Maurice Jarre Vesilesiyle: Sanat Ne İşe Yarar?


Fatih Turplu

Fatih Turplu

01 Şubat 2018, 12:06

Rhône, 812 km. uzunluğunda bir Avrupa nehri… Uzunlukta Fransa’nın ikincisi ve suyu en bol akarsuyu... İsviçre Alpleri’nden doğan bu nehir, Cenevre gölüne girer ve oradan Alpleri Jura Dağları’na birleştiren sıradağlar arasındaki vadilerde dolanır. Lyon’da en büyük kolu olan Saone Irmağı ile birleşen Rhône Nehri, Arles ve Marsilya yakınlarında delta oluşturarak Akdeniz’e dökülür…

Van Gogh’un New York’taki Museum Of Modern Art’ta sergilen “Yıldızlı Gece” isimli meşhur bir tablosu vardır. Bu tablonun alt yapısını Kafe Terasta Gece ve Rhône Üzerinde Yıldızlı Gece isimli çalışmalarının oluşturduğunu söylerler; daha evvel bu iki tabloyu resmeden Van Gogh, kapatıldığı hastahane odasında Saint-Rémy-de-Provence köyünün gece görünüşünü gün boyu hafızasında hayâl ederek yapmış, bahsettiğimiz iki resmin bütün teferruatlarını bu resimde adetâ terkip hâline getirerek olgunlaştırmıştır.

Van Gogh ilham için Rhône nehrini nasıl vesile saymış ve resmettiği yıldızların parıltılarını onun yüzeyine serivermişse, Fransız bestekâr Maurice Jarre de adetâ kenarında doğduğu bu nehir gibi taşmış ve eserleri memleketinin çok ötelerine, dünyanın dört bir yanına ve hatta her sanatçıya nasip olmayan bir kader cilvesi hâlinde milyonlarca insanın kalbine ulaşmıştır…

Lyon, Rhône, Fransa’da doğan Maurice Jarre (13 Eylül 1924-29 Mart 2009) ilk bestesini 1952’de George Franju’nun kısa metrajlı filmi “Hotel des Invalides” için yaptı. 1952’den 1960’a kadar aralarında kısa filmlerin de bulunduğu yirmi esere imza attı. Sonraki senelerde muvaffak olacak eserlerinin arka planını oluşturan bu film müzikleri onun için iyi birer antrenman oldu; 1960 senesinin ortalarında film ve sanat hayatının o tarafa doğru aktığını ve mesleğinde ilerlemek istiyorsa gitmesi gerektiğini hissettiği Amerika’ya yerleşti…

1961’de birisi doküman, ikisi TV filmi için olmak üzere yedi eser daha besteledi… 1962’de ise Présence d’Albert Camus, Le temps du ghetto doküman filmleriyle beraber birkaç filmin müziğini de yapan Jarre, yine aynı sene John Wayne ve Richard Burton’un başrol oynadığı, 2. Dünya Savaşı’nı mevzu eden The Longest Day-En uzun gün isimli filmin müziklerini besteledi… Hemen ardından iki filmin daha müziklerini besteleyen Jarre, yönetmen David Lean’dan çekeceği bir film için sipariş aldı. Lean’ın çekeceği film Birinci Dünya Harbi esnasında İngiliz Ordusu’nda görev yapan bir casus yüzbaşının, arkeolog kılıfına bürünmüş Thomas Edward Lawrence’nin hatıralarından yola çıkarak gazeteci Jackson Bentley’in derlemesiyle senaryolaştırıldı. Lawrence Of Arabia-Arabistanlı Lawrence… Anthony Quinn’in de rol aldığı bu film müzik dalında Oscar’ı kazanınca Maurice Jarre’nin şöhreti dünya çapına ulaştı. Bu ödül ardından artık film piyasasının aranan bestekârlarından birisi olarak öne çıkmaya başladı…

Yeri gelmişken söyleyelim, İngiliz Casusu Lawrence ve yaptıkları hakkında yazılan ve söylenenlerin çoğu abartılmış ve ona haddinden daha fazla kıymet biçilmiştir. Bu hususu belki sırası gelince başka bir yazıda anlatmak üzere iki mesele etrafında misallendirelim ve esas mevzumuza dönelim:

Birincisi, Lawrence İngiliz Ordusu’nun paha biçilmez casusu olmayıp asıl aktörleri (daha doğrusu bir kadın olduğu için aktristi) gizleyen parlatılmış bir ulaktan öte değildir… Ortadoğu’nun, Filistin’in haritasını çıkarttığı gibi hiç onun kalibresi olmayan işleri de ona yüklerler; bir kere, Filistin’in haritasını çıkarmak için bölgeyi adım adım gezmiş olan Lord Kitchener’dir! Arapçayı ve Arap kültürünü öğrenmiş, Hartum’u işgal ederek Sudan’ın İngiliz idaresine girmesini sağlamış, Güney Afrika’da Boerlerin direnişini kırarak İngiliz hakimiyetini sağlamış bir komutandır ki, kendisi için İngiliz kamuoyunda “her işi çözebilecek nitelikte bir kurtarıcı” denilirdi. Savaş Bakanlığı sırasında İngiliz Ordusu’nu yeni baştan imar etmiş olan bu adam, her muvaffak insan gibi Lordlar Kamarası tarafından sevilmeyip Ortadoğu’ya, şuraya-buraya sürülmüştür…

İkincisi ise, onun görev yaptığı bölgelerde İngilizler büyük başarılar elde edemedikleri hâlde “elde ettik” imaj çalışmasını iyi yürütmüşler ve harplerde birinci esas silah olan psikolojik üstünlüğü elde etmişlerdir ki, Lawrence ve etrafındaki yaygara bile buna misaldir. Fakat bir yaygarayı kuvvetli bir şekilde dile getirirseniz inançlarında zâfiyetler barındıran herkes bunun gerçekliğini kabul edecektir. Nitekim İngilizlerin maksadı bu yöndeydi; Birinci Dünya Harbi sırasında Osmanlı Ordusu’nda görev yapan Arapların, Osmanlı hâkimiyetindeki Arap bölge halklarının inanç zâfiyetine uğramaları… Hicaz Cephesi’nde bulunan Feridun Kandemir “Medine Müdafaası Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler” isimli hatıratında “İlk Cihan Harbi’nde, Araplarla meskûn hiçbir yerde, ne Irak, ne Suriye, ne Lübnan, ne Yemen, ne Filistin’de Türklere isyan eden tek bir Arap görülmedi. İsyan eden, sadece Mekke Emiri Şerif Hüseyin’di” diyor. Dahası, Lawrence’nin “kışkırtmayı” başarabildikleri evvelden beri Hicaz çöllerinde göçebe hayatı yaşayan ve talan ile geçinen Urbanlar ve benzerleriydi… Bunlar paradan başka bir şeyden anlamayan cahil insanlardı ve değil İngilizler kim para verirse onun yanında savaşırlardı. Kandemir, Şerif Hüseyin’in Mekke, Tâif ve Cidde gibi şehirlerden kimseyi devşirmediğini, hatta devşiremeyeceğini bildiği için buna teşebbüs dahî etmediğini de söyler…  “Arap İsyanı” denilerek etrafında yaygara kopartılan ve Lawrence ismi etrafında köpürtülen psikoloji işte budur. Esasında yıktıkları değil de, yıkıldığını gördükleri bir devleti yıkmış gibi yapmanın sırrına erdikleri için İngilizleri başarılı saymak gerekir… Mevzumuza dönmeden bir suâl ortaya atalım ve cevabını başka bir yazıya havale edelim: Birinci Dünya Harbi sırasında bir Osmanlı Subayı olarak Lawrence’nin yetiştiricisi olan kadınla yeri, mekânı belli bir yerde beraber yemek yediği bilinen İngiliz dostluğuyla meşhur şahıs kimdir? …

Kaldığımız yerden devam edelim… 1965 senesine kadar on üç film ve belge film müziğini de yapan Jarre, yine aynı sene içerisinde, babası Tolstoy’un eserlerinin ressamı olan, esasen şair Boris Leonidovich Pasternak’ın romanından uyarlanan ve aynı ismi taşıyan Dr. Jivago’nun müziğiyle bir kez daha Oscar ödülü alır… Yine 1965 bitmeden üç kısa belge film için müzik yaptı ki, müziklerini bestelediği bu ve diğer yapımlar Jarre’nin zihin ve ruh dünyasına ait çizgileri bize anlatıyor: David Lean’s Film of Doctor Zhivago, Le dernier matin d’Arthur Rimbaud, Le dernier matin de Guy de Maupassant…

1965’ten 1976 senesine kadar yine benzer niteliklerde otuz altı çalışmaya daha imza atarken bu seneler arasında bir Oscar ödülü daha aldı… Aldığı Oscarları, başka ödülleri ve diğer yaptığı bütün besteleri geride bırakacak bir bestesi var ki onu hepimiz yakından tanıyoruz: The Message-Çağrı…

Annesi Gaziantepli olan Suriyeli yönetmen Mustafa Akad, başrollerinde Anthony Quinn, İrene Papas, Michael Ansara gibi dünya çapında oyuncularla sahnelemek istediği “İslamiyet’in Doğuşu” ile alakalı bir film için Maurice Jarre’den besteler istedi. Maurice Jarre, kendisine yapılan teklifi kabul etti; ancak iki şartı vardı. İslamiyet’in doğuşu ile alakalı sağlam kaynaklar ve çölde yalnız kalabileceği bir mekân…

Büyük ihtimalle Tevfik el Hâkim ve Katolik İrlandalı ünlü senarist Harry Craig’in temin ettiği –ki filmin senaryosunu bu ikisi derlemişti- onlarca kitap ile çölde bulunan bir otele yerleşti. İki ay boyunca derin bir tefekküre dalarak İslâm’ın doğduğu topraklardaki havayı özümsemeye, anlamaya ve anlatmak istediği hâdiselerin ritmini yakalamaya çalıştı. Bestelediği müziği İngiliz Filarmoni Orkestrası vasıtasıyla filme uyarladılar…

Film dünya çapında nam saldı ve alâka gördü; hatta öyle derin bir alâka gördü ki, filmde Sahabîler’den Hazreti Vahşî’yi (r.a) oyunculuk olarak temsil eden Salim Gedera, yine filmde temsilî olarak Hazreti Hamza’yı (r.a) şehid etmesinden dolayı Libya’da kaldığı otelin elektrik teknisyeni tarafından hakarete uğradı, sonrasında patronu işten çıkarttı... Ölüm tehditleri almaya başlayınca da Mustafa Akad’tan yardım istedi. Bunun üzerine Akad araya girdi ve Libya Enformasyon bakanı Salim Gedera’ya maaş bağlayarak kimsenin iş vermediği bu oyuncunun akıbetini maddî açıdan garanti altına aldı. Mustafa Akad’ın bununla alakalı olarak anlattığı bir anekdotu aktaralım:

“Vahşi rolünü verdiğim Salim, rolü gereği kalabalığın arasından sıyrılıp Hamza’ya yaklaşacak ve onu öldürecekti. Fakat figüran olarak kullandığım köylüler kendilerini gerçekmiş gibi hâdisenin akışına o kadar kaptırmışlardı ki, Vahşi’nin aralarından geçmesine izin vermiyorlardı. Salim bu rolden sonra yolda yürüyemez olmuştu ve önüne çıkan herkes ona ‘Allah’ından bulasın!’ diyordu.”
Filmin bu denli tesirli olmasının sebeplerinden birisi de elbette filmde yansıtılmaya çalışılan atmosferin, ruhun Jarre’nin notalarıyla öpüştürülmesi de olmuştu…

Film Müslümanların çoğunluk olarak yaşadığı bütün memleketlerde büyük alâka gördü. Sinema icad edildiğinden bu yana İslâm’ı estetik kaygılarla ifade edebilen bir yönetmen olmamıştı. Akad bu akışı değiştirdi ve milyonlarca, belki milyarlarca insanın saygısını ve sevgisini kazandı. Bunun yanında Çağrı’nın müziği de aynı muameleyi gördü. Bu beste bugün bile duyulduğunda bize Bedr kuyularını bir anda hatırlatıveriyor… Bu kuvvetli bir şeydir; yani adeta Jarre’nin yaptığı bu beste onun olmaktan çıkıp İslâm Milleti’ne mâlolmuş bir vaziyettedir. Sembole dönüşmüş ve Roden’in “Düşünen Adam”ı nasıl fikreden insanı temsil etmesiyle bir heykel olmaktan çıkıp mücerrede doğru kıvrılmıştır, bunun gibi, Çağrı’nın müziği de bestekârının taşkın ruhundan süzülüp müşahhas hâle gelivermiştir. Müşahhasın mücerrede doğru kıvrıldığını sezebiliyoruz da, mücerredin gözler önünde müşahhasa dönüşmüş olması insanları derinden etkilemiştir… Eğitimli, eğitimsiz ve her seviyeden insanı böylesi bir kucaklama kudreti ancak ve ancak sanatta olabilirdi. Bana göre Jarre, bu kucaklamanın, sanatın bu kudretini hissettirebilmenin de adamıdır…

Jarre, 1976’daki bu başarının ardından yine birçok filmin ve entelektüel ağırlıklı bazı belge filmlerin müziklerini yaptı… 1980 yılında ise yönetmen koltuğunda yine Mustafa Akad’ın bir filmi ve yine Anthony Quinn’in başrolünde olduğu, Akad’ın “film sanatının bütün inceliklerini yansıtabildim” dediği Çöl Aslanı Ömer Muhtar’ın müzikleri de Jarre imzası taşır…

Peter Weir’in meşhur Ölü Ozanlar Derneği, TV filmi olarak yayımlanan Hazreti İsa’nın hayatını mevzu edinen Franco Zeffirelli’nin Jesus of Nazareth, Henri Verneuil’in “Le president” filmlerinin müzikleri de onundur…

Çalışma hayatı boyunca iki kez BAFTA –İngilizlerin Akademik ödülüdür-, dört kez Altın Küre ve bir kez de Grammy ödülü kazandı. 2008’de Berlin Uluslararası Film Festivali’nde “Hayat Boyu Başarı” ödülü de almıştır...

David Lean, Alfred Hitchcock, John Huston, Mustafa Akad ve Luchio Visconti, Elia Kazan gibi zamanının en büyük yönetmenleriyle çalışmıştır… Ayrıca Maurice Jarre, Paris Operası için aralarında Notre Dame De Paris’in de bulunduğu birçok bale müziği de bestelemiştir… Bilinen 172 film bestesi vardır…

Maurice-Alexis Jarre 29 Mart 2009’da 84 yaşındayken Malibu, Kaliforniya, ABD’de bu dünyadaki hayatına gözlerini yummuştur…

Yazımızın başlığı “Maurice Jarre vesilesiyle: Sanat Ne İşe Yarar?”dı. Buraya kadar anlatılanlarla Maurice Jarre kısmını iyi-kötü tamamladık... Diğer meseleye gelince, yani sanatın ne işe yaradığı meselesine, o da şu: sanat, en basit hâliyle bile, sadece bir beste ile milyonlarca kalbi fethetmeye yarar!

Basiti bu olanın, zoru ne işe yarar bunu herkes tahmin edebilir!


Baran Dergisi 577. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.