Ölüm Odası B/Yedi: "7. Çekiliş" - 48

Ölüm Odası B-Yedi (48)

Ölüm Odası B/Yedi: "7. Çekiliş" - 48

Levha: 12 Mayıs 1989… Üstüste iki pantolon giymişim… Evde birini çıkarmışım… Üsküdar’a gitmek üzere araba beklerken, ayağımdaki siyah pantolonun üzerine diğerini giymeyi unuttuğumu farkediyorum ama, geri dönemem… Aklım da onda kaldı; cebinde tesbih filân vardı… Küçük bir otobüs büyüklüğündeki taksiye bindim… İçinde 7-8 kişi… Kenarda duran Günaydın gazetesini alıyorum… Gazetede “7. çekiliş” diyor… Talih, piyango işi… Gazetenin kuruluşundan beri çekiliş yapıldığını, bu 7. çekilişin bu seneye mahsus olabileceğini söylüyorum!
 
*
 
Gaib Hilatı Talih: (19 Aralık tarihli, Tilki Günlüğü başlığı… Hil’at: Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği süslü elbise. Kaftan: 1100= 101: GUSTO… Geçen sayıda, PİYANGO bahsi ile ilgili olarak Tilki Günlüğü’ndeki bu başlığı, NYMPHALAR’la cedelleşmelerimizden dolayı değil, kendim unutarak yazmadım… DEMON: ASİL VEYA ŞEYTAN başlığı ile ilgili olarak tarihini işaretlemek için aradığım rüyayı bulamadım; nefis bir tesadüf, yukarıda mevcut rüyâ karşıma çıktı.): 2161.
 
NİSAN: 161.
 
*
 
Gaib Hil’atı Talih: 2162.
 
BEN KİMİM?: 162.
 
Haşmetli İş Yapan: (25 Kasım tarihli, Tilki Günlüğü başlığı.): 1162.
 
İNSAN: 162.
 
*
 
Gaib Hil’atı Talih: 2161= 163.
 
Kaptan: 163.
 
*
 
Gaib Hil’atı Talih: 2162= 164.
 
Rahman Sûresi, 19.-20 âyetler: 3164.
 
Sada’: Kasd ve teveccüh eyleme. Bir şeyi aşikâre söyleme. Yarık, çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak. (Fatk: Yarmak, ayırma, çatlatma… Salih Aleyhisselâm’ın kavminin, gökten gelen bir sayha ile Cehennemlik helakını hatırla.): 164.
 
Yakamoz: Gece, denizin hafif dalgasında beyaz ışık kıvılcımları. (Üstadım’ın NOKTALAMASI: Bir cümbüştür kopsa da gece yakamozlarda, — Münzevî balıklarız ayrı kavanozlarda!): 164.
 
NOKTA: Sıfr. Sır. Füsus, nükte-incelik. (Madde ve mânâda, herşey “sır birliğinde bir” olarak zıddıyla kaimdir. Son tecridde bâtın ve zâhir, RUH ve MADDE kutubları. Bunun “sır birliğinde bir” oluşu, “herşey O” ve “herşey O’ndan” anlayışları ile ifâde edilen ALLAH ve ALLAH’tan SIRRI. Allah ile şu görünen âlem –şehadet âlemi– arasında, kendisine BERZAH olmayan BERZAH ÂLEMİ var. Allah’ın KÜN-OL emrinin tecelli ettiği EMR âlemi ki, ruhumuz bu âlemden. Demek ki, kâinat, madde âlemi, ruh âlemine irca ediliyor; ruh da, Allah’ın kendi nefesinden üflediği. BERZAH’ın bakıldığı yere âit mânâsı-sır, madde ile ruh, zâhir ile bâtın arasında da BERZAH bulunduğunu gösteriyor; demek ki, madde ve mânâda “sır” olan her yerde bu hikmet, BERZAH her yerde öz ve asıl olarak derecelerde. “Sırrın bilinmez” demek oluşu, “GAYB”ın bütün nitelemelerini ihtiva eder; kayıptan, gayb örtüsü altında henüz gerçekleşmemiş-gerçekleşecek olana, tahmine mevzu bulunana, yahud Allah’ın henüz yaratmamış olduklarına, nihayet gaybın gaybı Allah’a. Şöyle veya böyle; GAYB, bilinen, ama görülmeyendir. Görünenin görünmeyen yüzü-bâtını da böyle. NOKTA-İ VAHDET; ruhun isimlerinden biri bu. NOKTA’da KÜLL mânâsı açık. Ruh-u Muhammedî; ruhun isimlerinden biri de bu. Böyle gider… “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı!”… Kâinat’ın, Emr âlemi’ne nisbetle varoluşu, onun unsurlarından mürekkeb bütün varlıkların onunla birlikte iğreti bir varlığa-izâfî bir varlığa sahib olmasıdır. Zamanın bir varlık-bir yokluk temposunda. İlâhî nurdan bir kıvılcımın dairesi içinde, bir hayâl gölgesi… NOKTA mefhumu çerçevesinde yaptığımız bu kısa izâh, ruha âit meseleleri konuşurken, madde âlemine âit alt-üst, büyük-küçük gibi kavramların, bir mekân tahsisi gibi anlaşılmasına mâni olmak içindir. Meselâ, NYMPHALAR’ın bende bir tezat gibi gördüğü, İslâm dışı görüşlere âit “zaman dışı” veya “akıl üstü” nitelemelere giren hâller, “şeytan’ın eğer BERZAH’ta işi yoksa, nasıl oluyor da bazı velilerin yoldan çıkmasından bahsedilebiliyor?” sorularının, akla gelebilecek olmasından dolayıdır… Her Hakkı, bir bâtıl takib eder ve “her şeye sahtesi musallat!” ya; zıdların birliğine kadar böyle gider. Bu demek değildir ki, Hakka âit değer mertebesindedir bâtıl; o bâtıl olmakla, bâtıl olduğu için BERZAH makamının dışındadır… Mücerretlerin anlaşılması için, bize bir ifâde ferahlığı gelsin diye ÇİZGİ keyfiyetini düşünelim: “Nur” diyoruz, bir çizgi çiziyoruz. Ruh diyoruz, yine aynı çizgi üstünde bir çizgi. Düşünce diyoruz, yine aynı çizgi üstünde bir çizgi. Zaman diyoruz, yine aynı çizgi üstünde bir çizgi. İlâh… Her MEVZU’nun kendine mahsus esas, usûl ve kuralları ile ele alınabilmesine nisbetle, hepsini tezatsız bir bütün içinde BİRLEŞTİRECEK bir MİHRAK yoksa, ortada havada bir KAOS ve hâliyle bütünlüğün aleyhine işleyen bir ihtisaslaşma, yâni KAOS’un doğurduğu KAOS ortamı olacaktır. MUTLAK ÖLÇÜLER’e bağımlı düşüncede ise, önümüze çıkanların giriftliği karşısında idrak yetersizliği, KAOS’un bizim bakışımızda olduğunu gösterir. KAOS, sır mânâsında değildir. Misâli, NOKTA’ya bağla. Orada bâtıl, aslı “yok” hükmüyle mevcut.): 164.
 
*
 
Siyah: 76: Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: Lamme-Cin çarpması.
 
*
 
Ceb: 5: Salih Mirzabeyoğlu: 5: Çağ-Devir, hengâm, esna. Tarih çağları: Yaş. Boy, kamet. (5’in eski rakamlarda 0 şekli ile yazılışı malûm.)
 
*
 
Sabi’: Yedi. Yedinci. (Çocuk): 133.
 
Kalıb: Şekil ve suret numunesi. Beden, vücud. (İslâm büyükleri, İNSANÎ HAKİKAT’in 7 tabaka ile perdelendiğini söylemişlerdir. Birinci gayb, Şeytan gaybı: Adem Aleyhisselâm ile alâkalıdır ve Âdem’in şeytan’a hükümranlığı bu gaybtadır.): 133.
 
*
 
İkramiye: 277= 1276.
 
Ru’: Kalb, fuad. Kalbde korku arız olacak yer. Allah’ın nazar ettiği yer. Zihin ve akıl-ruh. (Fuad-Kalb, gönül, yürek: 91: Kâmil: Giyan-Kürtçe “ruh”: Bedia-Nadide, yeni icad edilmiş, beğenilen ve takdir edilen: Mâlik-Sahib. Malı elinde bulunduran. CEHENNEM zebanîlerini idare eden meleğin adı: Hemmame-Akreb. Zehirli hayvan: Palavan-SÜZGEÇ… Ramazan: 1091: 92: Muhammed… SAKAR: Cehennem’in bir adı… “Cehennem başkasıdır”: Cehennem, İNSAN için, Allah’tan uzak olduğuncadır. Zeban, “lisân” demek; Zebanî de Cehennem’de görevli melek. Lisân mânâsı ile “Sefillerini en sefili bu dünya”ya âit kelâmı, aslı ile “amel ağacının meyvesi kelâmı”, yâni her söz ve işten tütmesi gereken Allah’ın rızası dışında olanı Cehennem, mecazını bundan uzaklaşmak diye görmek gerek… Üstadım’ın “içtimâî dava” şiiri SAKARYA’yı hatırlayınız… Allah’a en yakın ve topyekün varlığın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı Allah Sevgilisi’nin, İNSANÎ HAKİKAT’i, HAKİKAT-İ FERDİYE ki, HAKK GAYBI, Kalb’te 7. Mertebe, FUAD MERTEBESİ; bu mertebe, “Gayb-ul Gayb: Gaybın Gaybı” mertebesidir… Ru-y: Çehre, “Mümin odur ki yüzüne bakınca Allah’ı hatırlatır”: Hadîs.): 276.
 
Ermele: Erkeği olmayan kadın. (Ahil: Erkeği olmayan kadın. Fevkinde kimse olmayan İNSAN… Ahillâ: Sadık dostlar.): 276.
 
Arca: Topal ve aksak kişi. Sırtlan. (Leng-Topal, aksak. Tenasül organı: 100: Nilî-sıfırla ilgili: Leys-Adem, yokluk. Gayr-ı mevcut. Gaflet, tembellik. Bahadırlık, kahramanlık. Yük çekici olmak… Nefsin bir yönü “Ulâ”: Şanlı şerefli kimse: 100-101: GUSTO… Diğer yönü “Leytan”: Şeytan: 100… Ona uyan… Hadacir-Sırtlan: 1604= 605: Tecerrüb-Tecrübe sahibi: Rahman Sûresi 19. âyet noktalı harflerin hesabıyla: Mehdî Muhammed Salih Mirzabeyoğlu.): 276.
 
Mansus: Nass ile sabit kılınmış. Âyetlerle tesbit edilmiş. İzhâr ve beyân edilmiş: 276.
 
Garise: Yeni dikilmiş fidan: 1275= 276.
 
Teadud: Kolkola girme. Birbirini tutma. Birbirine yardım etme: 1275= 276.
 
 
DEMON: ASİL VEYA ŞEYTAN
 
 
Levha: 21 Temmuz 1997… Biriyle konuşur gibiyken, Kelime-i Tevhid’i tekrarlıyorum ve Tekbir getiriyorum… Sonra havalanıp uçmaya başlıyorum ve beni CİN kaldırmış gibi hissediyorum… Bir yandan Tevhidi ve bir yandan Tekbir’i tekrarlarken, yalnız Allah’a sığınacağımı göstermiş oluyorum… Yükselirken sanki odanın tavanından çıkacağım… Sırtüstü vaziyetteyim ve suya dalar gibi kollarım kısık… Sonra yatağa iniyorum ve küçük bir CİN öfkeli konuşuyor… Yengem Nadide Güleray, “bir adam beş tane gazete almış!” diyor… Adamın hayretini ifâde ediyor… Bunun benle bir alâkası var ve o adamın o kadar gazete alışını bir mucizenin beyanı gibi görerek, Yengeme “bak sana ne göstereceğim!” diyorum… Ve benim çizdiğim YÜRÜYEN EL resmini göstermek için öbür odaya geçiyorum… Ama bunun bir sır olarak kalması ve ifşa edilmemesi gerektiğini söylüyorum!..
 
*
 
Kelime-i Tevhid: 523.
 
Hırka-i Tecrid: Derviş hırkası: 523.
 
İstibtan: Gizliliğe, bir kimsenin iç işlerine vakıf olma: 523.
 
Ta’cim: Noktalama, noktalatma: 523.
 
*
 
Tekbir: “Allahu Ekber” demek: 632.
 
Mustakbil: İstikbâl eden, karşılayan. Kıbleye dönen: 632.
 
Mustakbel: Karşılanan, istikbâl edilen. Gelecek zaman: 632.
 
İsti’kaf: Bir yere kapanma. Bir yerde kendini hapsetme: 632.
 
İstislâf: Selef olma. Yerine geçilen olma. Evvelce bulunmuş olan. Önde olmak, ileri geçmek: 632.
 
Halâ: Boş, hâli. Ayak yolu. Kenef-yön, taraf. Sığınılacak yer. Korunulacak mekân. (Gölge.): 632.
 
İnfitak: Yarılma, ayrılma. Sökülme: 632.
 
*
 
İtare: Uçurma veya uçurulma. Hızlı yollama. (İtare: Bir şeyin peşini bırakmayıp tâkib etme. Dikkat ve hiddetle bakma.): 216.
 
Hicare: Su üstünde olan kabarcık. Taş. (Ab-süvar: Su üstünde yüzen. Sudaki kabarcık: 270: Rahman Sûresi 19. ve 20. Âyetler + GUSTO.): 216.
 
*
 
Öfkeli Küçük Cin: (Tilki Günlüğü’nde 21 Temmuz tarihli başlık… Cin, görünmez bir canlı olmanın yanında, kelime mânâsı olarak “gizli” varlık ve yerler için de kullanılır. Ruh, Cennet, akıl vesaire… Fransızca’da “küçük cin”, aynı zamanda İLHÂM demektir. Bizde de, malûm, “ilhâm perisi” tâbiri var.): 260.
 
Kulakul: İhlâs ve Muavvezeteyn Sureleri: 261= 1260.
 
Sirr: El ayasında ve alında olan hatlar. Gizli nesne. Zikir. Hâlis. En iyi, en faziletli: 260.
 
Sırr: Gizli hakikat. Kalbte, Allah’ın müşahede ettiği mahaldeki lâtife. (Sırr: Şiddetli ateş veya soğuk.): 260.
 
A’kal. (Çok akıllı)-MEHDÎ: 260.
 
Gars: Ağaç fidanı dikmek. Dikilmiş fidan: 1260.
 
MİRÎ: DEVLET’e âit. Devlet hazinesine mensub: 260.
 
*
 
Gazete: Günlük hâdise ve yorumları veren, tâbir eden, günlük olarak çıkan neşriyat: 1412.
 
Yar-ı Gar: Hazret-i Ebubekir’in bâtın tâlimini Allah Sevgilisi’nden aldığı, Mekke’den Medine’ye giderken konakladığı meşhur mağaraya verilen isim: 1412.
 
Gaybet: Başka yerde bulunmak. Bir şeyin diğer birşey içinde gizli olması. (Şeriat-Tasavvuf): 1412.
Âyat: Ayetler. Deliller. Menziller. Mekânlar: 412.
 
Bedahat: Apaçık belli, aşikâr, isbata ihtiyaç olmayan şeyler: 412.
 
Hıyaz(a): Suya dalmak: 1411= 412.
 
İcazet: İzin. Müsaade. Reva görmek: 412.
 
*
 
Gazete: 1412= 413.
 
Tezeccüc: Kaş ince olmak. (Bühr-KAŞ: 207: ASHAB-I KEHF): 413.
 
*
 
DEMON: Eski Yunan ve Lâtince’de “Daimon”. Fransızca’da: Bir kişinin, bir şehrin, bir devletin, ALINYAZISI’nı çizen “iyi” veya “kötü” tanrı. Şeytan. Kötü adam. Şeytan gibi çocuk-yaramaz. Edebî dilde, dişi şeytan-fettan kadın… Almanca’da, Dämon: Dev, cin, şeytan. Kötü ruhlar. Dämone-vamp kadın… İngilizce’de, Demon: Cin, kötü ruh, şeytan, ifrit. Kötü adam. Enerjik kimse. Erşah: 101.
Mevhume: VEHİM. Hayâl nev’inden birşey: 102= 1101.
 
GUSTO: Zevk ve takdir: 101.
 
Menbat: Suyun çıktığı yer. Menba’: 101.
 
Karz: Şiir söylemek. Ödünç vermek. (İbda: Bir kimseye kârı tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek.): 1100= 101.
 
Gams: KAYAN YILDIZ. Suya dalmak. (İlme dalmak): 1100= 101.
 
Tahmin: İhtimâllere dayanan düşünce. (İhtimâllere açılan “müphem fikir” hikmetini, yanıbaşında hatırlayın.): 1100= 101.
 
Temessuh: Şekil değiştirme. (Cinin çeşitli şekillere bürünerek görünebilmesi yanında, velilerin çeşitli suretlerde görünebilmesini hatırlayın.): 1100= 101.
 
Sema: Gökyüzü. Asuman. Gök. Her şeyin örtücü kubbesi, gölgelik. Bulut ve emsâli örtü. (Her gölgede bir rahatlık vardır. Bâtın güneşinin yakıcılığından, velinin sığındığı ve Kâinat ahvaline dair İlâhî hikmetleri tefekkürle, muhasebe ve murakabe zamanları da onlar için GÖLGELİK. Mürid’in murad olmasında da, mürid’in GÖLGE olma hikmeti birlik görünüyor.): 102= 1101.
 
*
 
Asil: Esas. Yedek olmayan. Köklü. Edebli, soylu, mir. Muamelâtta kendi adına hareket eden. Akşam vakti. Ölüm: (Âsil: Kovandan bal alan kişi… Asile: Bir şeyin tamamı, bütünü.): 131.
 
Hilkat: Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış: 1130= 131.
 
Kale: Dedi. O söyledi: 131.
 
Nasik: Allah yolunda ibadet eden: 131.
 
Silâm: Hamd. Şükür. Su. Taş: 131.
 
Esvedeyn: İki siyah mânâsına AKREB ve YILAN için kullanılır. (80’li yılların sonuna doğru AK-DOĞUŞ dergisini çıkaran kadronun isimlerinden Mustafa Saka’nın şiir kitabının ismi.): 131.
 
A’yün: Gözler. Pınarlar: 131.
 
AYNA: Gözü güzel ve iri olan. (Ayna: Suretin göründüğü, suretin aksettiği şey.): 131.
 
Elleys: Mutlak hiçlik. Adem-i sırf, sırf yokluk: 131.
 
*
 
Şeytan: 370.
 
Sıfır: Hiç. Hiçbir sayı olmamak: 370.
 
Kustar: Bir şehre veya beldeye vali olan kimse. Mizân, ölçü. Tüccar. Sarraf: 370.
 
Neşide. (1 ekleyerek): Şiir, manzume: 370.
 
*
 
Leytan: Şeytan: 100.
 
Leys: Adem. Yokluk: 100.
 
*
 
Allah, kendi nurundan “Muhammedî Nur”u yarattı. O zaman, ne yer, ne gök, ne varlık, ne yokluk vardı… Allah’tan gayrı ne varsa, herşeyin zıddıyla görünebilmesi-bilinebilmesi bakımından, Allah’ın Zâtına nisbetle bir zuhur olan “Mutlak Vücut-Mutlak Varlık”ın karşısında “sırf yokluk-mutlak yokluk” kabulü, Allah’tan gayrının yaradılışı ve varlığı için zorunlu bir mefhum olmuştur. Bu yokluk, İslâm büyükleri tarafından “gölgesi Vücutta” tâbiriyle, Mutlak Varlık karşısında hiçbir şey olamayacağını, “Mutlak Bir”i ifâde etmektedir. Halbuki ilk ânda, biraz kitabına uydurmak için söylenmiş zannedilirken, tam tersi bir mânâ. Yokluktan varlık çıkmaz. Yok da, bir var olarak, varlıktan çıkma. Varlıkta yokluktan bahsedilemez, çünkü zaten yok; öyleyse “gölgesi Vücut”ta tâbiri, içinde zıddını barındıran bir birlik değil. Bu hikmet, Allah’tan gayrına, yâni zıdlar içinde tecelli eden ve son tecridde “varlık” ve “yokluk” kutublarında toplanan mahlûkata tatbik edilirse, “yok”un da bir yaratılmış olması bakımından, bu mânâda anlaşılmak üzere, “yok yoktur” hükmü çıkar. Herşey o; zıtlar da yok. Ya ben? Kendimde olduğum hiçbir zaman, “Herşey O” diyemem; çünkü, ben yaratıcı değilim, O da mahlûk. Basit bedahet. Ayrıca, bir şeyde fâni olmak, o şey olmak demek değildir; Mutlak fâni oluş istidadı, kul olmaya aykırı, var olmaya aykırı. “Herşey O değil, O’ndandır”; “Herşey O” hakikatini de içine alan anlayışla, herşeyi yerli yerince ediş. Hattâ bâtın yoluna girmemiş olanlara bile, aklın anlayabileceği diye sezdiren. Bu yazdıklarımız ne ki? Ölçü ŞERİAT’tır. Bütün yaratılmışlar, aynadan akis hâlinde, yokluktan varlığa çıktılar; sıfırdan, hiçten, “Kün ve feyekûn - Ol ve olur” işleri. Bu bir şifre ve bütün var olmuşlara sirayet eden… “Varlık ve yokluk”, “ruh ve madde”; madde, yalnız cismanî şeylere değil, nefs gibi ruhun mukabil kutbu ve cismaniyete ilişik - onun yerine kullanılabilen bir mefhum. Ruh’a nisbetle onun zıddı ve mahiyeti yokluk olan nefs ve madde, doğrunun karşısında yanlışın, güzelin karşısında çirkinin, iyinin karşısında kötülüğün kaynağıdır; bunlar, eksiksiz karşısındaki eksiklik ve geçiciliklerdir. Zamanın bir varlık, bir yokluk temposunda varlık kazananlar; bir var, bir yok olanlar… Beden ve ruh arasında, ele alındığı yöne âit görünen NEFS, ruha âit ve ondan bedene tevdi bir lâtife oluşuyla, –ölüm de kendi keyfiyetinde bir diri–, hem ebedî var oluşumuzun, hem de ebediyen KUL kalacağımızın ifâdesidir. İNSANÎ HAKİKATİ yerine koymuş koyamamış bütün insanlar, mümin ve kâfir olarak, nefsin bedenden tevdi mânâsıyla, ebedî hayatın üyeleri… Cehennem, mânâda Allah’tan uzaklıktır; mümin ve kâfire biçilen mükâfat ve cezaya göre de, malûm Cennet ve Cehennem bahsi. ŞEYTAN, Allah’ın ölçüleri karşısında İNSANI daima menfiye yönelten telkin ve enerjisini verici. BERZAH’ın zıddı bir varlık. MÜSBET ve MENFÎ’nin çıktığı “sıfır” noktasında, Allah Sevgilisi’nin VAHÎD oluşunu, onun Şeytanı’nın Müslüman oluşundan anlayınız; VARLIĞIN BİRLİĞİ… Bütün mahlûkata sirayet edici nefs, O’na irca edilebilme mânâsına, O’dur, O’ndandır. Varlık insanda toplanır ve topyekün insanlık, istese de istemese de O’nun kadrosu… Şeytan, Allah ve Resûlü’nden uzak kalmışların sırrıdır. Ben, zâtî sırrım ne olursa olsun, başkalarının beni idrakine göre, her birinde bir ben, çokum. Bir olan şahsım, tanıyan sayısınca çoklukta… Bu bir misâl. Her şeyden önce var ve herşey O’nun için yaratıldı hikmeti çerçevesinde, Şeytan’ın Adem Aleyhisselâm’a secde etmemesinden dolayı lânetlenmesi yanında, “Herşey Allah’ın vechine karşı helâk hâlinde” âyeti gözönünde tutulursa, gerek sonradan sapıtması, gerek verdiğim misâle göre Şeytan’ın O’nda tesirinin sıfıra kadar tesirsiz olması, gerekse işaretlediğim âyetten kıyas kötülüğün Allah Resûlü’nün SIRRI’nda faniliği, “O’nun şeytanı Müslüman oldu!” hikmetini açıklar. Allah Resûlü’nün isimlerinden biri de, “kötülükleri mahvetme” mânâsına gelen MAHÎ’dir. Kulda kemâlin eksiksizliği; “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma”, kendilerinin bir haya diliyle belirttikleri üzere, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmışlardır… Allah’ın Kur’ân’ı O’na öğretme ihsanıyla!
 
*
 
YED: El. Kuvvet, kudret, güç. Yardım. Vasıta. Mülk. (Allah’ın bilinmeyen Zâtî sıfatlarındandır, bundan dolayı kuvvet ve kudret gibi sıfatlarla nitelenemez.): 14.
 
VAHHAB: Çok fazla ihsan eden. (Karşılıksız ihsan edici mânâsına, EL-VAHHAB, Allah’ın isimlerindendir.): 14.
 
Taha: Huruf-u Mukattaadır. (Taha: Arzın hayata uygun döşenmesi… Taha: Bulut… Taha: Nebat ismi.): 14.
 
Hacib: KAŞ. Perde, perdeci: 14.
 
İcî: Hükümdar vekili: 14.
 
Salih Mirzabeyoğlu: 1013= 14.
 
Ahad: Birler. Birden dokuza kadar sayılar: 14.
 
*
 
Mesih: Birşey üzerinde eli yürütmek, bir şeyden ondaki tesiri gidermek demektir. (İSÂ Aleyhisselâm’ın bir ismidir; elini sürdüğü hastaları iyileştirmesinden dolayı bu isim verilmiştir.): 118.
 
Çocuk: 118.
 
Mahmil: Bir ibareye hamledilen mânâ ihtimâllerinden her biri: 118.
 
*
 
Ziya Osman Saba’nın ELLER isimli şiiri: Eller, hepsi de beşer tane parmaktan, — Eller, türlü türlü... Yaşamaktan. — Boynu bükük eller, dizlerin üstünde, — İster bir yabancının, ister kardeşimin de! — Eller, göbek üstünde, yok bir şey umurunda. — Ellikten çıkmış eller, ekmek uğrunda. — Derileri soyulanlar çamaşırdan. — Eller, avuç içleri nasırdan. —  Karımınkiler öylesine, çocuğuma bakmaktan. — Tahta uğmak, sabah karanlığı ateş yakmaktan.  — Açılmış, kapanmayacak avucundan belli, — Dilencinin eli, — Eller, eteklerde, baygın düşmüş bir ara. — Eller, sarılmış demir parmaklıklara. — Bir elim kalem tutmuş, yazı yazar. — İki elinde kazma, toprağı kazar. — El var titrer durur, el var yumuk yumuk. — El var pençe olmuş, el var yumruk. — Hepsi de etten, deriden, tırnaktan; — Farkları yok ama dal ucunda yapraktan. — Atmış elindekini, tutmayacak bir daha, — Eller görüyorum, eller, açılmış Allah’a...
 
 
BİRKAÇ ÖRNEK
 
 
Demon, “cin ve gizli, gizlilik”… Eski Yunan’da, RUH’un isimlerinden biri; sonradan “kötü cin” gibi kullanılır olmuş. Sözkonusu mânâ, onları bilmem, bizim tevilimiz hâlinde, ruhun bedende mukabil kutbu “nefs” diye alınabilir. Nefs, iyilikler ve doğrulukların, güzelliklerin sebebi ve varlıkta birliğin kaynağı ruha nisbetle, “adem”i temsil eder: Bu durumda, ruhun emrine girdiği kadar onunla alıcı verici, karşı olduğu kadar kötü. Demon’da cin tavsifi, nefsin görünmez, ruhî vechesini de kasdına alır… Böylece DEMON’un, cin, şeytan, şeytanî, asil, asıl mânâlarının toplamını belirtmiş oluyoruz.
 
*
 
İnsan ruhunun Tanrı’dan bir ışıma olduğunu söyleyen Roma İmparatoru ve filozof Aurelius, Tanrı’ya kesin olarak inanmaktadır. Bizim de hayvanlar gibi bedenlerimiz var ama, aynı zamanda Tanrılar gibi akıl ve zekâya da sahibiz. Hayvanlar da canlıdır ve içgüdüler ve tabiî davranış ilkeleri dediğimiz şeylere sahibtirler. Ama yalnız “düşünen hayvan” dediğimiz insanın aklî ve zekâ sahibi bir ruhu vardır. Aurelius bunu sürekli vurguluyor ve “Tanrı bizim içimizdedir ve biz sürekli Tanrılığa katılmalı, İlâhîleşmeliyiz!” diyor; çünkü ancak bu yolla Tanrı’nın özü hakkında herhangi bir bilgi edinebiliriz - yaşayarak, varlığı varlıkla anlayarak. İnsan ruhu bir bakıma Tanrı’nın parçasıdır; “Tanrı yalnız zihin bölümüyle, kendisinden akmış ve çıkarılmış olan bu bedenlere zekâyı kondurur!”… Aurelius, bir insanın içinde gizlenmiş bir hayat, yâni insanın kendisi olduğu; gerçek insanın varlığı için kullandığı organlar, araçlar, zarfların onun olduğunu öne sürer. Mânâ zarfı, ruhun zarfı, beden. Ona göre, ancak İlâhî ve yüce bir hayat yaşayan insan, Tanrılığın bilgisine erişebilir. İnsanın aklı bütün şeyleri kuşatan âlemşümûl akla uyum hâlinde olmalıdır. İşte bu içindeki Tanrılığı, yâni âlemşümûl aklı izlemekle insan, Tanrı’ya, gerçek “iyi”ye yaklaşır; ama yine de kendi vicdanî yol göstericiliği ile tam bir uyuşmaya hiçbir zaman erişemez.
 
DEMON (Daimon): Ruhtaki asalet, prens, şövalye… Bu mânâ, MİR’in mânâsıdır… “Tanrılarla yaşa. Ruhunun kendisine vazife olarak verilmiş şeylerle doyum bulduğunu sürekli olarak Tanrılar’a gösteren ve Zeus’un her insana kendisinden bir parça, bir yol gösterici ve gözcü olarak verdiği Daimon’un istediği herşeyi yapan kimse, Tanrılarla yaşar. Bu Daimon, her insanın kendi aklı ve anlayışıdır”… Bu PANTEİST Tanrı anlayışı, bu şekilde yaşamanın tabiî mantığı, “insan yapıp ettiklerinden ibarettir”in fazilet kanadıdır. “Doğruluk, iyilik, yiğitlik, zayıfı koruma, ölüme kahkahayla yürüme”; Roma asillerinden, malûm şövalyeler sınıfına kadar dallanıp budaklanan, çeşitli görüntülere bürünen, ama aslında bu yüceliklerin ve yüceltmelerin bulunduğu bir MÎR’lik anlayışı. “Sadece yaşarken varsın ve yapıp ettiklerin ne ise sen osun!” ahlâkı. Dünyanın başka yörelerinde, Çin’de, Japonya’da vesaire, yüceltilen bu soydan bir şövalye ruhu-DAİMON, bu mistik, çeşitli nevileriyle beraber her oluş gibi düzünden değil de tersinden tecelli zemini bulunca, ortaya sadece “nefs heykeli” çıkmaktadır. Roma’da, Senato’da kendisine “yalan söylüyorsun!” diyen muhatabının sözü üzerine, kolunu dirseğine kadar sıvayıp alev alev yanmakta olan o ateş çanağına sokarak “bir Roma vatandaşı yalan söylemez!” diyecek kadar doğruyu acıyla çarpıştırarak üstünde tuttuğunu gösteren şahsiyet; efendim, her ne kadar bunlar İslâmî ahlâka vurularak çizgi dışı tutulacak şeyler ise de, yer ve zaman icâbı İslâm haysiyetini gösterme sırasında misâl de teşkil edebilir!
 
Nietzsche’nin “üstün insan” timsâlinde “duyguları baskı altına aldıktan sonra geriye ne kalır?” diye söylettiği şu kesiksiz yapıp etme - fatihlik ruhîliği ve ARÎ IRK ideali, bilir misiniz ki, din (Hıristiyanlık) de dahil bütün yerleşik düzen kokmuşluklarına karşı yeni bir ruh vadiyle ortaya çıkar ve bu cümleden olarak bütün fazilet bilinenlere lânetler yağdırırken, bir kategorize icabında “fazilete göre yaşama” sınıfına dahil olur! Bu cümleden olarak, Nietzsche’nin ünlü “Zerdüşt Böyle Diyordu” isimli eseri, Doğu mistisizmine âit ilhâmlarla birlikte, Romalı Aurelius’un felsefesi ile de alâka içindedir; söylemiş olalım… Üzerinde durduğumuz görüşlerle ilgili bu soydan dikkat çekmeleri, bir takım kaba sınıflama papağanlığı içinde malûmatfuruşluk taslama ve görüşleri kaybettirme geleneğine aykırı ve bir takım alâka nisbetleri içinde gerçeği gösterme usûlü diye anlayın! Bir geçiş vesilesi olarak Nietzsche’nin bir sözü: “Tanrı öldü, Tanrı’yı biz öldürdük!”… İnsanın bizzat İlâhlaşması-Tanrılaşması’nı gösteren bu sözün, Epiktetos’un insanın ölümüyle herşeyin bitişine dair STOA anlayışı ile, Aurelius’un eşyayı Tanrı gören ve insanı İlâhîleşmeye çağıran STOA anlayışı arasında her ikisinden mülhem bir yerde oluşunu, –Nietzsche’yi bildiğimiz için– biliyoruz. Bunun doğrusu, bir velinin naz makamında söylediği şiirdir: “Bizi yarattıysan ne oldu? Sen bize muhtaç idin, biz sana müştak!”… “Sen bizi varettiysen, biz de seni!”… Hani Allah, bilinmek için Âlemi-insanı yarattı ya! Var olmak, “bilinmek” demek olduğuna göre? Biz bunu, romanlarımızda, var olmak “Zorunlu Varlık”ı mecburi kılıyor olması bakımından, Allah’a inanmayanların bir tevil hilesi ile nasıl da kendilerine bir “bilen” temini yoluna gittiklerini-çelişkilerini inceledik… Şimdi gelelim, Nietzsche’den Mafya’ya: Dünyanın çeşitli yerlerinde, herbiri kendi şartlarından doğma bu tür yapılanmalar olduğunu biliyoruz. Bir takım özenti ve türedi oluşlar bir yana, –ki onun da bir sosyolojik ve psikolojik tahlile mevzu yanı var–, bu tür oluşlar bir “mistikî” nüve belirtirler. Genelde zaruretlerin “suç” diye nitelenen fiillere ittiği bu insanlar, ister ekonomik, ister intikam, ister mücerret bir güç isteği saikiyle zümreleşmiş olsunlar, o ilişkilerin raconlarını ve değerlerini belirlediği bir “hayat biçimi” içindedirler. İsyan, intikam, cesaret, güç, şu, bu. MAFYA –Sicilya– misâli üzerinden vulgarize ederek (avamileştirerek) söylemek gerekirse, buna dair yüzyıllar öncesine dayanan efsaneler vesaire bir yana, hayatın sair zaruret ve bahanelerini toplayıcı söz şudur: “Eline silâhı alıp adamın karşısına geçtiğin zaman, o ânda sen bir Tanrısın; çünkü onun ölümü yahud yaşaması senin küçük bir parmak hareketine bağlıdır!”… Hayatı yapıp etmekten ibaret gören anlayışın suç çeşidi! Hırsız çingenelere –Romanya’da– âit şu sahne ne kadar müthiş: At hırsızlığından idama mahkûm olan adamın yanına, günah çıkarmak ve onun “ruhunu kurtarmak” için telkinde bulunmak üzere papaz geliyor. Konuşma sırasında neşeli çingenenin ona söylediği şu: “Peder, sen ruhumu kurtaracağına şu bedenimi kurtarsan daha iyi değil mi? Peder, sen hiç çalınmış at etinin tadını bilir misin?”…Şimdi Hitler: “Alman milleti, tereyağı değil top istiyor!”… İktisat kitablarında, ekonomik tercih bahsinde “tereyağı mı top mu?” diye klâsik bir misâl olarak değinilen bu husus, güya akl-ı selime hitabla “elbette tereyağı!” vezniyle işlenirken, işin aslının “fazilete göre mi yaşamalı, hazza göre mi?” esasında mühürlü olduğunu anlayan yoktur. (……)
 
Netice: İnsan hayat boyu bütün gücünü kendisine yönelttiği bir düşünceye-objeye, bir gayeye sahib olmalıdır. Hayatta bir gayesi olmayan insan, hayatı boyunca bir ve aynı kişi olarak kalamaz. Zamane insanı dedikleri, rüzgâr nerden gelirse oralı olan bukalemun gibidir. Genç ve imkânlara sahibken bir gayeye bağlanacak kadar akıllı davranan ferd, mutludur; mutluluk budur. Aurelius, “eğer birşey kovan için iyi değilse, arı için de iyi değildir!”… Eflatun gibi, bütün faziletlerin temelinde doğruluğu görüyor; bunu her zaman davranışla bir arada düşünüyor. İnsan, doğruluğu içinde taşımakla övünmemeli, doğruluğunu eylemlerinde göstermeli, dışlaştırmalıdır. Aurelius’a göre, güzel olan şeyler, iyidirler de; çirkinler ise, aynı zamanda kötüdürler. Stoacılar’ın düşüncelerinde, hayatın gerçek gayesinin “mutluluk” olduğu gibi bir görüşe rastlamıyoruz. Aslında onlar, insanın kendi mutluluğunu araması gerektiği gibi bir hayat kuralıyla yola çıkmıyorlar: Bu, gemisini kurtaran kaptandır bencilliği olur.
 
*
 
DEMON, NYMPHALAR’ın benim “Büyük Muztaribler 2.”de geçen bahsi, kelimeyi yanlış bilmem zannı dolayısıyla alaya almalarından ötürü, yeri geldiği için ele alındı. Tahriklerinden mütevellid. Onlara, sadece lûgat mânâsıyla değil, kelimenin kök gelişi ve mitoloji kullanımından başlayarak, bugünkü lûgat mânâsı karşılıklarının da yorumunu vermiş, hadlerini bildirmiş oluyorum. Bu arada söylemem gerekir ki, NYMPHALIK’tan DEMON’a doğru geçişlerinde, onun menfisinden müsbetine bir anlayış salınımında dolaşıyorlar. Biraz sonra çirkefe başlayacaklarını bilerek bunları yazıyorum. Onlara tek bir şart koştum; DEMON üstüne yazdıklarımdan onlara düşen payı, güya etki altında kalmıyorlarmış diye bir yapmacıkla ters ters sözkonusu etmesinler. Hani güya, ben onları tavlamak için söylüyormuşum gibi. Her ne dersem, ben hep benim, tenezzül etmem… Hoş: Başyücelik Devleti başlığı altında yazılanları okuyacaksınız. Tam Başyücelik Devleti ebcedlerini yazıyordum ki, muziplik ve rahatsız etmeleri yanında, –bu arada ben de onlara küfrediyorum!– birşeyler imâ ediyorlar. Şöyle toplama çıkarma usûlüyle “bunu da gözönüne al” diye, “oluruna getirmem için” ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU ebcedine bakmamı istiyorlar. Epey bir zaman. Neticede baktım ve harikaya çattım: “Başyücelik Devleti” ile tamı tamına bir tevafuk. Bekledikleri, umdukları, dedikleri bu değildi. Ama Allah’ın izniyle büyüklerin himmeti ve nasibim, onları vasıta kıldı. Nasiblerini nasıl yoracakları onlara kalmış; neye âlet oldukları belli.
 
 
“BAŞYÜCELİK DEVLETİ”
 
 
Levha: 8 Nisan 1995… Kırlık bir yer… Tepe… Orada yayılmış oturanlar… İki delikanlı, çırılçıplak soyunuyor… Biri onlara patlama ile işaret veriyor; herhâlde suya gircekler… Çehresine dikkat ettiğim biri, bana onların hâlini tenkid eder gibi konuşuyor… Onunla beraber yürüyor ve zor bir yerden incir ağacının üstüne basarak oradan aşağıya iniyoruz… Nasılsa yanında Mehmed Zekâî Özcan… Güleryüzlü… Bana, “ben üye olduğum zaman, sen de Başkan olursun!” gibi birşey söylüyor… Meclise… Ben de ona, benim bu hususta kitablarım olduğunu, “Başyücelik Devleti”ni sözkonusu ediyorum… Ona vereceğimi, okumasını söylüyorum!
 
*
 
Urye: Çıplak olmak. Arî olmak. (Arî: Pak. Karışık olmayan. Hür.): 285.
 
Ferda: Tek olarak. Yarın. İstikbâl: 285.
 
Mehdî Muhammed Salih İzzet Erdiş - Rahman Sûresi, 20. âyet: 1263+2020= 1285.
 
Hudahan. (Şehadet parmağı.) - Rahman Sûresi, 20. âyet: (Sebbab-Şehadet parmağı: 65: Necib.): 1262+2020= 285.
 
*
Uryan: Çıplak. Arî. Saf: 331.
Kaptan Kust: 332= 1331.
Mirzabeyoğlu: 332= 1331.
Mubassır: Gözetici, bekleyici, bakıcı: 332= 1331.
Ukaykan: Karınca. (Üstadım’ın MÜJDE isimli şiirinden: O gün ova ufkunda yelpaze ateş, — Karınca yolu, atlılar belirecek. — Atlılar put şehrine hisarlardan girecek; — Şehir yirminci asır, insan ayak üstü leş.): 331.
*
 
Uryan: 331= 1330.
 
Mısr: Memleket, şehir. Bir hububat adı. İki şey arasındaki perde, hail: 330.
 
Musırr: Direnen. Ayak direyen. Vaz geçmeyen. Sözünden dönmeyen. (Musırr… Mu: Su… Mâ: Su. Biz… Nil: Mısır’a hayat veren nehir. Hiç-su, ayna… KUSTO’nun mânâlarından biri de, “İstikbâli tahmin etmek”… Kehanet taslamakla, tahmin isabeti arasındaki farkı göstermek üzere Üstadım’ın verdiği misâl de, Mısır vesilesiyle… Yevmiye: Kehanet diye bir şey İslâm’da yok. Allah’ın verdiği akl-ı selimle, selim duyguyla bazı isabetler olabilir. Meselâ, Almanlar Mısır’a tecavüz ettiklerinde bir yazı yazmıştım. Harbi Almanların kaybedeceğine dair muhtelif yazılarımdan sonra bu işgal olunca, “orası Mısır ise, ben de MUSIRRIM, yâni ısrarlıyım!” diye yazmıştım ve yazdıklarım aynen tahakkuk etmişti.): 330.
 
Rahman Sûresi 19. ve 20. âyetler - İNSAN: 3165+162= 330.
 
Rahman Sûresi 19. ve 20. âyetler - NOKTA: 3165+164= 2330.
 
*
 
BAŞYÜCELİK DEVLETİ: 833= 1832.
 
Abdülhakîm Koltuğu: 832.
 
İsti’şa: Ateş ışığıyla yol yürüme: 833= 1832.
 
Hafıkan: ŞARK ve GARB: 832.
 
Tebkit: Delille susturmak: 832.
 
İnfaz: Sözünü geçirmek. Öte tarafa geçirmek. Aldığı emre göre birini öldürme. (Katil: 531: Saat-Zaman. Kıyamet: Mütekâmil-Kemâl sahibi: Kefalet: Siyaset-Selâmet. Felâket: Tasi’-Dokuzuncu; İmâm-ı Rabbanî, Mevlâna Halid, Seyyid Abdullah, Seyyid Taha, Seyyid Muhammed Salih, Seyyid Fehim, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî, “Necib Fazıl Kısakürek-Salih Mirzabeyoğlu: 869: Mektubat”… Tüs’: Dokuzda bir: 530: Less-Devamlı olan: Müteati-Birbirine veren: Tesellüm-Teslim olma. İslâm olma. Verilen bir şeyi alıp kaydetme. Teslim edilen şeyi tekrar teslim alma: Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: Etfaliyet-Çocukluk: Mistik: Memleket: Tenessük-İbadet etmek.): 832.
 
*
 
BAŞYÜCELİK DEVLETİ: 833.
 
Necib Fazıl Kısakürek - KUST’ÜL BAHR: (Kust otu çeşitlerinden, denizde çıkan ve ilâç hammaddesi olan nebat… Nebat; rüya, hayâl, fikir, fikir adamı… Deniz; ilim, kamus, dil… Logos: Dil, kâinat nizamı.): 1417+416= 1833.
 
Necib Fazıl Kısakürek - Hevte: (Suya giden yol: Şeriat: Suya gidecek yol: Hevte): 833.
 
Necib Fazıl Kısakürek - İhticac. (Delil, vasıta, şahit göstermek.): 833.
 
Halife - Salih İzzet Erdiş: 720+1112= 833.
 
*
 
İlk baskısı 1995’de yapılan, BAŞYÜCELİK DEVLETİ - “Yeni Dünya Düzeni” isimli eserimin takdiminden: Aslında BAŞYÜCELİK DEVLETİ bahsi, Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü’nün işleniş gayesi ve bütün mevzularını toplayan ana sütûnu; İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ’nün tâ kendisi… Ne var ki, göz önünde duran eşyanın kayıp olması gibi, etrafında işlenen mevzuların içinde gaib oldu ve uyudu kaldı… Bahsi alıyorum ve malûmu meçhullükten kurtarmak ve elbette kullanılmak üzere yapılmış bombayı cemiyet meydanında patlatmak şeklinde, işliyorum… Umulur ki, meselelerin seyri ve İslâmcı mücadelenin müşahhas hedef ve gayelerinin tesbiti hususunda yepyeni bir buluş getirilmiş olsun. 


Baran Dergisi 222. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.