Modern Dünyanın Bunalımı -II-


Osman Temiz

Osman Temiz

12 Şubat 2019, 17:40

Gal Horozu Rene Descartes Üzerinden Örgüleştirilen 
ve Gayesine Erdirilemeyen Ruh ve Beden Düalizmine Dair (2)


Rene Descartes’ın, “Cogito, ergo sum: Düşünüyorum, o halde varım” çerçevesinde doğruluğunu kabul ettiği temel ontolojik ilke, Tanrı, ruh ve bedenin inkârı mümkün olmayan birer varlık olduklarına dair düşünce veya epistemolojik gerçekliktir. Kartezyen diyalektik çerçevesinde söylersek, birer töz/cevher olduklarına dair metafizik düşüncedir. Ahmet Cevizci’nin dediği veçhile, Descartes’ın doğruluğunu kabul ettiği temel ontolojik ilkeye göre, var olan her şey ya bir töz veyahut da bir tözün bir özelliği veya sıfatıdır. Hal böyle olunca, zihin (ruh), Tanrı ve madde (beden) birer özellik ya da sıfat olmadığı içindir ki, onlardan tek tek her birinin birer töz olması gerektiği ortaya çıkar. Descartes’a göre ruh ve beden birer töz olmasına rağmen, Mutlak töz olan Tanrı karşısında değil töz, tabiri caizse toz bile değil.  

Descartes’ın ontoloji veya epistemolojisi düalist bir muhtevaya sahibtir. Varlık üzerinden bilgi veya düşüncenin örgüleştirilmesini değil de, düşünce veya bilgi üzerinden varlığın kurgulanmasını öngören bir ontoloji veya epistemoloji söz konusudur. 

Düalist ontolojik yaklaşım, kadim kültürlerde de var olan bir yaklaşımdır. Ancak, Descartes’ın ortaya koyduğu yaklaşım kadim kültürlerdekinden çok daha farklıdır. Descartes’ın yaklaşımında, “kapalı bir yapı içinde her yerde, tıpkı saat gibi mekanik bir düzen sergileyen bir kâinat tasavvuru baskındır.” 

Res extansa (bedenî/maddî/müşahhas olanlar) ve Res cogitas (ruhî/aklî/uzam (mekân)da yer kaplamayan mücerred şeyler) kavramları bu mevzuda çok belirleyicidir. Descartes, ruh ve bedeni iki ayrı şey (varlık veya töz) olarak kabul eder. Bilgilerin sonradan değil, (dogmatik), diğer bir ifadeyle de doğuştan var olduklarına inanır. Descartes’tan önceki düalist felsefecilerin birçoğu aslında “birci”ydi. Meselâ varlığı idea ve görüngü (fenomen) olarak ayıran Eflatun, “idea”yı yani düşünceyi temel alır ve görünüşe çıkmış hemen her şeyin aslının düşüncede olduğuna inanırdı. Descartes ise fiziğin ve metafiziğin kurallarının, ilkelerinin farklı olduğunu, kendi içlerinde bir bütün olarak ele alınması gerektiğini, bu yüzden dinî ve beşerî olanın ayrı kriterlere veya kıstaslara tâbi tutulması gerektiğini savunmuştur. Bu tür bir düşünce modern dünyada laik rejimler için de bir istinat noktası olmuştur. Mesele sadece varlığı tinsel (manevî) ve maddî olarak ikiye bölen kaba bir ontolojik düalizmle sınırlı kalmaz. Kartezyen gelenek, kendine temel mesele olarak epistemolojiyi alır ve insanı, nesneler dünyasındaki özne olarak tasavvur eder. Bu bağlamda Descartes’ın yanında David HumeImmanuel KantEdmund Husserlgibi isimler, kartezyen geleneğin başlıca sivri uçları sayılabilir. Başta Descartes olmak üzere, hiçbir ciddi filozof, düalizm mevzuunda ortaya dört başı mamur bir varlık teorisi koyamamıştır.(1)

Kadim kültürlerde en üstte “tözler tözü” olarak anlam kazanan bir Tanrı söz konusu iken, Descartes’ta bu, “tözlerden bir töz” olarak belirmiştir. Yine kadim kültürlerdeki kâinat tasavvuru, kendisini meydana getiren unsurlar arasındaki keyfiyet farklılıklarına rağmen, içindeki her şeyin belli bir yerinin ve fonksiyonunun bulunduğu bir canlı organizma söz konusu iken, Descartes’ın örgüleştirdiği kâinat tasavvurunda bu durum, unsurların birbirinden bağımsız bir şekilde, tıpkı bir saat gibi mekanik bir düzen sergileyen bir noktaya taşınmıştır.

Descartes’ın örgüleştirdiği felsefi sistemde üç töz var ve bunlar; Tanrı, ruh (zihin) ve beden (madde)’dir. Gerçi bu üç tözden biri olan Tanrı, “yaratılmamış bir töz” olarak düalist sistemin dışında tutulmuştur. Ahmet Cevizci’nin ifadesiyle, Descartes’ın Tanrısı, Ortaçağ’ın bir ucu kendisine uzanan hiyerarşik varlık anlayışında kâinata, âleme veya varlığa müdahale edebilen, onu himayesi altında bulunduran teistik Tanrısından ziyade, Yeniçağ’ın veya modern zamanların, diğer bir ifadeyle de Descartes’ın ortaya çıkışında çok etkili olduğu, dünyayı ve yasalarını yarattıktan, hareket için gerekli enerjiyi aktardıktan sonra kıyıya çekilen, dolayısıyla dünyaya müdahale etmeyen, mucize yaratmayan, kâinatın muhafazası ve himayesi fonksiyonundan yoksun bir deistik Tanrı anlayışıdır. Bunun Sudûr teorisi ile bir ilgisi var mıdır yok mudur? Biraz kurcalayalım… 

“Aristoteles’in Platon’a yönelttiği temel itiraz, Platonik sistemin, doğaüstü dünya ile görüngü dünyası arasında bir uçurum oluşturmasıydı. Aristoteles “madde ve form” teorisini ortaya koymakla bu ikisi arasında bir köprü kurmaya çalıştı. Ancak bu anlayış, iki dünya ve özellikle insan ve Tanrı arasında mantıksal bir ilgi kurmak yerine bir takım mantıksal çelişkiler ve rasyonel tutarsızlıklar ortaya koydu. Aristoteles, varlık için hem maddenin hem de formun gerekliliğini ileri sürdü. Ancak aynı zamanda, Tanrı’nın maddesiz bir form olduğunu ve maddenin de formsuz bir imkândan ibaret olduğunu iddia etti. Bu yüzden onun hem Tanrı hem de madde doktrininin temelinde gerçeklik var, ancak varlık yoktur. Bu durumda bir problem çıkmaktadır: “Kendinde var olmayan” bir varlık diğer varlıkları nasıl meydana getirmektedir? Plotinus, sudûr nazariyesini ortaya atmakla bu problemi çözmeye çalışmıştır.”(2)

“Plotinus’a göre sudûr doktrini, her şeyin Bir’den taşması (meydana gelmesi) hiyerarşisidir. Fakat bu hiyerarşi mantıksal bir sıralama olup, varlığın zamansal ve kronolojik bir sıralaması değildir. Plotinus bunu, ışık ve taşma analojisiyle açıklar. Plotinus, bütün varlıkların ilk kaynağının, bir kaynaktan bir şeyin çıkıp taşması ve tekrar ona geri dönmesi veya bir ışık kaynağından bütün ışıkların çıkmasına benzetilebileceğini ileri sürer. Bir olan varlık, ışığını kendi kaynağından yaymaktadır ve diğer varlıklar bu kaynaktan uzaklaştıkça aldıkları ışık azalır. Bu yayılma Plotinus’un “epistrophe” veya “bir noktadan başlayıp kaynağına geri dönme” diye isimlendirdiği bir hareket tarzına yükselir.”(3)

Bu çerçeveden bakıldığında, Descartes’ın bir sudûrcu olduğu söylenemez. Çünkü Descartes’ta aslolan, iki tözden (ruh ve beden) müteşekkil bir düalizmdir. Tanrı, “Mutlak töz” olmakla birlikte, bu düalizmin tamamen dışında bırakılmıştır. Descartes’ın Kartezyen sisteminde bu tür bir yaklaşım, büyük bir problem olarak varlığı devam ettirmiştir. Bundan dolayıdır ki Descartes sonrası bu problemi aşmaya yönelik pek çok çaba söz konusudur. Meselâ rasyonalist çizgiyi takib eden Malebranche, Spinoza ve Leibniz başta olmak üzere, Descartes’ın özne felsefesi üzerinden idealizm ve empirizme(4) yol bulan Hobbes, Locke, Spinoza, Leibniz, Berkeley ve Hume gibi filozfların yanı sıra, Vesileciler veya Ara-nedenciler (Occasionalistler) olarak da bilinen Geulincx ve Malenbrache gibi pek çok Kartezyen (Dekartçı), Descartes’ın ruh (zihin) ve beden düalizmi sorununu aşmaya yönelik çaba sarf etmişlerdir. Gerçi mevzumuz bu değil ama sudûr teorisi üzerinden şu kadarını söyleyelim ki, bu teorinin hakikati, hakikatlerin hakikatinin de kendisinde cem edildiği İslâm’dadır. “Yürüyen Büyük Doğu: İBDA”nın kâinat tasavvuru veya ontolojik kozmogenisinde sudûr mevzuu, “Muhammedî Ruh” üzerinden vuzuha kavuşturulmuştur.Takib edelim:

“Felsefede, varlığın ilk prensibini arama meselesi vardır. Varlığın kökenini tek bir şeye indireceksiniz ki, o indirgediğiniz şey de ezelî, ebedî, sınırsız gibi üstün, adetâ ilahî sıfatlar taşısın. Bizdeki karşılığı bunun, Nur-u Muhammedî’dir; yaratılış bahsinde… “Allah ilk olarak kendi nurundan Nur-u Muhammedî’yi yarattı” diye geçiyor. Ondan sonra bu nur, dörde bölünüyor; ilk parçasından Kalem, ikincisinden Levh-i Mahfuz yaratılıyor. Üçüncüsünden Arş… Dördüncü parça da dörde bölünüyor. İlkinden Arş’ı taşıyan melekler, ikincisinden Kürsî, üçüncüsünden öbür melekler yaratılıyor. Dördüncü parça yine dörde bölünüyor. Gökler, yerler, cennet, cehennem vs. derken, Nur-u Muhammedî’den bölünmelerle böyle bir kademeli yaratılış sözkonusu. Bizim kozmogonimizin bir açıklaması da budur. Başka İslâm âlimlerinin başka tür açıklamaları da var, ayrı dava. Materyalistler ise, yaratıcı filan yoktur diyorlar. Her şeyin kökeninin, ilk prensibinin madde olduğuna inanıyorlar. Bunu da, o dönemin ilmî verilerine mahsus bir şekilde, “atomun parçalanamazlığı” görüşü üzerine bina ediyorlar.”(5)

Mevzumuz sudûr teorisi olmadığı içindir ki kanaatimce bu noktada bu kadar bilgilendirme yeter. Descartes’ın ortaya koyduğu düalist yaklaşım, modern zamanlarda ortaya çıkan en temel problemlerin de baş müsebbibidir. Başta “din ve dünya” veya “din ve devlet” işlerinin birbirinden ayrılması ve din yerine birilerinin görüşlerinin “dinleştirilmesi” mânâsına Laiklik belası olmak üzere, Allah’ın Resûlleri vasıtasıyla bildirdiği, öğrettiği ve gösterdiği iyi, doğru ve güzele dair her ne varsa hemen hepsine birden sırtını dönen ve bunun gereğini yerine getirmekten imtina eden, kısacası, sadece Allah’a inanmakla cennet hayali kuran deistlerin bu kadar çok türemesinin baş müsebbibi de yine Descartes’ın örgüleştirdiği Düalizm veya Kartezyen Felsefedir, denilebilir.

Descartes, yaratılmamış, ezelî-ebedî ve yetkin varlık veya töz olarak gördüğü Tanrı’nın karşısında bütün bir kâinatı mekanist bir bakış açısıyla yorumlar. Descartes’ın mekanizminde kâinat-tabiat, canlılıktan, akıldan yoksun, kaba bir maddî varlıktır. Ona göre tabiat, yaratılan olmakla birlikte, Tanrının mutlak boyunduruğu altında hiçbir özerkliği olmayan, edilgen bir varlık alanıdır. Ortaçağ Karanlığına damgasına vuran Enkizisyon kültür ocağı Katolik Kilisesinin bedene, kadına, maddeye, tabiata vs. olan bakışının bir yansıması olarak da görülebilir bu durum. Kilise ile Kilise karşıtlarını bir araya getireyim derken, yanlışta ısrar etmenin acıklı hali! Hal böyle olunca, Tanrının dışlandığı bir tabiatta insan aklı nasıl isterse öyle davranma imkânını elde etti! İnsan aklına verilen bu imtiyaz, barbar batının doğuşuna epey bir katkıda bulunmuştur. Descartes ile birlikte başlayan süreçte bütün bir maddi âlem batının elinde bir kadavraya dönüşmüştür, denilebilir! Çevreciliğinizi yesinler! Yeşil ve yeşillik düşmanı Modern Batı! Yuda nesebi üzerinden ruhlara sindirilmiş İslam karşıtlığı şuuraltı mahzenlerinde hemencecik kendisini ele veriyor! 
Descartes’ın Tanrı-kâinat düalist yaklaşımına paralel olarak ruh ve beden arasındaki düalist yaklaşımına da biraz değinmek gerekiyor. Her şeyden evvel, ruh ve beden (zihin-beden) düalizmi diğer kadim kültürlerde de var olan bir yaklaşımdır. Başta Eflâtun ve Aristoteles olmak üzere pek çok filozof, ruh ve beden düalizmi üzerinde çokça durmuşlardır. Descartes’ın içinden çıkıp da bizzat karşı olduğu Skolastik düşünce geleneği de ruh ve beden düalizmi üzerinde epey bir kafa yormuşlardır. Denilebilir ki, filozofların ekseriyeti ruh ve beden düalizmini kabul etmişlerdir. İnsan varlığından ruh adı verilen bir parçanın, beden öldükten sonra da var olmaya devam ettiğini öne sürmüşlerdir. Hemen belirtmek gerekirse, İslâm düşünce geleneğinde ruh ve beden düalizmi inkâr edilmemiş, ancak, “zıtların birliği” üzerinden izahı mümkün bir noktada değerlendirilmiştir. İslam’ın sahih yolu ehl-i sünnet vel-cemaat anlayışında, meselâ öldükten sonra değil sadece ruh, beden de varlığını devam ettirmektedir. Bu durum, itikadî bir mesele olarak da ele alınmaktadır. Hadîs ile sabit olduğu üzere, Acb-üz-zeneb veya Us’us, diğer bir ifadeyle de Kuyruk sokumu kemiği, bu mevzuda yeteri kadar aydınlatıcıdır. Bu mevzuda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler daha evvel Baran Dergisinde yayımlanan yazı dizisine müracaat edebilirler.(6)

Descartes’ı diğer filozoflardan farklı kılan en önemli şey, ruh ve bedene karşı olan düalist yaklaşım tarzıdır. Ahmet Cevizci’nin ifadesiyle söylersek, Descartes’ın ruh ve beden arasındaki ayrımı ortaya koyma ve düalizmi ifade etme tarzı, gelenekten ciddi bir kopuşu gündeme getirmekle birlikte, modern düşüncenin bundan sonraki seyrini önemli ölçüde değiştirecek kadar farklılık gösterecektir.(7)

Descartes’ın ruh ve beden düalizmi, cogito argümanı üzerinden şekillendirilmiştir. Hatırlanacağı üzere, Descartes’ın Kartezyen Felsefesinde üç töz bulunur ve bunlar, Tanrı, ruh ve bedendir. “Varolmak için”, -Tanrı hariç-, “kendisinden başka hiç hiçbir şeye ihtiyaç duymayan şey” olarak tanımlanan töz anlayışı, Descartes’ın cogito argümanını ele veren en önemli ve en temel espridir.

Bu espridir ki onun düalizmini de çok farklı noktalara taşımıştır.
Bu mevzuya devam edeceğiz.
 
Dipnotlar
1-https://www.uludagsozluk.com/k/kartezyen-felsefe/
2-http://dergipark.gov.tr/download/article-file/31101
3-http://dergipark.gov.tr/download/article-file/31101
4-Kartezyen Felsefe, Rasyonalizmin türlerinden biridir ve kesin bilgiye akıl yoluyla ulaşılabilineceğine inanır. Bu anlamda deneyim ve kanıtlanabilirliği temel alan Emprisizm karşıtıdır.
5-http://aylikdergisi.com/haber-ibda-fikriyatinda-ruh-ve-beden-dualizmi--II--burak-cileli-4123.html
6-http://www.temizspor.com/guncel/118-epifiz-bezi-veya-beyin-epifizi-cevresinde-gudde-i-sanevberi-pineal-gland-veya-kozalaksi-bez-i
7-Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say. Yayınları, 5. Basım, İstanbul, 2015, sh. 458.



Baran Dergisi 630. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.