Ölüm Odası B/Yedi: Hicri 1432 - 46

Ölüm Odası B-Yedi (46)

Ölüm Odası B/Yedi: Hicri 1432 - 46

Şayet yeni sene SALI günü ile başlar, Ay da ateşli bir Burçta bulunursa, ortalığın şiddetle sarsılacağına, savaşların artacağına, devlet adamlarının hastalanıp öleceklerine, yangınların olacağına, korku ve açlığın artacağına, giyim kuşamın azalacağına, hizmetçi ve kölelerin kaçacağına, güneş sıcaklığının yükseleceğine ve şehirleri yakıp kavuracağına, hile ve yalanların artacağına, tellalların, zina işleyenlerin, kahramanların ve yolda olanların öleceğine bir işarettir… Ve yine; zalim kişilerin kuvvetinin zayıflayacağına, çocuklarda hastalıkların artacağına, sürü hayvanlarının telef olacağına, kadınların öldürüleceğine, ekinlerin olgunlaşmayacağına, ağaçların çürüyeceğine, gemilerin batacağına, denizlerde dolaşmanın iyi netice vermeyeceğine ve birçok öldürme hâdisesi olacağına.Baran’ın notu: Hicri Yıl bu sene SALI günü başladı. 456 yıl sonra Ay yine kızardı, en son Japonya’da yer yerinden oynadı. İslâm dünyasında isyanlar ve devrimler yaşanıyor. Yıllardır iktidarda bulunan devlet başkanları devriliyor. Kuşlar Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinde sürüler hâlinde öldü. İlim adamları Japonya’da vuku bulan deprem ve Tsunami’nin ardından yaptığı açıklamada, 19 Mart’ta Ay’la Dünya, 18 yıl aradan sonra çok yakınlaşacak; deprem, Tsunami, iklim felâketi olabilir uyarısında bulundular.
 

*

Kaside-i Ercüze: Hazret-i Ali’nin, istikbâlden haber veren meşhur kasidesi: 432.
Salih Mirzabeyoğlu: 1431= 432.
Bedihiyyat: Delil ve isbatına lüzum olmayan sarih ve açık şeyler: 432.

 

*


1432’den 456 çıkınca: 976.
Seyyid Abdülhakîm Arvasi Üçışık: 976.
Necib Fazıl: 976.
Münafaza: Tozunu gidermek için silkmek. (İslâm’ın asliyetiyle görünmesi için, İslâma muhatab anlayışla yanlışlıkların giderilmesi.): 976.
Va’z: Dinî meseleler üzerinde nasihat. (Din nasihattır hadîsini hatırla.): 976.
Zulame: Mazlumun hakkı: 976.
GÖLGE dergisinin çıkışı. (Milâdî tarih): 976.
Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: (Dehre nisbetle zamanın bir izafiyet kaydından ibaret oluşu, geçmiş ve gelecek ve şimdinin bir ândan ibaret bulunuşu hatırlanmalı; Dünya hayatı bir hayâlin ucunda gölge ve kadîm mânâların “evveli bilinmeyen hâl” diye bir niteleme ile telaffuzu da… İslâm devlet idealinin sembol şahsı Hazret-i Ömer’in soyundan gelen 2. binin yenileyicisi HİND’in Serhend bölgesinden İMÂM-I RABBÂNÎ Hazretleri’nin Hicrî 971-1034 tarihleri arasında –63 sene– yaşamış olmasına nazaran 456 sene evveli onun devrine denk geliyor. Kendi devrinde görünen alâmetlerden dolayı hakkında MEHDÎ nitelemesi izni isteyenler için yazdığı mektublarda, bunların o alâmetler değil, mukaddime hükmünde olduğunu beyan etmiştir. Bu meyanda; çok yazı yazmasının sebebini, keşifte Hazret-i Ali’nin “KELÂM ilimlerinde müçtehidsiniz!” buyurması ve ahir zamanda gelecek olan MEHDÎ’nin bütün yazdıklarını doğrulayacak olması… Büyük İRŞAD KUTBU Seyyid Abdülhakîm Arvasî’nin kefaleti altında bir mânâ: Necib Fazıl Kısakürek-Salih Mirzabeyoğlu: 1868= 869: MEKTUBAT.): 1977= 2976.


 

BACAĞIM ŞİŞİRİLDİ



Telegram’da, vücudumda elektrikî tesiri hissettiğim ve hep söylediğim gibi “cin mi, yoksa bilinmeyen bir teknoloji mi?” salınımında, bir o yan, bir yan gidip geldiğim zamanlar. Yattığımda kafamda daha çok elektriklenme hissettiğim için, taş gibi sert yastığın içinde, uzaktan idare edilebilen bir şey olabileceğini düşünüyorum. Gövdem ve bacaklarımda da artan elektriklenme. Türkçesi: Anladım ki, beni yatırmak istemiyorlar. Yattığım ânda, yoğun elektrikli bir alana girmiş oluyorum. İşin onlar için mantığı şu: Ben, ya yorgunluktan gebereceğim, yahut yatınca katlanan işkence. Kim ne ile ilgileniyor ki, kime ne söyleyeceksin? Temerküz kamp şartlarındasın; hem de dış yüzden herşey yerli yerinde iken. “Beni yatırmak istemiyorlar!”… “Manyak mı ne; kim ne yapıyor ki? Engelleyen mi var?” Böyle saniye saniye geçirilen zamanın ânı ânına tesbiti yapılsa, sayısız tekrarlara gireceğinden, genel anlatıma misâllerle yetiniyorum. TELEGRAM altında ömrün tek mutluluğu, zamanın geçmiş ve geçiyor olmasıydı; içinde bulunulan ân hep zehir. Çeşitli tedbirler düşünüyorum ve bulduğum tedbirlerin onların verdiği mi yoksa benim düşünmemle mi olduğunu o zaman farkedemiyordum. Ranzanın bulunduğu elektrikli alanın sebebi? Kafamdaki berenin üstüne naylon geçiriyorum, yatağa da gazete seriyorum; evet, umduğum gibi elektrik kesiliyor(!)… Yattıktan sonra 15 dakika mı olur, yarım saat mi olur, tekrar elektriklenme başlıyor. Benimle oynuyorlar. Böyle yat kalklarımdan birinde, sol bacak pazum malûm fil bacağı, hafif hafif kaşınıyor; doğrulup kaşıyorum, iki dakika geçmeden yine. Doğruluyorum; o ânda DURAN’ın “şişşş!” sesiyle muhallebiye dönmüş bacağım, şişmeye başladı. Hep Lâ havle çekiyorum ve olağandışı gelenlerin sıradanlaştığı bir alışkanlıkla diyeyim, paniklemeden yine başım yastığa. Bir-iki dakika geçince kontrol amaçlı oturur vaziyetteyim: Bacağım eski hâlinde. “Zan” filân diye anlatırken, bunun benden kaynaklanan birşey olmadığını, kurgu meselesini, bir de şu hâdiseden görün: Hep olduğu gibi, 20 kişiden az olmayan bir aramada, yatağı arayan bir asker, yatağın ayak tarafını baştan başa bıçakla kesti ve içini yoklamaya başladı; NYMPHALAR pamukların çıkarıldığını söyleyerek beni kızdırıyorlar, o önemli değil, “az bir şey”di. Sonra, avucundaki pamukların içinden yumru yumru kalın bir bakır tel çıkardı ve ismi bende mahfuz gardiyana “bu ne?” dercesine verdi. “Haa, elektrik teli!”… Bunun etrafındaki çerçöp yorumları size bırakıyorum. Benim için o bacak şişirmeden kalan şey, hırsızların cin yoluyla şişirilerek malı iade etmeden düzelmediklerine dair, cincilik hikâyelerini hatırlamamdır. O yönünü, bileni söylesin. Bugün, cihazları ile “pek gururlanan” NYMPHALAR’ın sağlamalarına, ben de kendi yönümden onları sağlıyor olma bakımından, cihaz hüneri olabilme kesinliğini de katıyorum. Reyim cihaz hünerinden yana… TELEGRAM içinde bu satırları yazarken, her türlü mukavemeti göstermiş ve göstermekte olarak, tevekküle bürülü, kendimi Allah’a ısmarlıyorum. Gururluyum. Ne kadar “pejmürde” olursam olayım… Allah’a hamd ile hayra yoralım. Dünya çapında olanlar, şükrü gerekli kılıyor!

 

*


Müsmegıdd: Şişirici, şişiren: 145= 1144.
Nedif: Atılmış, hallaçlanmış pamuk. Yün: 144.
Nutfe: Duru ve sâfi su. Taşmış, dökülmüş su. Deniz. Meni. (Menie: Ölüm.): 144.
Demak: TİPİ: (Babaannem Hanife Hanım, 1925’de şehid edilen dedem İzzet Bey’in arandığı süreçte, sözkonusu zamanda, babası Hamidiye Paşası babasının yanına gitmek üzere yola çıkar. Kucağında, henüz bir yaşında babam, kafile tipiye tutulur. Adamlar, bir müddet sonra, yolu kaybettiklerini, o kadar yol gitmişken aynı yere döndüklerini farkederler. O arada bir adam, Babaannem’in kucağından donmak üzere olan çocuğu alır. Kim olduğu belirsiz. Kafile, saatler sonra selâmet bir yere gelir ki, çocuk, sıcak bir mekândadır. Getiren adamı kimse tanımadığı gibi, orada böyle biri de yoktur. Babaannem bunu anlattıktan sonra, “sen inanırsın? O Hızır’dı!”… Babam’ın iki yaş büyüğü, halamdı. Bunu böylece anlatmamın sebebi, TELEGRAM piçi, bana Bakırköy Akıl Hastahanesi’nde yine uzaktan zihin kontrolü işkencesine devam eden DURAN’ın taktığı “Telegram sineği” isminin ona yakışırlığına eş, buluşu idi: İzzet Bey’in ikinci çocuğu Babam, İzzet Bey’in değil, o tarihte çoktan ölmüş Babaannem’in ilk eşindendi. Anlayacağınız, bana sirayet eden bir mânâ, o Bey oğlu-Mirza değildi. İsmimin düşman yüreğe ne kadar koyduğu ortada. Duran’ın, rol verdikleri ile birlikte, gerek cihaz, gerekse koridordan lâf atma şeklinde bana taktıkları isimlerden biri İZOS, diğeri İHSAN’dı. Bir de SALAKO. Hadi ben de ona diyeyim ki AKILLI… Ve erkek fahişe!): 144.
Kıdem: Evveli bulunmamak. Ezelî olmak. Öncelik ve eskilik. Zamanca daha önce bulunmak. (Ezell: Sırtlan… Dem: Kan-keyfiyet, delil… Dem: An, vakit-zaman.): 144.
Defin: Defnedilmiş, toprağa gömülmüş. (Harun Yüksel, Kartal’daki TELEGRAM sürecinde, bir Nurcu Hoca’nın benim durumum hakkında, “siz işkenceden bahsediyorsunuz, adamı diri diri gömmüşler!” dediğini söylemişti.): 144.

 

*


Müsmegıdd: Şişirici, şişiren: 145.
Rahman Sûresi, 19. âyet: 1145.
Bedi’-Mehdî: 145.
Amile: Bacak. Ayak. Amil olan: 146= 1145.

 

*

Teneffuh: Üflenerek şişme. Kabarma, şişme: 538.
Tahannüf: Hanefî mezhebinden olma. Hanefî mezhebine girme: 538.
İstibda’: Bedi’ ve güzel bulma: 538.
Mümtehin: Tecrübe eden, İmtihan eden: 538.Cesle: Kara karınca: 538.
Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 2539= 3538.

 

*

İntifah: Şişmek. Kabarmak. Şişkinlik: 133.
Efgan: Acı ile bağırıp çağırmalar. (Afgan: Orta Asya’daki kahraman millet): 1132= 133.
Müseccil: Tescil eden: 133.
Abbas: Arslan, gazanfer: 133.

 

KABARAN SULAR



Levha: 17 Eylül 1989… Göl veya deniz kıyısındaki kayalıklara oturmuş beyazlar içinde iki kişi, bir hususu görüşüp konuşuyorlar… Sular öyle kabarıp taşıyor ki… Onlar ise hiçbir şey olmamış gibi o hâl içindeler… Suların taşmasıyla her yer temizlenecekmiş! — Nalân Said.
 

*


Tufan: Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur. (İnsanlığın İkinci Babası Nuh Aleyhisselâm’la ilgili, Kur’ân’da “Nuh Sûresi” malûm. O’nun duası, sûrenin son âyeti: Ey Rabbim! Beni, babamı, anamı, mümin olarak evime gireni ve bütün inanmış erkek ve kadınları bağışla. Zalimlerin ise yok oluşlarını arttır.): 146.
Rahman Sûresi 19. âyet: (Meâli: … İki denizi salmış birbirlerine kavuşuyorlar.): 1145= 146.
Secencel: Ayna: 146.
Ulum: İlimler: 146.Allâme: Büyük mütefekkir. Büyük âlim. Her ilimde ihtisas sahibi: 146.
Müsevvem: Alâmetli, işaretli: 146.
Mevsim: Pazar yeri. Zaman. Devir. Alâmet. (Levha: Ocak 1983… Bir eski zaman şehrinde, sarıklı ve şalvarlı insanların alışveriş yaptıkları pazar yeri… 40 yaşlarında, zayıf, yüzü kemikli ve ince bıyıklı biri, o pazar kalabalığında; ve kucağında da, 3-4 yaşlarında bir çocuk… Aman Yarabbi, o Şah-ı Nakşibend Hazretleri imiş! Zevk ve heyecandan eriyorum!): 146.
Ya’lul: Beyaz bulut. Su üzerinde peyda olan kabarcık. İki hörgüçlü deve. (Hacac: KAŞ kemiği… Hacace: Su üstünde olan yağmur kabarcığı.): 146.

 


TSUNAMİ


Tsunami: Denizaltı depremin doğurduğu dev dalgalar: 567.
İsnevî: İki ile alâkalı. Pazartesi ile alâkalı. Her pazartesi oruç tutan kimse: 567.

 

*


Tsunami: 567= 1566.
Rum Sûresi, 7. âyet: (Meâli: Bir dış yüzünü bilirler bu değersiz hayatın, ahiretten ise hep habersizdirler.): 4564= 2566.Seyyid Abdülhakîm Arvasî: 566.
Maunet: Allah’ın salih kullarına imdadı, inayeti: 566.


 

*


Tsunami: 567= 2565.
Kaptan Kusto Müslüman: 565.

 

*

Tsunami: 573.

Hükümdar Fikir: (Sipahdar: En büyük asker, kumandan: 273: Bürnak-yiğit: Bürkan-yanardağ, volkan: İhtira’-evvelce bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcâd etmek. İBDA. Hiç kimse tarafından kullanılmamış tâbirler ve mazmunlar kullanma: Abir: Bir yerden geçen. Sudan geçmek. Rüyâ tâbir etmek. Söylemeden bir şeyi düşünmek: Sabirî-sabırlı…Hundure-gözbebeği: 273: Küreng-al at: 274= 1273: Ra’d-bulutları sevke memur bir melek adı. Tehdit etmek, korkutmak: Çengar-yengeç: âric-yukarı yükselen. Çıkıp inen. Topal, aksak.): 273+300= 573.
Şahsüvar: Ata iyi binen: 573.
Akıbet: Bir şeyin sonu. Netice: 573.

 

*


İndifa-î Bürkanî: Yanardağdan volkan püskürmesi: 479.
Hikemiyat: 479.
Hikemiyyat: Hâkim oluş. Hükmediş. Amirlik. Üstünlük: 479.
Tahammül: Başkasının zahmetini yüklenmek: 479.
Salih İzzet Mirzabeyoğlu. (1 eksik): 2479.

 

*


Afat: Afetler. (Felâket. Dahiye-harikulade zekâ. Büyük iş ve hâdise. Mecazî, son derece güzel): 482.
Marmara: 482.
İmamet: İmamlık. Halifelik: 482.
Biat: Bağlılığını bildirmek. Tâbi olmak: 482.
Cüft: Tek olmayan. Çift: 483= 1482. TİLKİ GÜNLÜĞÜ’NDEN TEDÂÎ
Levha: (11) Mart 1984… Zelzele oluyor… Çok şiddetli ve uzun sürüyor… Mutfak tarafındayım… Duvar çatlayacak mı? Balkon tarafına geçiyorum… Salonda balkon kapısına yakın duran bir desti yere düşüyor; sesini duyuyorum… Sandalye devrilecek; onu tutuyorum… Zeyn-âb’ı uyandırıyorum… ZELZELE hâlâ sürüyor… Müthiş bir korku içindeyim… Kelime-i Şehadet getiriyorum ve “Lâ havle”yi sürekli tekrarlıyorum!



 

*

Racife: Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha. (1999 depremini hatırlayınız… Mânâda da, İRFAN diye ve gerçekle TAKDİM’imin örtüşmesi olarak, onu da işaretleyişini… DÜNYA ÇAPINDA BİR HÂDİSE-KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN… Hadise: 720: Halife… İlk nefha: İrfan.): 289.

Allah Ekber: 289.

 

*

Zelzele: Yer sarsıntısı. Sarsma: 79.
Milt: Nesebi bilinmeyen. (Miltat: Sahil… Kusto, fikir adamı… Yevmiye: Hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilsin!): 79.


 

*

Zelzele: 79= 1078.
Hakîm: 78.
İbda’: Allah’ın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı. Misli gelmemiş bir eser meydana getirmek. Geçmişte benzeri olmayan şiiri söylemek.): 78.
Hikemî: Hikmet ve düşünceye âit: 78.
Mücadil: Mücadele eden: 78.

 

*


Zelzal: Sarsıntı. Zelzele. Deprem. Sarsılma: 75.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1075.
Hüneyhe: Saat. Kıyamet: 75.
Ubab: Taşkın sel suyu. Pek taşkın, coşkun. Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. Cemaat, topluluk: 75.

 

*


TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nde Avukat Zafer Şahin’in farkettiği yukarıda geçen LEVHA, Japonya’da depremin sebeb olduğu TSUNAMİ ile gün ve ay olarak örtüşüyor. Bu rastlaşmayı, çok sıradan dışı görmesem de, tedâî unsuru oluşuna binaen ve ebced imkânlarının diğer başlık altındaki işaretleri besliyor olması bakımından kullandım.
 

SUYUN YEŞİLLİĞİ



Levha: 20 Ocak 1984… Benim amcaoğlu Remzi Yalçın’ı ziyarete gitmişiz. Remzi Yalçın asker elbiseli, fakat ona benzemiyor… Sanki gözleri ve çehresinin altında Üstadım var… Onunla bir yere geliyoruz; yolun sonu… Önümüzde durgun bir akarsu veya göl… Bataklığı andırıyor ve hâkim renk YOSUN YEŞİLİ… Suyun içinden sürü hâlinde geçen balıklara bakıyorum… Oradan bir otobüsün yanına geliyoruz ve asıl Remzi Yalçın’ı yolcu ediyoruz… Remzi, otobüsün içinde!

 

*



Remzî Yalçın: (Remz: İşaret. İşaretle anlatma. Güç anlaşılır. Gizli ve kapalı söyleme: 247: Cebrail: Kerküz-delil, işaret, alâmet: Behrem-kırmızı gül: Mücerred: Göz kapağı.): 461.
Katîm: Sır saklayan kimse. (Farsça, “kitman”: Sırtlan.): 461.
Tevhim: Vehimlendirmek: 461.
Tehnie: Tebrik etme: 461.
İttitan: Vatan edinme. Bir şehirde veya memlekette yerleşen: 461.
Tebattun: Bir şeyin içini dışını iyice anlamak için çalışmak: 461.
Salih Mirzabeyoğlu-İBDA. (1 ekleyerek): 461.
Naka-i Salih-İBDA-Rahman Sûresi, 19-20. âyetler: 286+9+3166= 3461.
Külliyat: 461.

 

*



Mehk: Suyun rengi yeşil olmak: 145.
Rahman Sûresi 19. âyet: 1145.
Müheymin: Mümin. Hazır. Sadık. Hıfzeden. (Mahlûkunu kollayıcı mânâsında Esma-i Hüsnadan.): 145.
Suadî: Topalak otu. Kust otu: 145.
Ustumme: Her nesnenin aslı: 145.
Efendi: 145.
Kadim: İnsanın başı. Ulaşan, varan. Ayak basan. (Kadîm: Eski zaman. Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet. Uzun zamandan beri var olan: 154: Mehdî Muhammed.): 145.

 

*


Hudaret: Yeşillik. Sebze. (Rûya: Yerden biten ot)…
Hudare: Deniz. Lisân. İlim…
Hudara: Allah için, Allah aşkına…

 

OKYANUS DALGASI GİBİ



Levha: 25 Eylül 1989… Şemsipaşa’ya benzer bir yerde, el büyüklüğünde bir siyah balığın içini çıkarıp denize atıyorum… Yüzüyor… Bir sürü insan toplanmış onu seyrediyor… Biraz sonra balık ölüyor; ağzını öyle açmış ki, boğazı görünüyor… Onun yanında, koparıp suya attığım siyah bir balık kafası… Bu arada deniz kabarıyor… Nasıl olsa ıslanmayız ama, bu dalga ıslatacağa benziyor… Birdenbire okyanus dalgası gibi muazzam bir dalga kıyıda patlıyor ki, biz panik hâlinde kaçışırken bir kısım insanları denize çekti… Eyvah! Çantam da kayıp!
 

*


Müf’am: Kabarmış ve yükselmiş su. Denizin şişmesi: 230.
Müslîman: 231= 1230.
Sahib-üz zaman: Zamanın sahibi. Müceddid. Mehdi-i zaman: 230.

 

*



Siyah: Sevad. Karanlık. Mal. Meyil. (Nı’me: Mal. Sanat… Sevda. Kust otu.): 76.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1075= 76.
Ayine: Ayna. Mir’at: 76.
Gehan: Zaman, an. Vâkit. (Vakt: Yağmur suyu biriken yer: 506: Erdiş.): 76.
Ahenk: Düzgün tarz ve gidiş. Ses kompozisyonu: 76.
İlhâm: Allah tarafından kalbe gelen mânâ: 77= 1076.
Bid’: Yeni. İlim. Şecaat ve şerafette kâmil ve yegâne. (İBDA): 77= 1076.


 

*

Semek: Balık: 120.
İflâh: Nimette dâim ve kararlı o
lmak. Felâha kavuşmak: 120.
Fely: Bit toplamak. Şiirin ince mânâlarını çıkarmak. Kesmek. Kılıç ile vurmak: 120.
Kesîl: Tenbel kimse. (Sahil): 120.
Kesm: Çok miktar atlar. (Hayl: At sürüsü. Zümre. Düşünmek, hıfzetmek): 120

 

*



Siyah-Semek: 196.
Mukın: Yakîn sahibi. Şübhesiz ve kat’i olarak bilmek: 196.
Ma’füvv: İstisna edilmiş, müstesna. Suçu affedilmiş. Bağışlanmış: 196
Asdak: Samimi şeyler: 196.
Münamese: Sırlaşmak: 196.
Kafiye: Tâbi olan şey. Her şeyin son tarafı. Manzume ve şiirlerde, ses ve göz uyumu: 196.

 

*



Maic: Dalgalı deniz: 45.
Adem: İNSAN. Erkek kişi: 45.

 

*



Himm: Suyu çok olan deniz. (Müridd: Suyu çok olan deniz: 244: Hall ü fasıl - bir meseleyi müsbet bir neticeye bağlama. Açıklayarak bitirme.): 45.
Çavele: Güzel renkli bir cins gül. Eğri büğrü, yamuk. (2005-2006’da, Telegramcılar’a yardım eden, benim o zaman aslardan diye bildiğim bir tipe taktığım isim.): 45.] 


Baran Dergisi 220. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.