Milli Mücadele-Lozan-Cumhuriyet ve Tek Parti İktidarı -III-


Kazım Albay

Kazım Albay

18 Haziran 2018, 17:06

A-LOZAN’IN MADDELERİNDE HUKUK REFORMLARI
Lozan tartışmalarına baktığımızda Türk heyetinin ilk başlarda hukukî hükümranlık haklarını ve Mecelle’yi hararetle savunduklarını görürüz. Fakat sonra ne olduysa tam tersi dönüş oldu.(1) 
Lozan’ın 42. Maddesine göre, gayrimüslim azınlıklar için, Türk hükümeti ile azınlıkların eşit temsilcileri düzenleme yapacak ve bu hususta milletler cemiyeti hâkim olacaktı. Fakat gayrimüslim bir ülke olan İsviçre’nin medenî hukuku aynen alınınca, her şey hallolmuş oldu. Yani onların dediği toptan yapılarak sorun çözüldü. Artık bizim ve onların hukuku ayrımı kalktı, sadece onların hukuku cari oldu. 

Lozan’da varılan mutabakat üzerine hukuk reformları yapıldı. İlginçtir, Batılı galip devletler, işgalleri altındaki Müslüman ülkelerin hiçbirinde uygulamadıkları ve Türkiye’nin bir iç meselesi olması lazım gelen hukukî düzenlemelere müdahil oldular. Batılılar hep kapıyı “gayrimüslimlerin hukuku ne olacak?” sorusundan açmış, fakat bu sefer istediklerini, hem de Müslüman ahaliyi kapsayacak şekilde, yaptırmışlardır. 

İyi bir şeymiş gibi söyleniyor ama resmin tamamına bakarsak şunu söylemek mümkün: Kapitülasyonlar kaldırıldı ama topyekûn hukukî bağımlılık doğdu. Yani topyekûn ülke kapitülasyona girdi diyebiliriz. Böylece gayrimüslimlere uygulayacağımız “ikili hukuk”tan tamamen onların hukukunu alarak tek hukuka (hukuk birliğine) geçtik. Buradaki hukuk birliği olumlu bir mânâ ifade etmemektedir. Asırlarca gayrimüslimlere kendi hukuklarını uyguluyorduk sorun olmuyordu. Çünkü biz düzenleyici mihraktık ve elbette güçlüydük. Şimdi ise biz düzenlenen, onlar düzenleyen oldu.

Maalesef, şeklî bir bağımsızlık uğruna bin yıllık hukuk mirası reddedilmiştir. Dolayısıyla Türk hukuku da gelişememiştir. Çünkü kurucu temel olmadığı için hiçbir ilmî inkişaf olmamış, taklid ve kopya seviyesinde kalınmıştır. Ne kültür, ne sanat, ne estetik, ne mimarî, vs. gelişmiştir. Bize özgü bir sanat, estetik, ilmî anlayış doğmamıştır.
Medeni Kanunu İsviçre’den, Ceza Kanunu İtalya’dan, Ticaret Kanunu Fransa’dan aynıyla tercüme ile alınmıştır. Sanki biz Fransız, İtalyan ve İsviçreliyiz! Şu ilginç sahneye dikkat edelim: İsviçre’den alınan Medeni Kanun’da sütanne ve kardeşler arasında evlilik yasaktı ve bu madde de aynen alındı. Fakat henüz yürürlüğe girmeden zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt bunu fark ediyor ve Kur’an’da da sütkardeşle evlilik açıkça yasaklandığından (Nisa Suresi, 23) Kur’an’a muhalefet olsun diye sütkardeşle evliliği getiriyor, İsviçre Medeni hukukunda olmamasına rağmen.(2) Din karşıtlığı bu boyutlarda.

Örnek alınan İsviçre Anayasasının 2. Maddesinde, “halkın inanç ve kültürüne aykırı kanun yapılamaz” denmesine rağmen bu madde de laiklik gerekçesiyle atlanmıştır. Türkiye’deki laikliğin Batıdaki anlamından farklı uygulandığını görmekteyiz. Türkiye’deki laiklik doğrudan İslâm karşıtlığıdır. Kemalist devrimbaz yobazların laiklik ve din karşıtlığı sadece İslâm’a yöneliktir, Hıristiyanlık ve Yahudilik’e karşı değildir. Yahudi ve Hıristiyanların dinî kuruluşlarına ve eğitimlerine karışılmamıştır. Zaten laik eğitim, onların istediği eğitimdir. 

Medeni Kanun meclisten geçerken Mahmut Esat Bozkurt “bu kanun meclisten geçecek, çünkü Lozan’da söz verildi” der.(3)

Hâlbuki daha önce Müslümana ve Türk’e göre hazırlanmış bir Aile Kanunu Tasarısı vardı. Fakat milliyetçiyim, Türkçüyüm diyen Kemalist rejim ne hikmetse İsviçrelinin Medeni Kanunu’nu Fransızcasından çevirip alıyordu. 

Lozan’da verilen sözler gereği hukuk reformunu gözlemlemek için “Yabancı Adli Müşavir Heyet”i Türkiye’ye gelir. Lozan’dan sonra Türkiye’ye gelen hukukçular heyetinin rolü hakkında Kemalist tarihçi Şerafettin Turan şöyle der: “Antlaşmanın 28. Maddesi ile bunu imzalayan devletler, Türkiye’nin kapitülasyonları bütünüyle kaldırmasını kabul ediyorlardı. Ancak, yeni Türk adliyesini düzenlemek için, birkaç yabancı uzman ‘5’ yıl süreyle görev alacaklardı.”(4)

Kapitülasyonlar ve bunların yabancılara tanıdığı adlî imtiyazlar Lozan’da uzun tartışmalara yol açmıştı. Neticesini hukukçu M. Akif Aydın’ın Diyanet İslam Ansiklopedisi Batılılaşma maddesindeki tesbit ve tahlillerinden aktaralım: 

Neticede uzun münakaşalardan sonra Amerikan delegesinin teklifi üzerine Türkiye Cumhuriyeti tarafından Batılı hukuk müşavirlerinden faydalanılması ve hazırlanacak kanun komisyonlarında ve adli yapının düzenlenmesinde bunların istihdam edilmesi karşılığında adli kapitülasyonların kaldırılması kabul edilmiştir. Türk murahhas heyeti de 24 Temmuz 1923 tarihinde imzaladığı “Yargı Yönetimine İlişkin Bildiri”de Türk hükümetinin uygarlıkta gelişmenin gerektirdiği bütün reformları yapmaya hazır olduğunu, bu sebeple 5 yıldan az olmayan bir süre için Avrupalı hukuk danışmanları almak niyetinde bulunduğunu, bu danışmanların hukuk reformlarını hazırlayacak komisyonlara katılacaklarını ve Türk mahkemelerinin işleyişini izlemekle ve Adalet Bakanına gerekli görecekleri bütün raporları göndermekle görevli bulunacaklarını beyan ve taahhüt etmiştir (Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar belgeler, II/2, s.105). Nitekim devrin Adliye Vekili Mahmut Esat [Bozkurt] medeni kanunun nasıl kabul edildiğini anlatan makalesinde kapitülasyonları kaldırırken, “Hukuk sistemi ile, kanunlarıyla, mahkemeleriyle yepyeni bir adalet organı yaratmayı da üzerimize almış bulunuyorduk…  Lozan Muahedesiyle yüklendiğimiz işi elden geldiği kadar çabuk başarmak lazımdı” (Bozkurt, s.8.) demektedir. Bütün bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki kapitülasyonların ve bu arada kapitülasyonlarla yabancılara verilen hukuki imtiyazların kaldırılması karşılığında yeni Türk hükümeti hukuki yapıyı tamamen Batı istekleri yönünde düzenleme taahhüdünde bulunmuştur. Bunun sonucu olarak Lozan Muahedesinin imzalanmasından kısa bir süre sonra İhzar-ı Kavânîn komisyonlarının görevlerine son verilmiş ve bu komisyonlarca hazırlanan tasarılar dikkate alınmamıştır”.(5)

Görüldüğü üzere, Batının Lozan’da şart koşması açık olduğu gibi Batı yanlısı idarecilerin tercihi de bu yönde olmuştur.
 
B-LOZAN’IN ÖZÜ HAKKINDA
 
Bir toplum kendi rejimini değiştirebilir ve bunun için iç çatışmalar da yaşayabilir. Fakat kendi iç meselemiz olan rejim, Lozan’da niye gündem oluyor ve bunlar bize dayatılıyor? Kendi içinde istediğin değişikliği yaparsın veya yapmazsın. Bunun tartışması fikirler kavgası olarak ayrıca yapılabilirdi. Fakat Lozan’da ulus devlet, hukuk reformları ve hilafeti etkileyecek kararlar alınıyor. Hilafetin kaldırılmasının Lozan süreciyle piştiği “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” şeklinde apaçıktır. Bu hususun, “Ben hilâfeti ve şeriatı kaldıracağım, sen de beni tanı” şeklinde yazılı ve imzalı belgesi olmaz. Ancak her şey ortadadır.

Şu hususu da ifade edelim ki, Sevr üzerinden bazı şeyler konuşuluyor. Ancak Sevr resmileşmemiş, tasarı halinde bir projedir. Osmanlı Meclisi ve padişah onaylamamıştı. Sevr’i gösterip, Lozan’a razı etme taktiği dürüst değil.

Atatürk’ün Nutuk’ta Lozan için “Osmanlı devrine ait tarihte benzeri olmayan bir siyasi zafer eseridir” sözleri ise Nutuk’un tarihe ışık tutmaktan uzak ve propaganda maksadı güden bir eser olduğunun delilidir. Mesela Sivas Kongresi’nin ana gündemi olan “Amerikan mandası mı, İngiliz mandası mı?” mevzuu ve M. Kemal’in orada ABD ve İngiliz yetkilileriyle görüşmesi Nutuk’ta kendine yer bulamaz.

Dört milyon kilometre karenin tasfiyesi Lozan’da bir çırpıda yapıldı. Kültürel, dinî bütün bağlarımızı reddederek, hatta böylesi bağlar kurmayacağımızı resmen deklare ederek 780 bin kilometre karede Batı peyki bir ulus devlete razı olundu. Ve kurulan yeni rejim ile dünyada ne Türklere ne de Müslümanlara sahip çıkılmadı. Neden bu yapıldı? 

“Emperyalist kuvvetlere karşı Millî Mücadele verdik” deniyor. Temelde bu doğrudur. Ancak Lozan, içerik itibariyle, verilen bu mücadelenin karşılığı gibi durmuyor; bilakis başta İngiltere olmak üzere emperyalistlerle bütünleşmek, entegre olmak amaçlanmıştır. Maddeleri okuduğunuzda bu durum açıkça görülüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 2. Dünya Savaşı’na kadar İngiltere, savaştan sonra ise ABD’nin peyki olmuştur. Onun için resmi tarihte İngiltere’ye laf yoktur.

Konferansın sadece resmi cephesi değil, perde arkasını, dönen pazarlıkları ve verilen tavizleri bilmek zorundayız. Bu açıdan Lozan Konferansı’nın tutanakları Lozan hakkında tam fikir veremez. Öyle ki, İsmet İnönü bile, Lozan sulhunun kesinlikle İngilizlerin elinde olduğunu belirtmiştir. 

Lozan’ı değerlendirirken sadece toprak hesabı yapmak yanıltıcı olabilir. Muhakkak ki masada istediğin kadar toprak alamayabilirsin. Fakat işin kültür ve medeniyet değişimi yönüne dikkat çekmek istiyoruz. Yabancılara ayrıcalıklar tanıyan adlî kapitülasyonlar kaldırıldı ama ithal bir hukuk sistemine geçerek devlet ve millet bütün kurumlarıyla yabancılara ve onların kültürüne tâbi oldu. Adeta “ver kurtul” mantığı hayata geçirildi. Burada vermekten kastımız kültür emperyalizminin bünyemize sirayeti. Necip Fazıl’ın Cumhuriyet rejimi için söylediği “maddede kurtuluş karşılığı mânâda esaret” dediği hâl. Hâlen de Batının kültürel, siyasî ve iktisadî esaretinden kurtulmak için uğraş veriliyor. Tam bağımsızlıktan, yeniden istiklal mücadelesinden, millî seferberlikten bahsediliyor. Kanaatimizce bu mevzu, orayı almış, burayı alamamıştan çok daha mühim ve vahimdir. Mesele, bugüne kadar sarkan buhranımızın, askerî darbelerin ve siyasî, kültürel, dinî, ahlâkî, iktisadî sorunlarımızın temeli ile ilgilidir. 

Üstad Necip Fazıl’ın Batı ile hesaplaşmamızı yapan bir tarih ve hal muhasebesi ortaya koyması, sistem çapında yani dünya görüşü ile zuhur etmesi bundan dolayıdır. Şunu kabul etmek lazım ki artık Osmanlı’nın geleneksel sistemi ile gidilemiyordu, yenisine ihtiyaç vardı. Fakat tarihini de inkâr etmeden, geleneği geleceğe bağlamak, çağın yeni meselelerini yakalayarak çözmek gerekiyordu. Üstad Necip Fazıl’ın “tarih muhasebesi” Kanunî’den bu yana her şeyi özetliyor aslında.(6)

M. Kemal’in kurduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’ndan biraz bahsetmek lazım. “İlk insan Türktür ve bütün diller Türkçeden türemiştir” şeklinde gülünç iddialar ve sonradan vazgeçilen Güneş Dil Teorisi gibi saçmalıklar... İlk insanın kavmi olmaz, çünkü kavimler ondan türemiştir. İlk insan, ilk peygamberdir ve Hazret-i Âdem’dir. “İlk insan Türktür” tezine Darwin’e inanan CHP’lilerin niye itiraz etmediğini sormak lâzım. 

Lozan’ın özünün şu olduğunu iddia ediyoruz: Lozan’da manevi esaret karşılığında bazı topraklar bize bırakılmıştır. Bu tezi aklî, naklî ve amelî delillerle ispatlayabiliriz. Avam Kamarası’nda Lord Curzon’a sorarlar, “Türklerin istiklalini ne için tanıdınız?” diye. Kurt politikacı Curzon, “işte asıl bundan sonra Türkler bir daha eski kuvvet ve güvenlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz”(7) şeklinde cevap verir. O zamanın İngiliz gazetelerinde de bu haber yer almıştır. İslâm’ın ve Osmanlı’nın en büyük düşmanı İngilizler olduğunu ve Lloyd George’un Avam Kamarası’nda elinde göstererek “bu Kur’an’ı yeryüzünden kaldırmadan dünyada insanlığa rahat yoktur!” sözünü hatırlatalım. Ne tevafuktur ki yine “Kâzım Karabekir Anlatıyor”da geçtiği üzere Mustafa Kemal, Kur’an-ı Kerim için “Arapoğlu’nun yaveleri” diyor ve ibadet dilini Türkçe yaparak aklınca küçük düşürmek istiyor.(8) İngiliz lordla M. Kemal’in fikir ve gönül akrabalığını farkediyorsunuz. M. Kemal’e “İngilizci” derken iftira atmıyoruz, müşahhas vaka ve belgelerden yola çıkıyoruz.

Şu belgeyi de paylaşalım: Türk Tarih Kurumunun yayımladığı belgeye göre, 1918 yılında M. Kemal, bir İngiliz gazeteci aracılığıyla İngilizlere Anadolu’da vali olarak hizmet edebileceğini bildirmiştir.(9)

Lozan Mevzuunu özetlersek, Anadolu topraklarını İngilizlerin bize bırakmasının birkaç sebebi var: 

I-Ulus devlet projesini hayata geçirmek.
II-Hilafeti kaldırmak.
III-Türklerin İslâm ile bağını kesip Batı’ya karşı tehdit olmaktan çıkarmak.
IV-Türkiye’yi parçalamayıp Rusların gerek Batı’dan gerek Doğu’dan sıcak sulara inmesinin önünde bir set oluşturmak.

 
C-LOZAN VE HİLAFET MEVZUU
Lozan Antlaşmasında hilafetle ilgili bir madde yok. Ama ulus devlet, hukuk reformları vs. konuşuluyor, laikliğe geçileceği ifade ediliyor iken hilafetin de dışlanmış olmaması akla uygun gelmiyor. Zaten İngilizlerin sömürgesi konumundaki Müslüman ülkelerden, bilhassa da Hint Müslümanlarından dolayı, İstanbul’un hilafetin merkezi kalmasını istemeyeceği malum. Ve masada en güçlü konumda da İngiltere var.

Ülkelerin birbirleriyle yazılmayan bazı şartlar muvacehesinde antlaşmalar yaptıkları malumdur. Çünkü böyle şartlar diplomasiye ve ülkelerin prestijine uygun değildir. Her iki taraf aralarında sözlü olarak anlaşmışlardır, sen şu hususa göz yumarsan ben de anlaşmayı imzalarım gibi. Bir taraf sözlerine uymasa diğer taraf da antlaşma hükümlerini ağırdan alır veya uygulamaz.

Lozan’dan yeni gelen bir fikir havasından şikâyet eden Kazım Karabekir, İsmet Paşa ile bunu tartışır. “İsmet Paşa, Macarlar ve Bulgarlar, aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmaları Hristiyan olduklarından bize istiklâl verilmemesi de İslâm olduğunuzdan ileri geldiğini, bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtulduksa da İslâm kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklalimizin de daima tehlikede kalacağını… bana anlattı”.(10)
Hilafetin kaldırılmasına karşı olan Kâzım Karabekir Paşa, “dinsiz ve ahlâksız bir millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor” diyerek, İsmet İnönü’nün yukarıdaki görüşlerini eleştirdikten sonra, “Lozan bize istibdat ve tehlike getirmesin!”(11) diye uyarıda bulunur.

İsmet Paşa Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, K. Karabekir Paşaya akşam yemeğine gelirler. K. Karabekir anlatıyor: “Mustafa Kemal, Lozan’dan aldığı hızla, ‘hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız’ dedi. Bu üç şahsiyetin (M. Kemal, Fethi Bey, İsmet Paşa) üç maddelik programı kulaklarında tekrarlandı: 1- İslâmlık terakkiye manidir; 2- Arapoğlunun yavelerini Türklere öğretmeli. 3- Hocaları toptan kaldırmalı!.. ‘Peki, ama ne olmak istiyorsunuz?’ dedim. Hristiyan mı, dinsiz mi?(12)

Lozan’la hilafetin ve rejimin niteliğinin konuşulmadığını, sanki gizli pazarlıklara vakıfmış gibi iddia eden tarihçiler var. Bir şeyin yazılı antlaşmada bulunmaması, olmadığı anlamına gelmez. Belge ve tanıklarıyla, sebep ve sonuçlarıyla bu tez desteklenirken, “Lozan’da böyle bir şey yazmıyor” demek hadiseleri her boyutuyla araştırma tavrıyla çelişir.

Biz Lozan’ı hemen yeni meclisten geçiriyoruz. Millî Mücadele’yi yapan I. Meclis Lozan’ı onaylamayacak diye M. Kemal tarafından tasfiye edilmiştir. Fakat Lozan’ı İngilizler meclislerinden hemen geçirmediler. Lozan’da verilen gizli sözlerin yerine gelmesini beklediler. Ve 4 Mart 1924’te biz hilafeti kaldırınca Nisan ayında İngiltere kendi meclislerinden Lozan’ı geçirdi. Beş ay sonra Milletler Cemiyeti’nden geçti. Cumhuriyet kurulalı bir yıla yaklaşmış olmasına rağmen yeni rejimi tanıyan herhangi bir devlet yok. Fakat hilafet kaldırılınca resmen tanınmalar arka arkaya gelir. Bunlar tesadüf mü? Hilafet kaldırılarak İslâm birliğinin sembolü yıkıldı, ümmete darbe vuruldu. İngiliz medyası ise işi Selaniklilere atarak, İslâm dünyasından bilhassa Hindistan’da İngiliz işgali altında olan Müslümanların tepkilerinden emin olmak istediler. İngiltere, hâkimiyetindeki Hindistan Müslümanlarını kastederek, “en büyük İslâm devleti benim!”diyordu. Hilafet mevzu İngiltere için mühim bir konu idi.

Lozan’da kararlaştırılan ve af harici bırakılan 150’likler ise Kemalist rejimin muhalifi olarak sürgüne gönderildi. Lozan’da Batılıların isteği doğrultusunda af çıkartılıyor ama M. Kemal’e muhaliflerini tasfiye için istisna tanınıyor. Bu listenin bir numarası ise son Osmanlı Şeyhülislâm’ı Mustafa Sabri Efendi’dir. Kırılma dönemi bir tarihe tanıklık etmiş bir isim olarak Mustafa Sabri Efendi’nin dediklerini dikkatle dinlemek zorundayız. Hilafetin kaldırılması hususunda emperyalist oyunlardan bahseden ve Lozan’da gizli pazarlıklar döndüğünü ifade eden Mustafa Sabri Efendi şunu sorar: “Mustafa Kemal Ordusunun Yunan Ordusunu Anadolu’da mağlup etmesi Kemalistlerce ne kadar büyütülse yine bu zaferin, “Lozan” kazancına nisbetle bacağı çok kısa kalıyor. Sakarya kenarından başlayıp İzmir sahilinde nihayet bulan bu muzafferiyetin tesirinin Atina üzerinde hissolunması bile çok uzak bir ihtimal iken bu zaferin İtalya’yı, Fransa’yı, Büyük Britanya adasından İngilizler’i korkutması, yumuşatması, Ankara kuvveti önünde baş eğdirmesi nasıl mümkün olmuştur?(13)
 
Dipnotlar
1-Mehmet Akif Aydın, İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İz Yayınları, İstanbul, 1996, s. 310.
2- Mustafa Armağan, Cumhuriyet Efsaneleri, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014, s. 146.
3-İbrahim Arvas, Tarihi Hakikatler, Biyografi Net İletişim Yay, İstanbul, 2007,
4-Şerafettin Turan, Türk Devrimleri Tarihi, Cilt II, Bilgi Yayınları, Ankara, 1996, s. 289.
5-M. Akif Aydın, Batılılaşma Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 5, Ankara, 1992, s. 166. 
6-Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1997, s.145-157.
7-Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Dergisi, İstanbul, 6 Ekim 1950, s. 3.
8-Uğur Mumcu, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Tekin Yayınları, İstanbul, 1994, s. 94.
9-Price, Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar), Çeviri: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s. 98.
10-Mumcu, a.g.e., s. 95.
11-Mumcu, a.g.e., s. 96.
12-Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası-İnkılap Hareketlerimiz, Emre Yayınları, İstanbul, 2000, s. 165.
13-Şeyhülislam Mustafa Sabri, Hilafet ve Kemalizm, Yayına Hazırlayan: Sadık Albayrak, Araştırma Yayınları, İstanbul, 1992, s. 86.

Baran Dergisi 596. Sayı

 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.