç farklı bağlamdaki tarifleri yeterince izah etmektedir;

Felsefî anlam: İman ve inanç yerine aklın hükümranlığını koymak.

Hukukî anlam: Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.

Siyasî anlam: Siyasi gücün dinî otoriteden bağımsızlaştırılması veya dinin siyasî yaptırım gücüne sahip olmaması.

Görüleceği üzere, her üç yaklaşıma göre de dinin negatif bir anlam ihtiva ettiğinin peşin kabulü söz konusu. Kavramın sırf bu lügat mânâları bile müslümanca bir hayat için alarm zillerininin çalması demektir.

 Yâni şu: Lâik bir İslâm toplumunda her bir insan, ister kendi ferdiyeti içinde kalarak, isterse sosyal ilişkiler içindeyken, iradi faaliyetlerinden bağımsız olarak veya tam tersi, iradi çabasına rağmen dinen maruz kalacağı zararlardan nasıl korunabilecek? Onun din aleyhine bir tutum takınmadıkça lâiklikle uyuşabilmesi nasıl mümkün olabilecek? Bizleri lâikliğe, olmadı sekülerliğe ikna etmeye çalışan entelektüel ve siyasî çevrelerin en başta bunu cevaplandırmaları gerekmektedir.  

Lâikliğin tanzim ettiği bir İslâm toplumunda, öyle ki, ‘müslüman’ ve ‘mümin’ sıfatlarının dahi mahiyetçe hayli aşınmış ve kast olunanı anlatabilmenin uzağına düştüğünü teslim etmek zorundayız; dinle titiz bağ kurma çabasındaki müntesiplerini, tıpkı İslâm öncesi Mekke toplumunda olduğu gibi ancak ‘hanif’ kelimesinin anlatmaya daha uygun olduğu gerçeği bir diğer bahistir.

İçtimaî fayda açısından lâikliğin en büyük meziyeti olarak, farklı inanç ve görüşteki kişi ve toplulukların haklarını koruduğu, güvenceye aldığı tezi ileri sürülüyor boyuna.

Bu yaklaşımın, yanı başımızdaki Hıristiyan inancına mensup milletler havzası için geçerli olduğuna şüphe yok. Tarihte Hıristiyan devletlere veya milletlere baktığımızda, yekpare bir din coğrafyası olmasına rağmen, meselâ pamuk eken bir çiftçinin tarlasında tek bir tutam ayrık otu bulunmasına tahammül edememesine benzer bir tutumla, bırakın farklı dinlerden olanlara, aynı dinin farklı mezheplerinden olanlara dahi tahammül etmediklerini görüyoruz.

Bu topraklarda bile, asırlar evvelinden bugüne birbirleriyle ilişkileri bu şekilde olmuştur. Hıristiyanlıkta her mezhep kendisini dinin bizzat kendisi addetmekte olduğundan, kiliseleri ve mezarlıkları dahi farklı olan sözkonusu diğer mezheplerin bağlılarına karşı dışlayıcı olagelmiştir.

Oysa İslâm, doğuşundan bugüne farklı din ve inanışları, düşünün Yezidi topluluğunu bile içinde barındıragelmiştir. Bu, biz müslümanların beşerî sıfatlarımızla, yâni doğuştan getirdiğimiz özelliklerle diğerlerinden daha alicenap ve üstün olduğumuz sonucunu doğurmuyor. Ya? Zira kâfir bile olsa ona dokunmak, Allah’ın çizdiği hududu çiğnemek anlamına gelecektir.
Beşerî vasfıyla insanın yırtıcı hayvanlardan bile daha yaman olduğunun tarihte yeterince kaydı var zaten. Tarihin geniş caddesi üzerindeki milletlerin ne tür katliamlara giriştikleri bir yana, tarihin patikası hüviyetindeki Afrikalı veya kızılderili küçük kabilelere bakıldığında bile fırsat bulunca farklı klan veya kabilelere karşı nasıl canavarlaştıkları görülecektir. Bu çerçevede Müslüman toplumların lâiklikten insaniyet dersini öğrenmek gibi bir açıkları hiç mi hiç yoktur.

Allah’ın vazettiği bir hükmü yokmuşçasına onu laikliğin vasfı kılmak... Yavuz hırsız ev sahibini bastırır, böyle bir şey herhâlde.

Farklılıkların bir arada yaşamasının en alıcı noktası, İbda Mimarı’nın beyan ettiği üzere, asıl mesele kimin kime/kimlere yer gösterdiğiyle alâkalı olmasıdır.

Bakın, muasır medeniler olabilmemiz gayesiyle kurumların azami bir motivasyon ve olanca gücünü kullanarak iliklerimize değin işlemeye çalıştığı Batıcılığın en temel insanî seviyede bile bize bakışının ne olduğunu ve elbette ne olacağını ele veren ibretlik iki olayı, buyurun beraber hatırlayalım:

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Edoğan, 2002’nin ramazana rastlayan Aralık ayında, Ak Parti Genel Başkanı sıfatıyla ve kalabalık bir katılımla bir İtalya gezisi yapmıştı. İtalya Başbakanı Berlusconi görüşme programına öğle yemeği de koymuştu. Ve heyet o geziye ‘mecburen’ seferî çıkmıştı. Lâiklikte hani kişi inancına saygı vardı? Aslında bu örnek bile, diğer milletler söz konusu olduğunda, Batının lâikliği onları zararsız ötekiler hâline getirmek için başvurduğu bir yöntem olarak kullandığını göstermektedir.

Yine aynı neticeye çıkan tam tersi bir örnek: 2006’da Türkiye’yi ziyaret eden Papa 16. Benedictus’un şerefine Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir akşam yemeği verir. Papa sofraya oturur, ama perhizde olduğunu söyleyerek sunulan ikramı reddeder.

Şimdi düşünün, Avrupa’nın bizde en çok önemsediği, ve hatta diğer İslâm ülkelerine boyuna model olarak gösterdiği lâiklik, kendileriyle münasebetlere gelince bizi rencide edici bir güç olarak bile kullanılabiliyor. Neden böyle oluyor? Çünkü takdir de tekdir de değerleri taklid edilen medeniyetlerin mensuplarına aittir. Bir Afrikalının kendi kendine aferin demesinin ne kıymeti harbiyesi olabilir ki!
Şimdi böyle bir izah tarzı ucuz bir ajitasyon numarası addedilebilir. Ne var ki medeniyet tarihçisi Toynbee de, Türkiye’nin ‘bugün’üne ve ‘geleceği’ne dair realist çizgilerle öyle bir tablo çizmektedir ki, bu topraklarla sadece burada doğmuş olmak dışında hiçbir rabıtası kalmamış bir kimse bile, şu satırları içi acımadan okuyamaz sanırım. “Medeniyet Yargılanıyor” isimli kitabından:
- “Herodian”lığın (*) iki ciddi zayıflığını yüzümüzü Türkiye’ye çevirerek anlayabiliriz. Liderlerinin yaptığı devrim 7. ve 9. asırlardaki Japon devrimlerini gölgede bıraktı. Türkiye’deki devrim bizim Batıdaki başarılı ekonomik, siyasi, estetik, dinî devrimler gibi bütün alanlarda yapıldığından Türk halkının toplumsal deney ve tecrübelerini tepeden tırnağa sarstı. (...) Türkiye’deki “Herodian” devrimlerinin en cüretkar ve en önemli değişikliği Türk halkının önüne yeni bir sosyal ideal yerleştirmesidir. Artık eskisi gibi çiftçi, savaşçı ve insan çobanı olmayacaklardı; ticaret ve endüstri ile uğraşarak, gerektiğinde hasımları Yunanlılara, Ermenilere, Yahudilere karşı koydukları gibi Batılılara da karşı koyabileceklerini isbat edeceklerdi. (...)

Kendisini başkaları gibi yaratmadığı için Tanrıya her gün dua eden bir Ferisi görünümünde bize karşı koyan Türk “Zealot”larından hoşlanmadığımız bir gerçek. Kendisiyle “acaip bir insan” olarak övündüğü sürece biz acaipliğini iğrençleştirerek gururunu kırmaya kendimizi adadık ve etrafındaki zırhı delmek için ona “Konuşulamayan Türk” adını taktık, şimdi gözlerimizin önünde tamamladığı “Herodian” devriminin içine sürükledik. Bizim tehdidimiz yüzünden kararını değiştirip, kendisini komşu ülkelerin insanlarından farksızlaştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Bu defa Yahudilerin kendilerine bir kral ararken başvurdukları kabalığı itiraf ettikleri anda Samuel’in kızdığı gibi kızdık ve sıkıldık.

Bu şartlarda Türklere karşı davranışımız en azından bir kabalık sayılır. Bizim tehdidimizin kurbanı olan Türk ne yaparsa yapsın gözümüze girmeyeceğini kitabımız Kitab-ı Mukaddes’ten alıntılar yaparak gösterebiliriz: “Biz size kaval çaldık, siz oynamadınız; biz yas tuttuk siz ağlamadınız.” Tehdidimizin kaba olması aynı zamanda yanlış olmasını gerektirmez. Bu sarf edilen emekler boşuna olmasa bile ve bu çok dikkatli Türk “Herodian”ları amaçlarına tam tamına ulaşsalar bile, medeniyet hazinemize ne ekleyebilecekler?

İşte bu noktada “Herodian”lığın iki zayıflığı kendini ele vermektedir. Birincisi “Herodian”lığın yaratıcı değil, taklitçi olması. Bu yüzden bir başarıya ulaşsalar bile, insanî bir yaratıcılığı geliştirmek yerine taklit ettiği toplumun makine yapımı maddelerini geliştirmeye mahkûm. İkincisi, “Herodian”lığın, bu yolu seçenlerden ancak küçük bir azınlığı kurtuluşa erdirebileceği gerçeğidir. (**) Çoğunluğun kaderi, taklit edilen toplumun işçi sınıfını artırmaktan ibarettir. Mussolini, bir keresinde işçi sınıfı olduğu gibi, işçi milletlerin de olduğunu hatırlatmıştı ki, Batılı olmayan günümüz insanlarının dahil olduğu kategori de bu olsa gerek. “Herodian”lığın etkisiyle bu insanlar ülkelerini Batının benzer devletlerinden biri hâline getirip Batılı kardeşleriyle aynı derecede eşit, özgür ülkeler hâline gelseler bile bir şey değişmeyecektir.”
Bu tesbitlerin sahibi zat herhangi bir Avrupalı tarihçi değil, Osmanlının parçalanması ve akabinde imzalanan Lozan anlaşmasını hesaba kattığımızda, onun İngiliz olması bu sözleri daha mânâlı kılıyor olsa gerektir.

Lâiklik hepimizin malumu olduğu üzere Hıristiyanlık tarihi içinde doğmuş bir kavram ve Fransız İhtilalinin akabinde Hıristiyan ülkelerde hukuki normların teşekkülünde ve siyasî rolün belirlenmesinde kurucu bir ilke hâline gelmiştir.

 Aslında şimdiye kadar lâikliğe karşı takındığımız menfi tavır Batılı milletler açısından bakıldığında yerini son derece müspet bir tavra bırakabilmekte. Zira lâiklik, evvelemirde, kilise otoritesine karşı geliştirilen siyasî bir eylemdir.

Yunancadan Latinceye geçen halk mânâsındaki “laikos” kelimesi, baskıcı Vatikan otoritesine karşı halkın dinle irtibatını onun tasallutundan kurtarma isteğini ifade eder. Şu iktibas Üstad’a ait:
- “O kilise ki, bir zamanlar kralları kapısında yalın ayak, başı kabak ve dizüstü bekletmiş olarak, tepesindeki gurur heykeli papalara şu dövizi ezberletmiştir: ‘Allahtan çok küçük, insanlardan çok büyük...’ Papa nazarlarında budur.”

Fakat ilerleyen safhada, Aydınlanma dönemiyle birlikte işin rengi değişmiş, aklın yegâne hükümran güç hâline gelmesiyle birlikte lâiklik veya sekülerlik, din karşıtlığında aklın sıfatı hâline gelmiştir. (Lâikliğin felsefi anlamı: İman ve inanç yerine aklın hükümranlığını koymak.)

İnsanlığın tarihte eşi menendi görülmemiş en büyük krizi tam da bu olsa gerek.

Aydınlanma çağıyla birlikte insanlık akıl çağını yaşamaktadır. Bu akıl, “en yüce evrensel ilke” olarak, “aşkın/müteal bir üst varlığa” ihtiyaç duymaksızın varlığı kendi “nedenselliği” içinde açıklama ve yeniden kurmayı şiar edinmiş yeni “mutlak varlık” kategorisidir. Bu akıl nezdinde dinler, mitolojiyle eşitlenir. Zira her iki grup, akılca kabulü imkânsız ‘doğrular’ ihtiva etmektedir. Dolayısıyla, nasıl ki mitolojik inanışlar değer üretici olamazlarsa, dinler de aynı şekilde öyledir. (Toynbee, “Tarihçi Gözüyle Din” isimli eserinde ‘realist’ olan tek dinin İslâmiyet olduğunu ifade eder.)

Bu akıl, sadece yuvalandığı bilimin itici kuvveti değildir, normların teşekkülündeki yegane kaynaktır aynı zamanda. Ve onun aşkınlık/müteallik anlayışı, dünya ufkunun sınırlarından ötesini işaret etmez. “Seküler Çağ”ın yazarı Charles Taylor’ın ifade ettiği üzere, insan için refah ve mutluluğun ötesindeki her türden hedef artık silikleşmiştir. Bunun en meşhur misâli Goethe’nin Faust’undaki şu çarpıcı ifadedir.
- “Faust: Öte dünya umurumda değildir! Bu dünya yıkıntı hâline geldikten sonradır ki öte dünya or­taya çıkabilir! Benim zincirlerimin kaynağı bu dünyadır. Ve dertlerimin üstüne ışıldayan bu güneştir! O dertlerden kurtulabilirsem artık ne olursa olsun! Artık sevenler, tiksinenler olacak mı ve o dünyaların bir altı ve bir üstü olacak mı umurumda olmaz!”

Terry Eagleton “Tanrının Ölümü ve Kültür” isimli eserinde Aydınlanma dönemi düşünürlerini inceler. Burada dine gösterilen “hoşgörünün” ipuçlarına da yer verilmiştir. Şöyle ki, tüm bir insanlık ilim irfan yolunda gelişerek aydınlanamayacağına göre, halk denilen kitlenin seyreltilmiş dozlarda dinle bağ kurmaları tek çıkar yoldur. Zira insanları itaatli kılmada din henüz alternatifsiz bulunmaktadır. Gönüllü bir itaatin olmadığı dünyada ise kaos hâkim olur. Yazar, aydınlanmacıların bu riyakâr tavrını, “ikili hakikat” kavramıyla açıklar. Meselâ der, (Volter)in, hizmetçisinin kendisi gibi bir düşünceye sahip olmasından ödü patlıyordu. Zira kendisi gibi aydınlanmış bir fert olduğunu idrak ettiğinde, onunla eşit bir varlık olduğuna hükmedip ona hizmet etmeyi reddedebilirdi.

Aydınlanmacılardan bu yana entelektüel kesime baktığımızda, bunlara toptancı bir yaklaşımla ateist insanlar zümresi demek istemiyoruz. Bunlar genel olarak şu üç grubu oluşturuyorlar: Ateistler, Deistler ve Agnostikler. Dinle bağlarını koparmış olmaları, ortak özellikleridir. Borges’in “Tanrıya inanıyor musun?” sorusuna verdiği cevap bu zümrenin anonim cevabı olarak okunabilir. “İnanıyorum” diyor Borges, “fakat peygamberlerin bildirdiği Tanrıya değil.” Bu zümrenin oluşturduğu asıl tehlike, insanlığın, iki asır evvelinden itibaren düşünce ve sanatta onun tesiriyle kendini şekillendiriyor oluşudur. Bu şekillenme neticesinde beşerîleşmeye doğru gerileyen ‘insan’, belki de yakın tarihteki ilk hakiki pagandır. Kur’an-ı Kerim’de helâk edilen kavimlerle ilgili kıssalara baktığımızda, ortak yönlerinin artık Allah’a muhatap kul olma vasıflarını yitirmiş hâle gelmeleridir, diyebiliriz. Lâik aklın asıl yıkıcılığı, insanda kulluk şuurunu yıkıp, “birey” şuurunu oluşturarak onu Rabb’ine muhatap kul olmaktan çıkarmasıdır. Niyet bu olmasa bile bundan başka varılacak netice veya akıbet yoktur.

Ayrıca modern felsefe döneminin (felsefece içi boş “dürüst” ve “namuslu” sıfatlarını bir yana bırakalım) en çelişkisiz filozofu Nietzsche’nin “Tanrı öldü!” sözü zaten lâik akıl bağlamında söylenmiş bir sözdür.

Nietzsche’ye göre, metafizik denilen makamın münhal oluşu, insanlığın krizidir. Zira ana kavram adalet olacak şekilde, bundan böyle insan hayatını tanzim etme noktasında, insanlık meşruiyetini kaybetmiştir. Zira o, değer ihdas etme kudretinde değildir. Bilakis, değer ile değerlenendir/değerlendirilendir. O hâlde bu boş makam, ancak İnsan-tanrı gibi mevcut insanı aşan yeni bir kudret tarafından doldurulabilir. Zira insan kendi kendisinin meşruluk sağlayıcısı olamaz!

Kendi gündemimizin urlaşarak tarihî bir hüviyet kazanmış bu meselesini, İbda Mimarı’nın sehl-i mümteni keyfiyetindeki dilinden toparlayalım: “Herkesin pekala bildiği tarifle (lâiklik) “DİN VE DEVLET İŞLERİNİN AYRILMASI…” Burada ortaya çıkan mesele şu: Ya din ’DEVLET NİZÂMI’ olmaya dair bir muhteva belirtmez ve bu yüzden tabiî olarak; “din ve devlet işleri ayrıdır” neticesi çıkar; yahut din “devlet nizâmı” şartlarını vazeder ve lâikliğin mevzuu yoktur. Problem de söz konusu ikinci durumda ortaya çıkar… ŞU: ŞERİATIN EN KÜÇÜK HÜKMÜNÜ BİLE REDDETMEK KÜFÜRDÜR VE BİR MÜSLÛMAN LÂİK OLAMAZ… Şeriat da şu: Kur’ân’dan başlayarak, merkezden muhite doğru bütün mukadder oluşlarıyla, dinin heyeti mecmuası… Netice: Ya lâik düzen, yahut şeriat!” (Büyük harfle vurgu bize ait, KD)

Sonuç olarak ifâde etmek gerekirse; hadis rivayetlerinde yer alan bir kıssada, Cenab-ı Hakk’ın “Ben neyim, sen nesin?” sorusuna, nefsin “diklenerek”, “BEN BENİM, SEN DE SENSİN!” cevabı, laikliğin ancak benlik davası güdenlerin veya karşı-irade beyanında bulunanların felsefesi olduğunu, olabileceğini gayet vazıh bir şekilde açıklamaktadır.
 
* Zealot: Milattan sonraki ilk yüzyılın başında Roma imparatorluk ordusunun Kudüs’ü istilasına karşı diğer cemaatlerden farklı bir yol tutarak isyan edip direnen Yahudi cemaatinin adı. Uzlaşmacı veya tavizkâr olmayan anlamında. Herodian: Roma Senatosu tarafından atanmış bir kral olan Herod’un, karşısındaki egemen güçle uzlaşmayı esas alan siyaset anlayışını ifade eder.
** Bu cümle, İbda Mimarı Saih Mirzabeyoğu’nun 7 Şubat 2000’de Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandığı davada söylediği şu sözleri hatırlattı: “T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ekonomi de, siyaset de, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir!” 

 
Baran Dergisi 491. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.