Merve Şebnem Oruç: Yaşanan hâdiselerin temel sebebi bir ideal etrafında toplanmasını engellemeye çalışmak!

Merve Şebnem Oruç

Merve Şebnem Oruç



24 Ekim 2014, 11:27

Suriye’de, Irak’ta ve diğer İslâm beldelerinde yaşanan hadiselerin İsrail ve Amerika’dan ziyade bizim sorunumuz olduğunu düşünüyoruz. Çünkü onlar bizim komşularımız. Bizim ortak paydalarımız var. Bizim hinterlandımız, tarihî ve kültürel bağlarımız var. Bizim birleşmemiz gerekiyor, zira Batı hemen her hadisede birleşirken biz aynı şeyi yapamıyoruz. Bunun için de önce içeride birlik olmak gerekiyor. Bugün PKK gibi artık Abdullah Öcalan'ı bile dinlemeyen bir örgüt var ve diğer taraftan paralel yapı gibi emperyalistlerin önümüze çıkardığı bir sıkıntı mevcut. İlk olarak milletin özlenen bir ideal etrafında bir araya getirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hükümet bu amaçla bir şeyler yapmaya çalışsa da milleti bir ideal etrafında toplamaya muvaffak olamıyor. Sizce bunun için ne yapılması gerekir?

Zaten tüm bunların olmasının sebebi bir ideal etrafında toplanılmaya başlanmasıydı. Geçenlerde bir yazımda da bahsetmiştim; “Arap Baharı”na kadar yapılan anketler, Sünnî, Şii, Selefî fark etmez, dünyanın her tarafından Müslümanların bir ortak arzusu olduğunu gösteriyordu. Bu istek bir İslâm devleti çatısı altında toplanmak… Ümmet çatısı altında toplanmak, hilafet çatısı altında toplanmak... Buydu “Arap Baharı”nın, tüm ülkelerin heyecanla içine katıldığı, domino taşlarının ardı ardına devrildiği ve bu kadar kısa bir zaman zarfında sonuçlandığı bir süreç olmasının sebebi. Ancak tam da o ideale doğru ilerlerken dışarıdan herhangi bir engellemeyle karşılaşmasaydı, içeriden Suriye örneğinde olduğu gibi Beşşar Esad’ın arkasına Rusya gibi, İran gibi devletlerin yönetimleri geçmesiydi, silah desteğini sağlamasaydı; yani su akıp kendi yolunu bulsaydı muhtemelen bu ideale doğru gidiyordu bu hikâye. Bunu engellemenin en iyi yolunu aradılar. Bu gidişatı durdurabilmenin bir yolu elbette silahlardan, bombalardan geçiriyor; ancak idealleri kurşunlarla durduramıyorsunuz. Beş kişi öldürüyorsunuz yerine on kişi, on kişiyi öldürüyorsunuz yerine yüz kişi geliyor. İdeallerle filizlenen bir şey bu... Bunu engellemenin en kolay yolu aslında bu güne kadar sürekli izledikleri bölüp parçalamak ve nifak sokmak… Son zamanlarda Türkiye de dâhil hiç duymadığımız kadar mezhep çatışmasını duyuyoruz, yaşıyoruz, hissediyoruz. Eskiden ben hatırlamazdım kimin hangi mezhepten olduğunu, hangi cemaate mensup olduğunu; hiç konuşulmazdı bunlar. Ama artık en çok konuşulan şeyler. Artı bunun üzerine düşmanlık da oluşuyor. Fıkhî açıdan mezhepleri değerlendirmek başka bir şey; ancak siyasî ve sosyal açıdan yaşantımızda bunların bir karşılığı yoktu. Şimdi bunlar var ve bunlar üzerinden kırılmalar ve düşmanlıklar yaşanıyor. Hatta birçok insan esas düşmanlıkların İsrail ve Batı’ya olmadığını; Müslümanların kendi aralarındaki düşmanlıklar olduğunu düşünüyor. Kısmen haklı oldukları yerler var; ama iş marjinalize ediliyor. “Tüm kötülüklerin anası İran’dır”, “her şeyin arkasında Suud vardır” bakışı, Suriye’de Türkiye’ye biçtikleri payın aynısı noktasına geliyor. Burada yapılması gereken ne? Bir kıvılcım lâzım… Her şeyi daha doğru okumaya çalışmak gerekiyor. Biz böyle davranmaya devam ettikçe, bu oyunun birer parçası olmuş durumundayız ve olmaya da devam edeceğiz. Sizler de yakından takip ediyorsunuzdur, şu anda geldiğimiz nokta, çoğumuzun aslında iki-iki buçuk senedir söylediği nokta. “Geliyor” dediğiniz zaman komplo teorisyenliği ile suçlandığınız yeri yaşıyoruz. Belki kontrol edilebilecek noktayı geçtik, belki de geçmek üzereyiz, sınırdayız. Geçsek de iş işten geçmiş değil; sonuçta bu hayatı bizler yaşıyoruz. Sorunuzun en başında söylediğiniz gibi hem kültürel, hem tarihî açıdan bağlarımız var; ama her şeyden önemlisi biz coğrafî olarak ve reel mânâda bu insanlarla komşuyuz. Fizikî komşuluk başka bir şey ve bu kadar uzun bir sınırımız var. Düşünün; Kobani’de yaşananın İstanbul’da depreminin hissedilmesi, yapılan provokasyonlar da dâhil olmak üzere sosyolojik bir mevzu. ABD’de bunu hissetmezsiniz; ancak Türkiye’de bu kadar yakın iken hissedebilirsiniz.  Bu olay biraz daha büyüdüğünde, ateşin buraları yakması çok normal ve çok doğal... Bunu durdurmak için yapacağımız tek şey hikâyeyi doğru okumak. Bir adım geri çekilip bakabilmek, sadece bizim değil, diğer kardeşlerimize de bunu durmadan anlatmak…

“Arap Baharı” gerçekleşirken o insanlar ne istemediklerini çok iyi biliyorlardı. Batı’nın kuyrukçusu olmuş rejimleri, idareleri istemiyorlardı. Lâyık oldukları şekilde yaşamak istiyorlardı; ancak fert ve toplum meselelerine çözüm getirecek bir dünya görüşünü tesis edemediler. Bu eksik olunca her ne kadar mücadele edilse bile yerine bir şey koyamadığınız için, herkesi kuşatacak ve problemleri çözecek bir şey teklif edilemediği için, biraz da bundan dolayı akîm kalmış durmuyor mu? Bu bakımdan Türkiye’nin merkez olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’de-Anadolu’da bu mesele çözülmeden oralarda da çözülmeyecek. Anadolu, İslâm âleminin bu talebini kendi meselelerini çözümsüz bırakarak, geciktirerek karşılayamadı. Birleşmenin ortak paydası İslâm, özlenen de bu. Bunun etrafında bir araya geleceğiz. 

Benim düşünceme göre “Arap Baharı” başlangıcı itibarıyla bir kurgu idi.  Bir şekilde birileri kurguladı. Bugün artık dönüp baktığımızda kolayca algılanabiliyor bu; ama benim o gün de kafamda bazı soru işaretleri vardı. Bunun başta gelen sebebi de “Wikileaks” belgelerinin ortaya servis edilmesiydi. Ancak bunu kurgulayanlar, bence bu hareketin nereye gideceğini öngöremediler. Onların beklediği seküler bir dalgalanma, liberal hareketti. İnsanları serbest ve özgür bıraktığında, diktatörler devrildiğinde yerini alacak olanın liberalizm olacağını,sokaklarda seküler gençler olacağını düşündüler. Orada tahmin edemedikleri şey, İslâm’ın ön plana çıkması ve burada yaşayan halkların aslında özgürce yaşamak istediklerinin İslâm olduğuydu.  Seküler de demeyelim aslında, bu bir liberal dalgaydı. Neden? Çünkü o hareketi temeline ve destekledikleri isimlere bakarsak hemen hepsi o günün bayrağı oldu. Mısır’da meselâ Baradey…  Zaten bir tarafta Batının en büyük müttefiki olan Suudiler… Suudiler neden “Arap Baharı”nın başında ses çıkarmadılar da bugün ses çıkarıyorlar? Yâni aslında o gün onlara bir sus payı verilmişti. Mısır’da darbeye alkış tutmalarından bugüne geçen zaman içinde muhakkak ki “

Siz bu ülkeleri tanımıyorsunuz, bu iş böyle olmaz” diyen bir yapı vardı. Ama Batı bu konuda inatçıydı. Gözlemledik de aslında. Tunus’taki olaylar birkaç gün sürdü. Hüsnü Mübarek’in gidişi bir ay sürdü. Libya’da birkaç ay uzadı. Hep bir rahatsızlık ve “biz acaba burada bir yanlış mı yapıyoruz?” düşüncesini gördük. Libya’da özellikle “Müslümanların Masumiyeti” isimli iğrenç filmden sonra sokakların karışması, özgürlüğün orada sınırlarının olması, sonuçta yaşananlar… Suriye’de gördüğümüz tabloyu önümüze çıkardı. Biraz daha geriye gidip El Kaide açısından bakarsak, “Arap Baharı”ndan El Kaide yoktu. Libya’daki saldırıya kadar El Kaide ortaya çıkmamıştı. “Arap Baharı”nın ilk iki senesinde El Kaide’yi göremiyorsunuz. Ama Suriye’de bir de bakıyorsunuz El Nusra gibi halka sempatik gelmeye bir örgütü hiç kimsenin görmediği kadar korkunç bir şekilde sunuyor, bir taraftan Boko Haram Afrika’da kızları kaçırıyor, oradan buradan kafa kesme görüntüleri; yani aslında “Wikileaks”te dökülen belgeler beklenen yönde olmasa da bir karşılık bulmuştu. Sokakları hareketlendirmişti. Çünkü insanlar Binali’nin, Mübarek’in yolsuzluklarından, İsrail’e düşmanmış gibi görünüp; ama aslında kapı arkalarında el sıkışmalarından ve bunlara ait tüm belgeleri görmekten bıkmışlardı. 2008 krizinin Arap ülkelerinde olan etkisinden sonra “Ne olursa olsun canım” deyip sokaklara dökülmüştüler. İnsanların ilk defa sosyal medyayı cep telefonlarıyla etkin bir şekilde kullanması da katalizör vazifesi gördü. Hepimizi heyecanlandıran bir süreç başladı. Sadece onların istediği gibi devam etmedi. Başlangıcında o arkadaşları (Neo-Conları), onların oradaki elini görmezsek bugün burayı görmemiz mümkün değil. Hatırlarsınız Erdoğan gitti ve Mısır’da “sekülerizm” önerdi ve büyük bir tepki çekti… İkincisi ise “ekonominize önem verin” dedi. Cihadı savaşla yaparsın bu bir, bir de bir savaşın içinde olduğunu bilip kaybetmemek üzerine dikkatli bir stratejiyle yürütürsün, düşünerek yaparsın. Önce ekonomini düzeltmek, kalkanlarını sağlamlaştırmak demek… Düşünün, Gezi Olayları’ndan bu yana öyle sarsıldı bu ülke ama yıkılmadı. Neden? Çünkü ekonomi sağlamdı. Uzun bir süre eylemlere katılmış insanların bile sonunda dönüp “ya bak benim malım mülküm var, çoluk-çocuğum var, işim-gücüm var; neden ideolojik kavgalar yüzünden keyfimi kaçırayım” demeleriydi aslında. Şimdi Mısırlı adamın böyle bir derdi yok ki… Parası yok, işi yok; kaybedecek hiç bir şeyi yok. Orada başarılı olanın burada da başarılı olamaması -darbenin de, devrimin de- burada ayakların yere basması ile alâkalı. Ferdleri hareketlendiren de, yerine geri döndüren de bu. Erdoğan’ın oradaki “sekülerizm” vurgusu da bence yanlış anlaşıldı. Muhtemelen daha Türk perspektifinden bakıyordu. Tabiî o tarafta daha o tecrübe tam oturmadığı için, anlaşılması çok güç. Meselâ biz hâlâ başörtüsü meselesini çözemedik. Bu kadar çok değişiklik olmasına rağmen de hala çözülebilmiş değil. Ortaokullarda başörtüsü olayı hakkında yazılanı çizileni gördünüz. Bu demektir ki, hâlen çözülebilmiş değil. Hâlâ daha Türkiye’de “irtica geliyor, şeriat geliyor” deniliyor. İnsanların en temel hakları dinini yaşamaktır. Ve buna böyle bir eleştiri geliyorsa hâlen çözülmüş değildir ki, geçen seneye kadar başörtülü milletvekilimizyoktu; kamuda başörtüsü yoktu. On senelik, on iki senelik bir iktidar bu sorunu çözemiyorsa bu kadar zamanda, demek ki bunun çözülebilmesi için gerçekten zamana ihtiyaç var. Darbeci zihniyeti tasfiye etmek, ardından gelecek onun yerini doldurmaya çalışacak paralel yapıyı tasfiye etmek… Silah gücünü, halkın iradesinin üstüne yerleştirecek olanları tasfiye etmeden bunları yapmanın mümkün olmadığını söylemek istiyordu Erdoğan. Ama anlaşılamadı. Ve sonunda 28 Şubat gibi bunlar yaşandı. 

HSYK seçimleri yapıldı. Bu seçim sonucunda Türkiye’deki yargının cemaatin elinde mi olacağı, yoksa millî mi olacağı belli olacak tartışmaları yaşandı. Yargı kadar kritik bir devlet organının böyle bir risk altında olması hakkında neler söylemek istersiniz?

En büyük mesele bu aslında… Yasama, yürütme ve yargı… Kuvvetler ayrılığı meselesi... Osmanlı’dan örnek verecek olursak kadılar söz sahibiymiş. Ve adil, adaletli olduğuna emin olduğumuz insanlarmış. En azından öyle düşünülürmüş. Kadıların da çoğu aslında İslâmî eğitim almışlar, İslâm hükmüne göre yargılıyorlarmış. Ama orda bile farklı dinlere mensup insanlar gittiklerinde kadının önüne şu eleştiriyi getirebiliyorlarmış: “Sen Müslümansın bana önyargılı davranıyorsun”… Bu hikâye bizde sekülerizmin Fransız lâikliği ile yanlış anlaşılmasıyla alâkalı.  Bir insan başını açtığın zaman, sakallarını kestiğiniz zaman onun içerisinden dindarlığı çıkaramazsınız. Ya da tersi bir uygulamayla onu Müslüman yapamazsınız. Şeklî bir şey değil, aksine içi ile alâkalı bir durum. Bizde yapılan, yargıda oluşturulmaya çalışılansa, insanları ilk önce şeklen bir tipoloji içine sokmak. Burada paralel yapı dediğimiz yapı kendilerini Batılı göstererek, traşlı, düzgün giyimli, Batı terbiyesi ile okumuş şekilde kendilerini dönüştürüp mevcut köhnemiş yapının içerisine girerek bu oyunu oynayabileceklerini düşündü. “Yargının ele geçirilmesi” denilen mevzu yeni değil aslında. Buradaki zihniyet şu “bu asla ve kat’a bağımsız olamaz; ancak ve ancak belli grupların elinde olabilir”. 2010 referandumunda tartışılan en önemli madde idi HSYK. Eğer HSYK maddesi bizim referandumda evet dediğimiz şekliyle kalmış olsaydı, muhtemelen bunların hiçbirini yaşamıyor olacaktık.  Ancak CHP referandum sonrası Anayasa Mahkemesi’ne bu maddeyi götürdü ve bloklar halinde oy verme kısmını geriye döndürdü. Bugün gördüğümüz, eski HSYK’nın tasfiye edilip, yeni HSYK’nın kurulması ve yargının buna göre şekillenmesi. Bunun değişmesi için ne gerekiyor? Açıkçası 2010’da referandumda oy verirken bugünün geleceğini düşünenlerden biriydim. “Evet”, oyumu atarken bile şunu diyordum: “Bu adamlara güven olmaz”. Peki, ben bunu niye yapıyorum. Seksen yıllık bir derin devleti devirebilirsen eğer, yerine gelecek bir derin devleti devirebilmeye inancın olur. O kök salmış yapıyı devirebilmek demek, yerine gelecek yeni yapıyı köklerini salmadan devirebilmek demektir. Bu riski alarak hepimiz yola çıktık. Nitekim öyle de oldu.

1980’den beri gerçekleşen hadiselere bakıldığında da Kemalist-Ulusalcı kadroların tasfiye edilerek, yerlerine bunların yerleştirildiğini... Bu kadrolar tasfiye edilirken buna karşı duranların da tasfiye edildiğini. Bu yaparken de Türkiye’de son otuz senedir meydana gelen hadiselerin bir çoğunun bu değişim adına gerçekleştiğini, bunun karşısında durabilecek İsmail Ağa cemaati gibi yerlerdeki hocaların şehid edildiğini, bunun karşısında durabilecek bizlere (İbdacılara) operasyonlar yapıldığını ve Kemalist kesime yapılan suikastların de bu tarafa atılarak Müslümanların terörize edildiğini düşünüyoruz. Böyle bir şey de var. Bu yüzden biz Ulusalcı-Kemalist yapı ile cemaatçi yapıyı birbirinden ayırmıyoruz. Aynı elin tuttuğu iki farklı şeyin yer değiştirmesi…

“Arap Baharı”yla konuya girmemin sebebi de aslında tam olarak buydu. “Arap Baharı”nı Batı’nın kurguladığı, daha doğrusu taşları devirmeye başladığı bir şey olarak görme sebebim de buydu. Türkiye’nin model olması da buna bağlı aslında. Onların kurguladığı liberalizm düzeneğinde askerin yeri yok. “Madem askerin yeri yok, diktatörler liberalizme başından sonuna kadar ters, o zaman bu iş böyle yürümez, bu işi biz sivillerle yürütmeliyiz” diye çıkılan bir yoldu. Ilımlı İslâm dedikleri aslında Batı ile iyi geçinen İslâm. Sert yanları törpülenmiş…

Şahsiyetsizleştirilmiş yâni…

Evet, Batı’ya uyumlu, şahsiyeti bozulmuş İslâm’dı… Bu otuz yıldır cemaat eliyle yapılıyordu. Biz sadece son yıllarda bunun ne kadar hızlı olduğunu fark ettik. Kadrolara da yerleştiler. O yüzden Türkiye “Arap Baharı”nın rol-modeliydi. “Bak bunun bu versiyonu da var, sizlere bunu veriyoruz, seküler İslâm ile bunu çözün” denildi. Ne zaman ki hükûmet Mavi Marmara’nın ardında durdu, “one minute” lâfından geri adım atmadı, Suriye meselesinde Batı ile beraber hareket etmedi, o zaman ipler koptu. Rand Corporation’un Radikal İslâm’ı da, ılımlı İslâm’ı da Batı’nın oluşturduğuna dair belgeleri vardır. Ben buna katılmıyorum. El Kaide’ye mensup olanların da, cemaate mensup olanların da o grup içerisinde kendilerine yakın hissettikleri bir şey var ve o yüzden ona bağlanıyorlar. Zaten İslâm’ı bozarak bu şekillere dönüştürüyorsunuz ve bozulduktan sonrada o kendi şeklini almaya başlıyor. Bu bağlamda ikisini birbirinden ayırmak mümkün değil; ama dediğimiz noktadan baktığımızda bunların hepsinin bozulmuş olduğunu görmek gerekiyor. Burada da “doğru nedir?” sorusu ortaya çıkıyor; acaba ondan ne kadar uzağız.

Bir de şöyle bir şey var; Batı Ortadoğu üzerine 20-30 yıllık projeler üretiyor. ABD, Soğuk Savaş’ın başlangıcından beri Ortadoğu üzerine kuruyor politikasını. Sosyolojik, siyasî, iktisadî açıdan projeksiyonlar yapıyorlar, kadrolar oluşturuyorlar, lâkin amaçladıkları bir türlü olmuyor. Hadiselerin geldiği nokta belli, başarıya ulaşamıyorlar. Yanlış yaptıkları yer neresi?

Sıkıntı bu coğrafyayı çok iyi tanımamalarından ve İslâm’ı çok iyi bilmemelerinden kaynaklanıyor. Biz Hıristiyanlığı biliyoruz; çünkü Hıristiyanlığın peygamberleri bizim de peygamberlerimiz. Nerede doğru, nerede yanlış yaptıklarını az çok biliyoruz. Hıristiyanların papazlara en çok sordukları soru şudur: “Onlar bizim peygamberlerimizi kabul ediyorlar da biz niye onlarınkini kabul etmiyoruz. Yani  onların kitabında İsa (A.S.) varken, bizim kitabımızda onların peygamberi niye yok?” Cevap alamıyorlar. Aldıkları cevap “günaha giriyorsun, sınırdasın, çabuk tövbe et” oluyor. Yâni yobazlık yapıyorlar ve bunu konuşmaya hem dindar kesimleri başlayamıyor, hem de seküler kesimleri bunu anlamıyor. Bizim nasıl bir mantalitede yasadığımızı bilmiyorlar. Örneğin, ben şu ânda başı açık biriyim ve onlara göre “başı açık her kadın başörtüsüne kapalıdır” şeklinde bir kodlamaları var. Benim başımın açık olmasının başka nedenleri olabileceğini ve başörtüye sonuna kadar arka çıktığımı ve bunun farz olduğunu bildiğime bir şekilde kafaları basmıyor. İkincisi bütün kadınların başlarının açık olmasıyla özgür olacağını düşünüyorlar ve başını kapatmanın da bir özgürlük olduğuna dair bir kodlama da yoktur. Bu aslında “modern eşittir” diye yapılan tanımlamalarla alâkalı.

Yani bizim “hürriyet” tanımımızla onlarınki uymuyor.

“Modern”, “özgür”, “âdil” tanımlarımızla onların tanımları uymuyor. Bütün yorumlarına baktığınız zaman bu kodlamada esnek davranamamakla alâkalı sorunları olduğunu görebiliyorsunuz. Şaşırdıkları şey buydu. “Arap Baharı”nda insanlar İslâm’ı istemeye başladı. Diskolar, parklar, bahçeler, Mc Donalds’lar, “Nike” ayakkabılar, alkol-içki istemediler. 

Konformizm bile etki etmemeye başladı.

İnsanlar camiye rahat gitmek, medreseye rahat gitmek, çocuklarını bunun üzerine eğitmek isteyince sorun çıkmaya başladı. En çok destekledikleri ve medyanın öne çıkardığı adamdı Muhammed El Baradey… Tahrir Meydanı’na girişini bir hatırlayın ve aldığı oya bakın. Bunu oturtamadılar kafalarında, çünkü perspektifleri aynı olsa dâhi İslâm’la uyuşamadılar.  Ama aynı formülleri Rusya’ya, Çin’e yönelik hamlelerinde başarılı oldu.   Kur’ân’ın ne yazdığı konusunda tabuları var. Okusak içine çekiliriz korkuları hâkim. Demin söylediğim soru, mesela “niye bizim kitabımızda onların peygamberleri yok da, onların kitabında bizim peygamberlerimiz var?” sorusunu cevaplamak ve içlerine çekilmek korkusu da var. Kendi değerlerimizi kaybedebiliriz korkusu…

IŞİD hakkında çok fazla dezenformasyon var… “Korkunç bir örgüt, sanki canavarlar bir araya gelmiş” şeklinde yorumlar var. Siz IŞİD hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Açıkçası çok fazla bilgim olduğunu söyleyemem. Batı ve Ortadoğu kaynaklarının her ikisini birlikte okuyarak kendi kararlarıma ulaşmaya çalışıyorum. Açıkçası diğer Suriye’de savaşan grupları daha iyi tanısam da IŞİD’i ben de çok iyi tanımıyorum. “Bir zombi” demedikleri kaldı, fantastik bir Hollywood filmlerini andıran bir yapı gibi anlatılıyor; demek ki bunu seviyorlar ki, bu tarz prodüksiyonlar yapıyorlar… Ya da muhtemelen işin bu şekilde işe yaradığını görerek uyguluyorlar. IŞİD’i tanımak adına biraz daha geri gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. El Kaide’yle başlayan kavgaları, Nusra’ya yaptıkları darbe, sonra Suriye’de diğer muhalif grupların gücünü sahada yok edip, sahayı ellerine alışlarına iki şekilde bakabiliriz.  Birincisi, birçok insanın duygusal yaptığı yorumu yapabilirsiniz; “kafa kesmek çok iğrenç”… Kafa kesmek çok iğrenç de, adam bombalamak çok mu ahlâklı? Arapları senelerce çatal-bıçak kullanmadıkları için eleştirmeye benziyor bu. Misâl, geliyorsun bombalıyorsun yüz kişiyi öldürüyorsun; ama orada en azından temiz bir kafa kesiliyor bu bir gerçek. Hadi diyelim ki, bu çok vahşi, beni bu ilgilendirmiyor açıkçası. Çünkü parçalanmış çocuk cesetleri çok gördük ve ölümün hiçbir şekli sevimli değil, bunu normal kabul edelim… Benim kabullenemediğim IŞİD’e karşı çıkan tüm muhaliflerin yok edilmesiyle alâkalıydı… Onların da açıklaması şu: kendi mantıklarına göre birden fazla kafadan ses çıkmazsa, yani tüm bölgeye ben hâkim olursam savaşım daha temiz ve düzenli olur. İsrail’e sıra geldiğinde, öteki alanlara sıra geldiğinde diye düşünüyorlar… Kısmen doğru ama bir şeyi kaçırıyorlar: Şimdi Özgür Suriye Ordusu’nun pek bir gücü yoktu, olanı da sen sindirdin. Öteki tarafta en güçlü olabilecek Ahrur-u Şam, Liva-et Tevhid gibi grupları lidersiz ve kuvvetsiz bıraktın. El Nusra’nın birçok adamını aldın, senden başka grup kalmadı, çok başlılığı eledin. Tamam da senin başına bir şey geldiğinde orada savaşı sürdürebilecek hiç kimse kalmadı. Suriye’de YPG’ye bakın, muhalifler zayıflamış durumda, bombalanan IŞİD… Velev ki haklı olsalar dâhi, Suriye’de yaptıklarını söylediklerinde samimi olsalar dâhi görmedikleri bir şey var, bu hikâyenin onlara izin vermeyecek taraflarını görmüyorlar. “Önce muhalifleri temizleyeyim sonra Esed ile savaşırım; Irak’ta da alanım olsun, Irak devletiyle savaşırım” düşüncesi tutmuyor. Bakın geldiğimiz noktada ne oldu? Arkasında İran ve Hizbullah olan bir devleti çökertme konusunda tüm kolları, bacakları kestin, şimdi gelip seni bombalıyorlar, seni yok ettikleri zaman Suriye’de bu savaşı sürdürecek kimse kalmayacak… Şu ân sana düşman olan bir tek Erdoğan var, bu savaşı senden başka sürdürebilecek. O yüzden birlik olma konusunda çok ciddî sorunları var… 

Peki IŞİD’in yayınladığı kafa kesme görüntülerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kafa kesme çok abartılıyor. Çok mantıklı bakalım, aynı kılıçla yüz tane kafa kesebiliyorsun, çok fazla kurşun harcamıyorsun şeklinde bakabiliriz. Bu kafa kesme mevzusu o kadar çok konuşuldu ki, biraz daha geriye gidelim… Bu hikâye ciğer yeme konusuna kadar götürebiliriz ve Suriye’deki vahşet, yâni ölenler, işte sayı o kadar büyük ki 200 bin… Karşı tarafın farklı bir argümana ihtiyacı var. Dolayısıyla görüntü yâni öldürmenin değil, öldürme şekillerinin ne kadar korkunç olduğunu konuşuyoruz. Aslında vahşette kademenin ne kadar korkunç olduğunu gösteriyor ve argümanların ne kadar değişmesi gerektiğini gösteriyor. Benim kafa kestiklerine hiç şüphem yok, onların yerine kendimi koyduğumda ve o mantık içerisinde düşündüğümde bunda da bir sorun görmüyorum… Yalnız şu var: Batı bundan evet korka da bilir, bunu farklı bir kahramanlık senaryosuna da dönüştürebilir, bunu da görmemiz gerekiyor. Şu âna kadar Esad karşıtı şekilde karaya asker göndermedi, onu geç, muhalifleri silahlandırmaktan vazgeçmişti. Maliyetinden çok kaçıyorlardı bu işin. Zaten hava saldırılarıyla sürekli hesap yapıyorlar… Daha ne kadarına paramız yetecek durumu var. Bunu görmek gerekiyor, eskisi kadar zengin ve güçlü değiller ve yaptıkları her askerî harcama öteki taraflarda toparladıklarının gitmesi demek… Evet, bir askerin kafasının kesilmesi kabul edemeyebilirler; ama çok ciddî bir medya güçleri olduğunu da unutmamak lâzım. 

Siz, bildiğimiz kadarıyla sosyal medya konusunda uzmansınız. Her ne kadar medya ellerinde olsa da sosyal medya yine de çok önemli bir faktör değil mi? 

Önemli bir faktör… Onu da kullanabilirler, meselâ İsrail’in “Haspara”sı yüzlerce adamı, genci kiralıyor ve kendisinin Gazze’de yaptığı suçları aklamak üzerine “sosyal medya”da tezler üretebiliyor. Sosyal medya içerisindeki geleneksel medyanın aktörlerinin güçlerini de hafife almamak gerekiyor. Bir New York Times, bir CNN haberi hâlâ sosyal medyada televizyondakinden daha hızlı yayılıyor ve daha etki sahibi olabiliyor. Batı bunu isterse şuna dönüştürebilir, “kafaları kesen insanlar için gidiyoruz” der ve ellerine bir tane İncil alıp bunun propagandasını yapabilirler. Burada hikâye bir sonraki seçimlerin ABD’de ne olacağıyla alâkalı aslında… Obama, Irak Savaşı’na karşı olarak seçimleri kazandı… En büyük eleştirisi ekonominin bu kadar kötü olmasının sebebinin George Bush’un bir savaş manyağı olmasıydı ve en büyük kavgası da bunun üzerineydi. Ülkeye bir daha savaş yaşatmayacağını söyleyerek geldi. Bu kadar çok ayak diretmesinin sebebi İran’dır, El Kaide’dir, Esad’dır bu gibi yapılara müdahil olmamasının sebebi, bu adamın o günlerde verdiği sözlerle alâkalı. Obama’nın geldiği şu noktada, kara harekatı yapmamasının sebebini şöyle görebiliriz, “işlerin gittiği yer orası, aman benim adım bu kadar büyük bir hayal kırıklığıyla anılmasın” düşüncesi. “George Bush gibi ‘gerizekalı’nın düştüğü noktaya mı düşeceğim? Ben dayanayım, benim dönemimden sonra gelecek olan ne yaparsa yapar” diyor. 

Ama burada şöyle bir sıkıntı var… O kadar maliyeti var, hem maddî, hem manevî bakımdan; ama Irak düşmek üzere. İkincisi de, IŞİD gibi bir organizasyonun, hepten kontrolden çıktıktan sonra İsrail için oluşturabileceği muhtemel tehdit…

Bunu en azından kendi aralarında itiraf ediyorlar; ama dünyanın önüne çıkıp bunları söyleyemiyorlar. En basitinden şöyle ufak tefek çaplı “biz de işkence yaptık” gibi, “Guantanamo’da olanlar hoş değildi” tarzında şeyler söyleyebiliyorlar. “Amerika Ortadoğu’dan çekilecek” deniliyor, “Asya Pasifik’e güçlerini kaydıracak” deniliyor. “Kaya gazı ile artık petrole ihtiyacı kalmadığı” söyleniyor. Bunların hiçbiri yakın değil. Kaya gazı meselesinde test bile yok ortada. En az 50 yıl daha böyle bir şey yok. O doğal kaynaklar tüketilene kadar orada olmak zorunda ABD. Bu nedenle bu itirafı yapmak işlerine gelmiyor. İkincisi, şirketlerin işine gelmiyor. Çünkü, en büyük bağları şirketler üzerinden sağlanıyor. Hiç konuşulmuyor meselâ “demokrasi getirdim” diyorlar, gelen şey ortada; ama aynı zamanda savaş tazminatı olarak petrolü kaç liradan aldıklarını duysanız dudağınız uçuklar, 2 cent-3 cent gibi rakamlar geçiyor…  

Irak’tan 10 senede, 20 senede çıkan toplam petrol değeriyle, ABD’nin savaşa harcadığı para arasında da çok aşırı fark var. Savaşa harcadıkları para çıkacak petrolden daha fazla… 

Biz klasik Amerikalıların aptal olduğunu düşünüyoruz. Hakikaten böyle bir durum söz konusu… Suudilerle anlaştıkları gibi Saddam ile anlaşsalardı, Saddam sırtını mı dönecekti? Orada araya giren George Bush gibi bir kafanın ve aslında 11 Eylül’ün getirdiğini düşünelim. Tam da burada bu sebeple kafa kesme meselesinin tam tersi yönde kullanabileceğini düşünüyorum… 11 Eylül saldırıları acılarına rağmen insanları korkutmaktan öte “gidelim ve intikamımızı alalım” diyerek sunuldu. 

Ama kaybettiler…

Kâğıt üzerinde kazandılar; ama çok şey kaybettiler. Ölenlerin, yaralananların hesabı bir tarafa Amerika’nın Hıristiyanlık donanımları ve vatanseverlik hikâyeleri çok önde... 11 Eylül’ü nasıl kullandıklarına bakın, ölenler üzerinden yapılan her yılki anmalara bakın… I. Dünya Savaşı’nı dâhi hâlâ öyle anıyorlar, bir kahramanlık hikâyesi gibi sunuyorlar. O parayı çıkarabilecek olsalar, iki kişi için dâhi olsa Amerika oraya girer. Yine başarısız olur, çünkü takıldıkları yerde ayak diredikleri yer bu aslında “biz girdik, nasıl bir noktaya geldi. Bir daha girersek nasıl bir noktaya gelir?”… Ama gelinen yer hortum gibi bir şey ve geri de dönemiyorlar, ileriye de saramıyorlar… 

“Mukadder oluş” diye bir şey var, biz ona inanıyoruz. Bu iş bir yere doğru gidiyor. Artık öyle akıl ile tutulacak bir yerde de değil. 2001 yılında başladılar saldırılara, 2014 senesindeyiz geldikleri noktada Basra Körfezi’nde bir “Tomahawk”ı ateşliyorlar, burada kamyonet vuruyorlar… Bunun aklî, mantıkî hiçbir izahı yok… Kendi kamuoyunda bunu geçiştirebilirsin ama bu buradaki hiçbir dengeyi değiştirmez. 2001’de İkiz Kuleler saldırılarından sonra Afganistan’a girdiler, çıkamadılar, çok büyük maliyetleri var. Söylediklerinden daha fazlası var ve siz bunu yakinen biliyorsunuz. Irak’ta bir düzen kuruyorlar, 2011’de çıktığında kurdukları her şeyi birden kaybediyorlar. Orada kalıyorsun on sene, on senede koyduğun üç senede geriye gidiyor. Burada çok enteresan bir şey var. Bölge çok acayip bir bölge, ABD’nin buraya yeniden girmesi daha kötü bir hâle getirecektir her şeyi. Hatta kendi içinde dağılmaya bile sebep olabilir...

Bulgar bir kâhin kadının kehanetinden söz ediliyor, “ABD’nin son başkanı bir siyah olacak” diye. Bu işin esprisi tabiî, ben hakikaten ABD’nin sonunun geldiğini düşünüyorum, imparatorlukların bir çöküş hikâyesi var. ABD de bir imparatorluk, bu dönemin kurallarını koyan bir imparatorluk… Bir dönemin Osmanlısı gibi, bir dönemin Roma’sı gibi, bir dönemin Hun İmparatorluğu gibi… Ama bu hikâyede özellikle George Bush ile beraber düşüş başladı. Obama bunu biraz daha sürdürülebilir bir hâle getirdi. Bundan sonra Hilarry mi gelir, Mc Cain gibi bir Neo-Con mu gelir, ne olur bilmiyoruz. Burada Amerikan kamuoyunun demokrat veya neo-conlardan yönetime hangisi gelirse gelsin Amerikan kamuoyunun geldiği nokta çok önemli… Liberallerde de cumhuriyetçilerde de olan o vatanseverlik duygusu ve Ortadoğu’ya veya başka ülkelere bu kadar girip çıkma konusunda devletleriyle aynı çizgide olup-olmamaları bir kenara, bu iş şirketlerle alâkalı bir şey… Bu şirketlerin hayatını sürdürebilmesi için Afrika’da var olmaları gerekiyor… Olamıyorlar, Çinliler önünü kesiyor. Ortadoğu’da var olmak istiyorlar, Türkiye gibi eskiden şubeleri gibi davranan bir ülke şimdi söz sahibi gibi davranıyor. Rusya “hayır kardeşim hep senin borun ötecek değil” diyor. İran oradan başka bir şey söylüyor, İran ile masaya oturmaya çalışıyorsun eski dostun İsrail tırnaklarını çıkartıyor, “ben bunu kabul edemem” diyor… Eski ittifaklarını korumak için Tayland’da olmak zorunda, Japonya’da olmak zorunda, Hong Kong’da olmak zorunda Çin tehdidine karşı. Bunları yaptığı zaman Çin ekonomik manada kemerleri sıkıyor, Çin’e borcu var deli gibi…

Öyle bir tablo çizdiniz ki ABD’ye üzüldük(!) açıkçası... 

İngiltere’nin tavrı belli, diğer bir taraftan bir Almanya gerçeği var. I. ve II. Savaşı’nda ödediği tazminatlarla Batı’nın bir şekilde uydusu olmuş bir Almanya aslında hepsinden daha güçlü, tekrar bayrağı alacağı günü bekliyor. Fransa’da faşistler tekrar geliyor. Ben açıkçası ABD’nin eskisi kadar güçlü olmadığını ve yapacağı bir hataya bakacağını düşünüyorum. Ortadoğu’ya yeniden girme planı muhtemelen ABD’nin sonunu getirecek… 

Suriye’den gelen mültecilerin Türkiye’ye entegrasyonu sürecinde sosyolojik ve sosyo-ekonomik birçok tesirin çıkacağı malûm. Bu tesirlerden biraz bahsedip Türkiye’nin bunun altında kalkıp-kalkamayacağı hususunda neler söylemek istersiniz? 

Bu aslında en önemli konu herhalde… “Esad gitmeli” diye Perşembe günü bir yazı yazdım ne kadar anlaşıldı veya ne kadar anlaşılmadı bilmiyorum. İşin bir tarafı tamamen Suriyeli mültecilerle alâkalı… Öteki tarafı Esad gitmek zorunda. Esad çok çok iyi bir adam da olsa ve biz bu hikâyeyi tamamen yanlış yorumlamış olsak dahi, artık Türkiye’nin menfaatleri için Esad gitmek zorunda, çünkü öyle bir noktaya geldik ki, iki düşman devlet halindeyiz. Bunun sürdürülebilirliği yok. Her şeyin süt liman olduğu ve velev ki, Esad başta iken Türkiye’nin var olduğu bir yapı bile bizim bir terör devletinden mütemadiyen tehdit beklememizi ortaya koyacak. Bugün hepimizin akıl sağlığı, ruh sağlığı ve beden sağlığı için gerekli olan bir şey. Mülteci sayısı 1.5 milyonu aştı… Çoğu kamplarda yaşamıyor, kamplarda yaşayanlar da bir süre sonra normal hayata girmek zorunda. Bugüne kadar burada evlerine dönmeyi bekleyen insanlar bir süre sonra dönme umutlarını kaybedip burada hayatta kalmaya, burada yaşamaya başlayacaklar, yani sosyal hayatın içine katılmaya başlayacaklar… Şimdi okullara gitmeye başlıyorlar, çalışma izni çıkıyor. Bir şekilde bu neye sebep olacak? İnşaatta insanların yevmiyesi 80 TL iken, 15 TL’ye çalışan biri gelecek… Tekstil atölyelerinde aynı şeyler yaşanacak, ayakkabı atölyelerinde, pazarlarda aynı şey yaşanacak… Türkiye’nin ekonomik tablosu değişecek, arz talep meselesiyle alâkalı… Örnek vermek gerekirse ben burada işe adam alırken, belli bir Türk skalasıyla karşılaşıyorum. İşin içerisine gerçekten paraya ihtiyacı olan Suriyeliler girince o skala düşecek bunun düşmesi Türkleri huzursuz edecek. “Geldiler rekabeti düşürdüler” diyecekler. Bunu dünyada Çinliler yaparlar… Bu Türkleri çok kızdıracak hâlihazırda, özellikle Arap-Kürt benzeri o taraftaki halkları ırkçılıkları çok yüksek seviyede olan insanlar “geldiler ekmeğimizi, işimizi çaldılar, geldiler huzurumuzu bozdular” diyecekler. Bütün ırkçı ve faşist sosyal dönüşümler ekonomiyle başlar. Hitler bunu yaptı. Bütün halkları etkilemesinin sebebi “ekmeğimizi çaldılar” söylemleriydi. Müslümanlara karşı olan İslâmofobi de çoğunlukta zaten bununla alâkalıdır. Ekonominin içinde var olduğuyla alâkalıdır. “Ekmeklerini” alıyor olmalarıdır… Bunun böyle bir sonucu olabilir, bunu Lübnan’da da gördük… Ekonomik açıdan biraz daha taşıyabiliriz bunu; ama sosyal mânâda halka yansımaya başladığı zaman, ciddi sıkıntılar olacaktır. Ev fiyatlarında bir oynaklık olduğu zaman fatura Suriyelilere kesiliyor. Lüks yerlerdeki ev fiyatları için bile “Suriyeliler geldi böyle oldu” deniliyor. Hayır, orada oturmuyorlar ki, Fatih’te bu insanlara evleri normal fiyatları 300 iken 1000 TL’ye veriyorlar. Aksine bunun farkında olan adamlar da şöyle diyor; “sen bunu Suriyeli olduğumuz için yapıyorsun” demeye başlıyorlar. Bizim ekonomimiz bunu bir şekilde önlemlerle kaldırır, ama insanlarımızın kaldıracağından emin değilim. Ki zaten unutuyorlar arada bir hâlâ bir kaç gün kaşıyorlar Gaziantep’teki olaylar gibi, sonra unutuyorlar medyanın gözü başka yere gidiyorlar… Ama topyekûn külliyen bir-bir buçuk aylık bir saldırı yaparlarsa halk bundan çok etkilenir. Ben İslâmî camianın dahi bundan çok etkilendiğini görüyorum. Kültürlerimiz çok farklı… Onları dönüştürmeye çalışma gayreti var. 

Anadolu’ya kaç millet gelmiş ve hepsi dönüşmüş. Muhtemelen uzun vadede dönüşeceklerdir; ama ya kısa vâdede ne olacak?

Çok büyük bir rakam 1.5 milyon kişi… Günde 200 bin kişinin sınırdan girdiğini düşünün… Burada daha büyük bir vaka gerçekleşirse, bu sayı 2 milyona varacak ve sadece bununla kalmıyor girdi ve bitti değil… İçeri de Alevîlik kaşıması yapan var, öteki taraftan Dindar-Kindar nesil kaşıması yapan var, “seçimler geliyor oy kullandırmak için yapıyorlar” diyecek olan var. Biz çok içinde olduğumuz için görmüyoruz ama Lübnan’ın iç savaşı da Filistinli mültecilerle başlamıştı. Onu görmek gerekiyor. Hep sağduyulu olmak gerekiyor. Allah’tan bizim alevî vatandaşlarımız ekseriyetle CHP’nin kışkırtmasına o kadar gelmediler. Bakın, DHKP-C’nin oyunu gerçekten tutmadı. PKK bu konuda daha örgütlü ve geçmişte başarıları olduğu için yani kısmen başarılı ama o da tutmayacak… 

Şimdi de Hizbullah’ı hedef alıp başka bir tarafı kaşıyor.

İşte başka tarafları kaşıyıp-kaşıyıp duruyorlar. Tek tutunabildiğimiz şey insanların ekonomik güçlerini ve oturmuş düzenlerini kaybetmemek. Mültecilerin hayatın içerisine girmesi ekonomik mânâda ciddi bir şeye sebep olacaktır. Göreceğiz…

Sizin eklemedik istediğiniz başka bir şey var mı? 

Çok teşekkür ederim… İnşallah faydalı olur… 

Biz de çok teşekkür ederiz vaktinizi ayırdığınız için… 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.