Ölüm Odası B/Yedi: İdrak (Ölüm'ün Kızkardeşi) - 104

Ölüm Odası B-Yedi (104)

Ölüm Odası B/Yedi: İdrak (Ölüm'ün Kızkardeşi) - 104

MATLA’ Beyit: Hemvâre humla hoş başı câm ile leb-be-leb / Ümm-ül habais olsa n’ola duhter-i ineb —(NEDİM).

*

HEMVÂRE-Her zaman, daima: 257: CEM-ÜL CEM. (Cem olan kelimenin tekrar cem olması. Allah’ta fani olmak)... MAVERA-Bir şeyin gerisinde veya ötesinde bulunanlar: 257: ENVER-En nurlu, daha nurlu, çok parlak... REMZÎ-Remz ile ilgili, bir şeye sembol olan: 257: CÜDRAN-Duvarlar. “Lisanlar”... BÜRHAN-Delil. İsbat vasıtası: 257: MİRZA - Mirzaoğlu. (Miran: Beyler... Miran: Yılanlar... Hayat).

*

HUMLA-Kaçmak, korkmak: 670: MÜTEAFFİF-İffetli, şerefli, namuslu... HILM-Dost: 670: MÜTEKAMMİS-Gömlek giyen. Sıfatlanan. Ölüm... DÜSTUR-Asıl. Esas. Kaide: 670: DESTUR-İzin. Müsaade... RÜSTÎ-Üstünlük, muvaffakiyet. Yiğitlik. Kuvvet: 670: SİRET-Bir kimsenin içi, hâli, ahlâkı. İnsanın tutmuş olduğu mânevî yol... HUMUL: Yükler... HUMUL: Adı sanı batma... HUM: Büyük küb.

*

CAM-Kadeh. “Nefs”: 43: CELBÛB-Sarmaşık. Vida, Türkmence nurbat... CAME-Elbise. Gecelik: 49: MEHD-Beşik. Yeryüzü. Beslenip kâr kazanılacak yer. Yayıp döşemek. Hazırlanmak... LEVHA-Bir sayfanın üzerinde kalın yazı. Üzerinde yazı veya resim bulunan duvara asılacak çerçeveli nesne: 49: ULGUZE-Bilmece, bulmaca... MEVC-Dalga. Denizin dalgası. Titreşim. Devir, devre: 49: DEHM-Ansızdan gelmek. Çok âdet, kesret... EVLİYA-Veliler: 49: EL-HAYY.

*

LEB-BE-LEB: Dudak dudağa: 66: NEVÎ-Yenilik... NEVADE-Torun. “Dil. İstikbâl”: 66: VİN-İrade. (Vin: Kara üzüm. Boya, renk)... LEB: Dudak. Sahil. Kabul eden... LEBABE: Akıl sahibi olma... LEBALEB: Ağızdan ağıza. Ağzına kadar dopdolu.

*

HABS: Pis, çirkin. Günah... HABS: Hapis, alıkoyma, bir yere kapatma. Zaptetme... HABS: Birkaç şeyi karıştırmak. “Nefs. Dünya”.

*

İNEB: Üzüm... İNABE: Günahları terk ile Hakka dönüş. Bir mürşide bağlanmak... DUHTER-İ İNEB: Üzüm kızı. Üzüm suyu. Şarab... GİLE: Üzüm. Göz. Bir insanı öldürmeye götürmek. Cânî-candan seven.

*

BEYT’in, kelimelerin mânâları, kullanıldığı yere göre bunların aldığı renkler, mecaz ve sembol görünüşleri, iştikak ve ebced tevafukları ile bu hakikatten faydalanmaları-faydaları, muarefe edilişleri ile bütüne sirayet edişleri, bunun dışında “elini küfre değdirse şeriat doğar!” hakikatini göstermesi... Şiirdeki sırrîlik ve muradın bir yönünde şâir, öbür tarafında okuyucu. NEDİM’in okuyucuya verdiği imkânın genişliği ortada. Bunları BEYT’in kafiye ve vezin derdinden azade bir düz yazı ile sıralamak, sayfalar dolusu gider.

*

Her zaman başı hoş büyük küble (berzahla) kadeh (nefsim); kabul edicidir. Mürşide bağlanmışım (bakir, hep yeni, tertemiz, takva sahibi, ölmeden ölmüşe), habislerin anası olsa ne yapabilir ki (sefillerin en sefili bu âlem)... Cem-i ezdad: Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması... Bir hadis’te, “İçki bütün kötülüklerin anasıdır!”  buyurulması, BEYİT’te hem dünya hem de nefs için “müsbet ve menfi karışımı”nı, bizim telifimiz içinde ona tedaiyle hükmü bozmaksızın tam tersi bir mânâya âlet ederek Hakka tebdil ediyor... Allah’ın istivagâhı olan ARŞ’la taayyün eden zamanın eseri dünya ve bu dünyada nefs, ARŞ üstü emirler âlemine hasret yönüyle oraya tırmanışında (sarmaşık), dünyanın hakikatinin Berzah âlemine bağlı ve asıl o olarak ona nisbetle mahiyeti yokluk oluşunun idrakında olur. (Cem-ül Cem)... NUR ve KELÂM, kendi kendini idrâk etmez; bunun idrakı, ruhun bedende tecellisinden meydana gelen NEFS’tir - ŞUUR’dur. İyi ve kötüyü tercih ve kabul eden. Demek ki, âlemde zâtıyla iyi ve kötü de yoktur; iyi ve kötü değeri, Allah’ın Resûlü yolundan bildirdikleridir. Bu çerçevede kelâm, bir çanak farzedilirse, iyi ve kötü kabul olunanın alıcısı olarak insanın kazancı bir mânâ; zâtıyla masun, kullanana göre hizmet eden. Âlem’de herşeyin kendi hâlinde bir ifâde ve kelâm olmasına nisbetle, “cahil elini şeriate değdirse küfür doğar, veli elini küfre değdirse şeriat doğar!” hikmeti misüllü, herşey aslına doğru Vahdet’e tebdil olur. Allah’ın Zâtı’nın bütün isimleriyle o kasıd kullanılabileceğini hatırlayınız; O’nun “Mudill-Yoldan çıkaran” isminin, dünyada kazancı menfi olanların ve günahkârların da O’nun kulu ve kullarını da istediği gibi yaratışı cümlesinden olarak anlaşılması gereği gibi. Kaderine değil, hâline şuurun var: Bu çerçevede ne lâf etsen, şuurunla ediyorsun ve mesul şuurdur. “İnsan, çağına tanıktır, mesûldür!” filânın hakikati... Sanıyorum değindiğimiz hususlar içinde, “Maarif olan yerde ahlâk olmaz!” Hadîs’inin hikmetinden pay hâlinde, muradın ma[a]rifi kötülemek veya maarif makbüllüğünün ahlâksızlığa cevaz vermek demek olmadığı da tütüyor... Tıb ilmi de dahil, ilimlerin doğrulayıcısı oldukları kadar hakikatini isbatlayacakları metafizik buudta meselâ bizzat tenasül organı ile ilgili veya bir yönüyle cinsî olan kelimeleri kullanarak dert anlatırken, işin aslını bırakıp kelimeleri bayağılığına âlet bir yerde anlayarak, (başka da birşey anlamayarak!) karşı duruşlar, bahsettiğimiz husustan pay kapmalı.

 

EL-KELÎM SÛRESİ

 

TA-HÂ Sûresi’ne, EL-KELÎM Sûresi de denilir. Müslüman olmadan önce amansız bir İslâm düşmanı olan HATTAB oğlu Ömer, eniştesi ve kız kardeşini tedib için gittiği evde, kız kardeşine çıkışırken, yan odada okunan TA-HÂ Sûresi’nden etkilenerek hemen Allah Resûlü’ne varıp İmânı tâlimle Müslüman olmuştur. 40. Müslüman ve derecesi 2. sahabî, “Faruk-ayırdedici” lâkablı Hazret-i Ömer.

*

— TA HÂ.

— Biz sana bu Kur’ân-ı yorulasın diye değil de,

— Sadece Allah’tan korkan kimseye bir nasihat ve yerle yüksek gökleri yaratanın peyderpey indirdiği (bir kitab) olmak üzere inzâl ettik.

— O Rahman, kudretiyle ARŞ’ı istiva etmiştir.

— Göklerde ve yerlerde, ikisinin arasında ne varsa hepsi O’nundur.

— Allah, kendinden başka İlâh olmayandır. En güzel isimler O’nundur.

— Hem sana Mûsa’nın kıssası geldi mi?

— Hani bir vakitte annesi(ne) şu ilhâmı vermiştik:

— “Onu tabutun içine koy da deryaya bırak. Derya da onu sahile atsın ve hem bana hem ona düşman biri alsın!” Bir de benim murakabem altında yetiştirilmesi için üzerine bir sevgi koydum.

*

NEML Sûresi, 88. âyet meâli: Bir de sen dağları görür, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar BULUT geçer gibi geçerler. Bu, her şeyi muhkem yaratan Allah’ın işidir. Şübhesiz ki, O sizin yaptıklarınızdan haberdardır.

*

BAKARA Sûresi’nin 164. âyet meâli: (...) Yerle gök arasında emre âmâde duran BULUT’ta akıl sahibi bir ümmet için elbet deliller vardır.

*

KELÎM-Kendisine söz söylenilen, kendisine hitab olunan. İkinci şahıs. (Allah’la konuşan mânâsında, MUSA Aleyhisselâm’ın bir vasfı): 100: MÜNA-Suya giden yol. Şeriat. Arzular... ULÂ-Şanlı şerefli kimse: 100: MELÎK-Hakim-i mutlak. Hükümdar. Kadir... LEYTAN-Şeytan. İnsanın nefsine musallat, Allah’ın lânetlediği melek: 100: HASSA’-Hayırsız kadın. “Kötü nefs. Nefsin kötülüğü”.

*

KELİM-Kelimeler, kelâmlar: 90: YA’BUB-Bulut. Hızlı akan nehir. “Ruh”. Hızlı giden at. “Hayâl. Fikir”... KÜMMEL-Kâmiller: 90: NİL-Mısırdaki büyük nehir. Hiç. Sıfır. Ayna... MEN-Ben. (Men’a: Ölüm. Men’: Bırakmamak. Mani olmak. Esirgemek. “Perde. Berzah”. Men: Kim?): 90: UD’İYYE-Bilmece. Mesel. Gölge.

 

TA-HA

(HURUF-U MUKATTAA)

 

LEVHA: 24 Şubat 1988... Parmaklarımla saya saya BİSMİLLÂH çekiyorum ve 240’a tamamlıyorum!..

*

TI Harfi. (En büyük ebcedi): 535: TASLİYE-“Sallallahu Aleyhi Vesellem” diyerek dua etmek. Bir şeyi yakmak için ateşe atmak... TİS’A-Dokuz: 535: SEYYİD Abdülhakîm Arvasî... MÜSTEHİLL-Hilâl şeklinde görünen. (Levha: 12 Kasım 1992... Rahmetli Adile Teyzem’e, “Hazret-i Ali’nin hadîs’i” diye, bununla uygun düşen bir durum olarak yeni Hilâli, elimde kılıç gibi tutarak anlatıyorum; ve müthiş hislenip ağlayacak gibi oluyorum!): 535: MÜSTE'HİL-Lâyık ve ehil olan.

*

HE Harfi (En büyük ebcedi): 705: FİKİR Kahramanı... SEVR-Boğa. Boğa burcu. Dünya’ya müekkel dört melekten birinin ismi: 706= 1705: İKTİDAR-Güç. Kuvvet. Takat. Yapabilmek... HAVK-Halka denilen yuvarlak şey: 706= 1705: MAHLUL-Delinmiş. Öbür tarafına işlenmiş olan şey. (Abdülhakîm Koltuğu)... HE harfinin yuvarlak şekilde yazılışını ve eski yazıda sıfır şeklinin 5 rakamına gelişini, bunun da HE harfinin küçük ebcedi oluşunu hatırlayınız.

*

TA-HA. (En büyük ebcedle): 535+705= 1240: ELBÜRZ-Kafkas sıradağlarının en yükseği. Kaf Dağı. Uzun boylu ve yakışıklı kimse. “Manzur”. (Abdülhakîm Arvasî Hazretleri'nin Şeyhi'nin Şeyhi Seyyid Taha Hazretleri'nin lâkabı, “Şeyh Büzürg”... Büzürg: Cesim, kebir, azim, büyük, ulu. Reis, baş, başkan, şef... Büzürgmeniş: Yüksek fikirli, fikirleri değerli olan.)... MİFSAL-Dil. Lisân: 240: MAKSİM-Taksim edilecek, dağılacak yer. Suyun kollara ayrılma yeri. Musluk, savak.

*

240 BİSMİLLÂH: 47520: ŞÜKR - (KÜRSÎ bahsini hatırlayınız!)... DERVİŞ: 520: SALT-Erkek ismi. Kişinin öz kızı. (Nesli Han. Neslihan.)... SALAT-Namazlar. Dualar: 520: SULT-Büyük bıçak. (MUSA)... Zamanın bir varlık-bir yokluk şeklinde eşya ve hâdiseyi her ân ihya ve her ân idam edişini-kat edişi bahsini, bunun da RAHMANÎ sıfatla ilgi içinde kulun amelinin KÜN sırrında var oluşa iştirakte görünüşü bahsini hatırlayınız: “Birdenbire oluş” hikmetini... AFŞELİL-Sırtlan. (İşi sıkı tutan. Ezell. Nefs): 520: ŞEHRİYYE-İhtiyar. Seçkin. Pîr... SİTTİN-Altmış: 520: SİN. (Bir harf. İnsan.)... MİSKET-Elma, üzüm vesaire gibi meyvelerin kokusu: 520: MÜTEMMEM-Tamamlayan, bitiren... LETAFET-Lâtiflik: 520: MÜTEMELLİ-Uzun ömürlü.

*

240 BİSMİLLÂH: 47520= 567: SEYYİD Abdülhakîm Arvasî... İSNEVÎ-İki ile alâkalı. Pazartesi ile alâkalı. (Allah Sevgilisi Pazartesi günü doğdu, Pazartesi günü nebiliğe erdi, Pazartesi günü HİCRET etti ve Pazartesi günü Medine’ye girdi)... PAZARTESİ: 689: FITRAT-Yaradılış, tıynet, hilkat... KÜSTERDE-Döşenmiş, yayılmış. Mehd. (TAHA-Döşenmiş ve yayılmış yer. Bir nebat cinsi: 27: BATIYE-Büyük Çanak. “Arş”...): 689: TARFE-Göz kapağının bir kere açılıp kapanması. Bir yıldız ismi. Ayın bir menzili... Zamanla ölçülen mesafenin idrakinde, fiile bağlı hiçbir sür’at, gözün yerini tutamaz. Meselâ göz, bir açıp kapanma müddetinde en uzak yıldızı idrak edebilir; ve idrakın, oluşun aynı olduğu yerde, cin bile bu hıza sahib olamaz. TASARRUF bahsini ve İKTİSAD bahanesiyle serdedilen bu husustaki YEVMİYEM’i hatırlayınız.

*

TA-HA. (Büyük ebcedle) - BULUT: 16: BUH-Nefs... BÜ’BÜ-Her nesnenin aslı. İzzet, kerem. Zeyrek akıllı, zarif kimse. Hâkim, seyyid. Gözbebeği: 16: HIVA’-Kaplayıp toplayıcı olan. Suya yakın evler... ZEVC-Çift. İki şeyden meydana gelen. Sınıf, cins, nev’i. ERKEK. Karı-kocadan herbiri. (Amige: Çiftleşme. Hakikat. Karışmış. Amije: Karışmış. Şâir): 16: HÜVVE-Derinliği, genişliğinden çok olan çukur yer. (Hakikat)... CEVEBE-Bulutun aralığı. Dağ aralığı. (Farz. Delik açma... Abdülhakîm Koltuğunu hatırlayınız): 16: BEVH-Gizli şeyin, sırrın açığa çıkması. Kedere uğramak, musibete uğramak. (Yevmiye: Allah, çektirmediği sıkıntının nimetini vermez!)

*

TAHA-Döşenmiş ve yayılmış yer. Bir nebat cinsi: 19: MEHDÎ. (En küçük ebcedle)... EYYÛB - (Birçok belâ ve musibetlere sabrettikten sonra, gayb âlemi’nden kendisine izhar edilen bir soğuk su ile deva bulan Eyyûb Peygamber’e nisbet edilen hikmet, GAYBÎ’dir): 19: DEHY-Kişinin fikir ve ferasetinin doğru ve isabetli olması... İCÂD-Vücuda getirmek. Yeniden birşey yaratmak. Yoktan var etmek: (HAKÎM: 78: İBDA): 19: YAĞMUR. Rahmet... TA-HA: 14: SALİH Mirzabeyoğlu. (1013= 14).

*

MEN: Ben... MEN: Kim?.. MEN: Engel olmak. Mâni... BERZAH, kendisine BERZAH olmayandır; İnsan’ın kendi NEFSİ mânâsına BEN, kendi Halk âlemi ile Allah’ın Zât âlemi arasındadır, kendi varlık hakikatiyle kendine engeldir, kendi mania çitini mütemadiyen kendi üretendir... Bu husus, onun son tecridte hakikati MUTLAK FİKİR’de olmak üzere bir mefhum, “YOK olmak”tan bile bahsedemeyeceği bir hakikate çatar. Demek ki, kendi varlık imkânı dışında mihraksız akıl yürütmeler, kendi varlık dışına imândan başka, onun sayısız yanlışa gebe olabileceğinin beyanıdır da. BULUT’un bir yönüyle “küfr-hakikati örten” mânâsı, diğer yönüyle âit olduğu hakikate nisbetle o varlığı isbat bir suret varlık oluşu çerçevesinde, ona emsal NEFS’in hâli küfür ve imân yönüyle budur. İmân asıldır, bu bir bedahet; neye “imân?” bütün mesele burada. “Kendi kendine engel BEN”, müsbet ve menfi mânâda “örtü” olarak, müsbet ve menfi FİKİR’in karşısındadır ki, FİKİR hakikati de belirttiğimiz veçhile MUTLAK FİKİR’e nisbetledir... KÜFR: 300: FİKR. Suret... “İdrakin aczini idrak bir ilimdir”; bunun hakikatidir ki, düşünen adamın nefsine NEFES payıdır.

*

YEVMİYE: “Bilinmez”e nisbetle “bilinen”, insan aksiyonu ve “kuşatan”... Çözdükçe çözülecek olanı doğuran BİLMECE gibi, vardıkça varılacak olanı işaretleyen esrar — “NE kadar büyük esrar... Bir şeyi kuşatıyorsun, hemen orada başka birşey teşekkül ediyor, takılıyorsun filân... Anlıyorsun değil mi? Allah’ın esrarı...” — “EVET efendim... Aklın kabul ettiği yerde de sıçranılamıyor...” — “NE güzel... Ruhlarımız ne kadar benziyor! Tasavvuf’ta maddeye kesafet, ruha letafet derler... Mutlak Tevhid mümkün değildir. Zevken idrak davası”... ABDÜLHAKÎM Arvasî Hazretleri’nin hakkında buyurduğunun aynını bana yöneltiyor — “10 sene önce gelseydin, herşey başka olurdu... Ama kader!”

*

ARVASÎ: 278: RAHMAN Sûresi 20. âyeti’nin noktasız toplamı. (Meâli: ... aralarında birleşmelerine engel mania vardır)... ARUB-Erkeğini seven kadın. Cuma günü. (Nefs): 278: EVRENG-Taht. Şan, şeref. Akıl, irfan. Mekr, bilmece. Manzur, bakılan kimse. (Taht’ın ebcedi 1400)... ABRE-Gözyaşı. (Abr: Rüyâ tâbir etme. Sudan geçme... Garb: Güneş’in battığı yön. Gözyaşı. Yakınlık. Son, netice): 277: DAMLAYA DAMLAYA GÖL OLDU. (Bu isimde bir eserim hatırlanmalı)... ENGARE-Tamamlanmayan, eksik kalan iş. Roman. Tarih. Hesab defteri: 277: ENGÜR-Üzüm. İrâde... REVASİ-Büyük dağlar: 277: MANSUS-Nass ile tesbit edilmiş. Kur’ân’da açıkça anlatılmış... PUİSER-Kab ile almak. (İngilizce): 278: İKRAMİYE.

 

BULUT

 

LEVHA: 17 Nisan 1983... (...) Gökyüzüne bakıyorum... Aman! Bir bulut ama, balık şeklinde, son derece güzel ve şeffaf kuyruk ve kanatları var... Dikkatimi teksif etmiş, hayran hayran seyrediyorum... Evet; balık... Yerinde sabit duruyor... Rüzgârda bir tül gibi hafif hafif oynattığı kanatları ve kuyruğu ne güzel! Zevk içindeyim... Zevk içinde!

*

MAHÎ-Balık: 56: MÜBDİ’-Gizli sırları açıklayan. Herşeyi hiçten halkeden. Başlayan. (Esma-i Hüsna’dandır)... YEVM-Gün. Sene. Asır. Devre: 56: MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu. (2055)... KİHAL-Kemâlini bulmuş kimseler: 56: HEYAM-Hayranlık hâli. Çok yumuşak kum... MÜJDE: 56: MİDA’-Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. Yolun daraldığı yer.

*

MAHÎ-Yok eden, mahv eden, perişan eden. (MAH, mahveden demek. Küfür karanlıklarını mahveden anlamında Allah Sevgilisi’nin bir ismi... MAH: Gökteki ay, kamer.): 59: MÜHDÎ-Hidayete vesile olan. Hediye veren. Mürşid. Allah Sevgilisi’nin bir ismi... MEHDÎ-Hidayete vesile olan: 59: NAH-Göbek. (Yevmiye: Marul’un göbek yapraklarından olmak isterim... Mehded: Acı marul.)... MEHDÎ: 5+9= 14: YED-El. Kuvvet, kudret, güç. Yardım. Vasıta. Mülk.

*

TAHAF-İnce ve şeffaf bulut: 690: TEMERRÜN-Tekrar ettirerek alıştırma. İdman yaptırma. (Zurhane: Spor Salonu... MEKTUBAT: İmâm-ı Rabbanî Hazretleri’nin eseri... “Necib Fazıl Kısakürek - Saih Mirzabeyoğlu”... Hepsinin ebcedi bir.)... MAHDUM-Oğul. Evlâd. Efendi. Kendisine hizmet olunan: 690: SALİH-Karayılan.

*

TAHA-Bulut: 16: LÂFZA-Bir tek kelime. (Hakikat, taayyünleri ve buna bağlı maddî ve mânevî varlığa bitişmiş olarak dikkate alıp “mevcutluk” ve “yaratılmışlık” anlamı ifâde ettiğinde KELİME diye isimlendirilir.)... HAVVA-Hazret-i Adem’in, kaburgasından yaratılan eşi. (Havv: Bal. Şehd. Hudare: Deniz. “İlim. Allah aşkına”. Vesak: Rabıta. Bağ. Sözleşme yeri. Tecerrüd: Her şeyden boş olma. Masivadan, yâni Allah’tan gayrından alâkasını kesme. Evsak: En çok inanılan. İktisadî: Tasarruf etmek. Tare: Defa, kerre. Şükür: Teşekkür eden. Allah’ın, kendisine [Şükredilen] mânâsına gelen ŞEKÜR ismi ve ARŞ altı KÜRSÎ makamını, bunun da KEF harfi ile ilgisini hatırlatalım. Kurkur: Büyük gemi. “Nefs”... Hepsinin ebcedi aynı.): 606: YAKAZA-Uykuyla uyanıklık arasında baş gözüyle görülen ve idrak olunan suret ve mânâ.

*

YALUL-Beyaz bulut. Su üstünde kabarcık. Ab-süvar. Çift hörgüçlü deve: 146: MÜMASSE-Birbirine değme. Temas etme... MUSA-Vasiyet olunan mal: 146: KAİME-Kaim olan, yerine geçen, yerini tutan, yerine konan.

*

SEHABE-Tek bulut: 76: AYİNE-Ayna. Mirat. (Teraî: Aynaya bakma: 612: Derviş Muhammed)... SAYE-Gölge. Asılla var olan, asla bağlı. Himaye, yardım: 76: MOĞOL-Nüfuzlu kimse. Ölüm. (MOĞOL Mehdî Muhammed: 231: Ebu Bekir... MÜSLÎMAN: 231: AKTAAN-Kalem, seyf)... KÛN-Kuyruk sokumu. Ahir. Delik. (HE: 705: Fikir Kahramanı. Abdülhakîm Koltuğu hatırda): 76: MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu... GEHAN-Zaman, ân, vakit: 76: BOLÎ Cezaevi... VASIT-Ortada bulunan. (Berzah): 76: ABD-Kul, köle. Hizmetçi. (Üstadım’dan: Düşünün ben ne yüksek bir rütbenin tutkunuyum, / O’nun kulunun kölesinin kuluyum.)

*

SEHAB-Bulut. Karanlık. Uçuşan böcekler: 72: ARIZA-Sonradan olan şey. Bir şeyi arz ve takdim eden. İhtimâllere açılan. Bulut. Dağ. Yapışan. (Kande olsan ey peri: Nerde olsan ey peri... Kan: Yapışan. Hayat. Bir işi sıkı tutmak, takib etmek. Keyfiyet. “Nerede olsa”. Nerede olsa da olan. İnsan - idrak.)... BASIT-Açan. Yanan. Serici. Ferahlık veren. Mücerred olan. (Allah’ın güzel isimlerinden biri): 72: YEZDAN-Cenab-ı Hakk... ABB-Işık, ziyâ, nur. Güzel, güzelleşme: 72: MEBLÂĞ-Yetişmek. Yekûn. Mevcud para miktarı. (Levha: 28 Ağustos 1987... Üstadım, çok genç hâlinde. Elinde desteyle paralar var. Pazarcı nağmesiyle, “şu paralara bak, şu paralara!” diyor. Güleryüzlü ve sevinçli bir hâli var. Ben hızla odadan kaçıyorum ve öbür yandan dolanarak tekrar odaya giriyorum. Üstadım, “ihtiyar adam bana paraları verirken görecektin; cebime atarken sanki Cennet kokusu geliyordu!” diyor. Galiba 200 bin lira imiş. Fakat, deste deste görünüyordu. Onun, bu para karşılığında yazı yazdığını düşünüyorum!)... MÜTEFEKKİR Mirzabeyoğlu: 1072: MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu. (Yevmiye: Elime bir genç geçti, PÎR geçti!)... PÎR: İhtiyar. Seçkin. Ulu... MEDİH: 72: ARZÂ-Takdim.

*

MİETEYNİ ÂLÂFİN-İki yüzbin: 673: BERÂAT-Haşmet, metanet. İlim ve şecaatle, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak, emsalinden üstün olmak... RÜYÂ Tâbir Etmek: 673: TECRİS-Sağlam fikirli etmek... MEDHAL-Takdim. Önsöz. Dahil olacak yer. Giriş. Esere başlangıç: 674= 1673: SALİH İzzet Erdiş... 2 SAD Hezar-İki yüzbin: 614: MÜSTA’LİYE-İstilâ eden, üstün gelen. “Aynı Moğol istilâsı. Tutulmuş asil bir köşe”... ÜSTADIM’ın SABIR isimli şiirinden: Bir sır ki aşikâre, — Avcı yenik şikâre.

*

ÜSTADIM’dan: “Su bir şekil üstü ruh, kalıplarda gizlenen; / Yerde kire battı mı, bulutta temizlenen!”... Yine: “Sabit fikir burgusu, — Dili, çözülmez cifr. — Nefs isimli o kâfir!”... İNSAN’da nefs, iyiyi ve kötüyü kabul edici mânâsına KADIN’dır... Üstadım’dan: “Kadından, kendisinde olmayanı isteriz, — Hasret yerinde kalır ve biz çeker gideriz!”... NEFS, bedene dönük (Dünya’ya bakan) yönüyle ona, Allah’ın nefesinden olan Ruh’a dönük yönüyle de buna âit bir latifedir; Ruhun antitezi mânâsıyla, daima Allah’tan gelene muhalif. Vahdet bakımından ona dair belirtilmesi gereken diğer hakikat, Ruh’tan bedene tevdi edilmiş ruh keyfiyetinden bir şube mânâsı ki, bu, hem herkesin Allah’ın kulu olması, hem de Müslüman’ın nefs tezkiyesi ile bu hakikatin değerinin yükselişi –nurlanması– hâlini izâhtır; nefs kafir ya. Müslüman? Küfr, örtmek demektir; mevzu Allah ve Resûlü’nün bildirdiği hakikatleri örtmeye gelince, bunu yapan kâfirdir - görmeyen. Müslümanda küfür gizli imân ise açık, kâfirde küfür açık imân gizli... Bulut da, güneşle yeryüzü arasında bir örtü; keza kelime de. Her ikisinin nefsini de öz ve asıl olarak İNSAN’ın nefsine mecaz kılarsak, Örtü-Perde’nin iki tarafı da tanıyıcı olması bakımından, nefsin müsbet ve menfî kutublarından birinden birini gerçekleştirmek, imân ve inkâr kutublarını gösterir. “Nefsimizden kendisinde olmayanı isteriz”; gaye Allah olunca, o ezelden başlayıp ebede uzanan insan nefsi bakımından, hüviyeti ARIZÎ olan İNSAN’ın ALLAH’ın BÂKÎ hüviyeti gereği BÂKÎ kalacağının teminatı bir ARIZÎ’liktir ki, zorunlu olarak, bir hadîs’te bildirilen şu hakikatledir: “Allah’tan başka herşey bâtıl!”... İnkâr değil, eksiklik kasdında, en kâmil bir nefs için bile geçerli bir var kalış beyanı!

*

BULUT: 444: TAHAVVÜL-Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Başka hâle geçmek. (Hadîs: “Kulların kalbi, Allah’ın iki parmağı arasındadır, dilediğince döndürür”... Bütün kulların kalbi, tek bir kalb gibi Allah’ın parmakları arasındadır!)... HAVTEL-Bülûğa eren çocuk: 444: MÜDDET-Belli ve muayyen vakit... TECELLİ-Görünme. Bilinme. Kader. Allah’ın lütfuna uğrama: 444: CÜMMET-Suyun biriktiği yer. Omuzlara inen saç... DEMEŞK-Şâm şehri. Kuvvetli, seri deve. “Nefs”: 444: TEZAVÜL-Bir şeyi ortaya çıkarma. Bir şey meydana getirme... DALLİYET-İsbata vasıta olmak. Delil oluş: 445= 1444: MUHYİDDİN-İ Arabî... EBU Bekir Muhammed bin Ali. (Muhyiddin-i Arabî): 485: KAPTAN Gusto Müslüman... KAPTAN Kusto Müslüman. (Noktalı harfler): 302: DERVİŞ Muhammed. (Noktasız harfler). 


Baran Dergisi 278. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.