Ölüm Odası B/Yedi: İzzet-Dîn Kâşî - 85

Ölüm Odası B-Yedi (85)

Ölüm Odası B/Yedi: İzzet-Dîn Kâşî - 85

LEVHA: 18 Nisan 1983… Okul sıralarının bulunduğu bir yerde, birkaç kişiyle beraberim… İçlerinden biri bana, içinde resimler bulunan bir zarf veriyor… Açıyorum; benim resimlerim… Sadece birine bakıyorum; sol KAŞIM, yüzümün yandan görünüşü içinde dikkat çekecek kadar kalın… Biraz karikatürize edilmişe benzeyen yüzüme desitanî bir hava vermek istercesine dikkat çekici… Resim sanki heykelden çekilmiş… 7-8 resim içinde o resmi beğeniyorum ve bu hususu belirtiyorum.
*
İZZET-DÎN KÂŞÎ: (Veliler Ordusu 333’den: “Gönül dedi, bana LEDÜN ilmini öğret, — Dedim: Elif… Dedi: Başka?.. Dedim: Hiç! — Bu ilmi istiyorsan sana bir HARF yeter!”… Başka bir şiirinden: “Senden senliğin gitmedikçe — Birlik görünemez — Hele can yüzünden bu perde kalksın — Sevgi, seven, sevilen bir olur!”… DÎN: 64: DELİK-Gül tohumu. “Abdülhakîm Koltuğu-HAKÎM KUL HAKİKATİ”… Koltuk-Çukur-Hakikat: Nefs-Hakikatin tecelli ettiği yer… Üstadım’ın ÇİLE isimli şiirinden: “Gece bir hendeğe düşercesine, — Birden kucağına düştüm gerçeğin, — [Sanki] erdim çetin bilmecesine, — Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin!”… BESA’-Ülfet, ünsiyet. “Elf”: 64: CELÂL-Nihayet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım. “Bedahet. Çabuk anlayışlı”… KÂŞÎ-İran’ın KAŞ şehrinde yapılan bir çeşit çini. “Kaşî’, merec, kararsız”: 331: Derviş. “Aynı ebcedte Mirzabeyoğlu”… SEYYİD Abdülhakîm Arvasî-Necib Fazıl Kısakürek: 1983: İZZET Erdiş… VAKT-Yağmur suyunun toplandığı çukur. “Vakt, zaman”: 506: NAKŞ. “Aynı ebcedle ERDİŞ”…): 873.
İBDA’: Birisine, kâr tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek: 874= 1873.
*
HEYKEL: Kalıba dökülerek veya yontularak ortaya çıkan suret, şekil, cisim, nesne. (Misâl ve mecaz olarak, şekle-kalıba dolan madde ve ruhun tecelli ettiği nefs… DELİK-Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu TOPRAK. Oğmaç, mesh taşı. “Rüzgâr-ruh, toprağa düşen canlılık payını, hakkını, nakşını gösteriyor; onun görünüşe çıkmasını. Aynayı var edeninin, ona düşen suret olması gibi”: 64: MEVHUBE-İhsan edilmiş, verilmiş… HEBA: Yokluğun da olmadığı yokluğu –hiçi– HALA’yı kendi varlığıyla dolduran karanlık cevher, yâni HAKİKAT’tir. Burada karanlıktan kasıd, yokluktur. HEBA, Allah’ın NUR ismiyle ortaya çıkan YOKLUK hakikati ki, bu MERTEBE Allah’ın EL-AHİR ismi ve HA harfi ile işaretlenen, bu harfin hakikatidir. “Üstadım’ın Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ile ilgili söylediği, YEVMİYEM: HELA’ya gitmeyecek midir?”… Bir hakikat olan HEBA, bu mânâda izi var kendi yok, âlemdeki cisimlerin suretlerinin, şekillerinin yapıldığı şeydir. Şeklin kendisinden yapıldığı, ama kendi şekil olmayan… HEBA, HEYULÂ’dır, ama varlık alıcısı şeklin kabul ettiği CİSİM’in kendisi değildir. Benzetme olarak, HEBA’yı, her şeklin alıcısı SU ve HAVA’ya benzetebiliriz; HEBA bir nevî, kalıba dökülen cismin şeklinin bir yanıyla kalıb, diğer yanıyla CİSİM’e âit görünmesi gibi, YOKLUK hakikati şeklinde bir kalıbtır. Ayna. Yokluk hakikatini ortaya çıkaran-görünür kılan HEBA-ŞEKİL ve ŞEKİL hakikatini görünür kılan Cisim… HI harfi, Allah’ın EL-HAKÎM ismini ve SURET-ŞEKİL mertebesini gösteriyor… Küllî Cism’in remzi KARGA, bunun bâtını - cismin bâtını da, KARTAL remzinde… Allah’ın kendi nurundan yarattığı MUHAMMEDÎ Nur’dan, ilk yaratılan KALEM, Levh-i Mahfuz ve ARŞ… Bundan sonra bütün âlemler ve bütün varlıklar… KARTAL, yücelik bakımından tâ takdir kalemine kadar… LEVHA, kalemi görünür kılan; bir yönüyle topyekün varlığın hakikatinin HAKKEDİLDİĞİ kader sırrı olarak varlığa, diğer yönüyle KALEM’e bakan… İNSAN, bâtınını Allah’ın kendi suretinden yarattığı, CESEDİNİ de âlemin unsurlarından; bu ikisi arasında, topyekün varlıkların hakikati - insan nefsi bu… Demek ki, KALEM, insanın hem yücelmesi, hem sınırı oluyor… UKAB: Kartal. Bir şeyin geciktirilmesi ve başka bir şeyin ardından getirilmesi. Yükseklik, şiddet güçlük… ALLAH ve ardından İNSAN… İNSAN nefsi-özü, aslı ve hakikatiyle, bir yönüyle Allah’ı, diğer yönüyle âlemleri ve varlıklarını idrak olarak bu… Nefs: Göz. Can. Ruh. Cisim… GURAB: Karga. “Küllî Cismin remzi”… Cisimler âleminin öz hakikati, Allah’ın EZ-ZAHİR ismine tevafuk ediyor; harfi GAYN - “ELF” ve mertebesi KÜLLÎ Cisim… İnsanın bâtınında… Allah’ın bütün İSTİVAGÂHI - Kudret ve Saltanatı’nın göründüğü ARŞ tabakası da, bu mânâda… Böylece ARŞ’ın altı içinde bulunduğumuz HALK Âlemi’ne, bâtını da tâ LEVHA’ya kadar bütün VARLIKLARI birbirine nisbetle zâhir ve bâtın olarak toplayarak gider - KARTAL’a kadar… Cisim ve sureti, HEBA’dan başlayarak şu içinde bulunduğumuz dünya ve kâinat’tan yine aynı letafete misâli göründükleri ve misâl teşkil ettikleri ile birlikte topluca işaretlemiş olduk; dış dünya ve zihinde nesneleşenler olarak… BEDEN-Cisim olmasa, ruh idrak edilemezdi. Ruh kendini idrak etmez. Bu mânâda, içinde bulunduğumuz âlemi idrak eden ve idrak ihsaslarını yollayan ruh, bedenle birleşmesinden meydana gelen nefs hakikatinin kendine bakan yönüyle idrak edilen olur: Kendini bilme, bir BERZAH. Topyekûn kâinat bütün unsurlarıyla İNSAN’da toplu ya; İNSAN, bedeniyle de ardı olmayan arka, önünde hiçbir örneğin olmadığı öncü-baş… Allah Sevgilisi’nin, “Adem cesed ile ruh arasında iken benden ahd ve misak alındı ve ben o zaman Peygamber oldum!” hadîsini hatırlayalım. “Adem Aleyhisselâm’ın kalıbı balçıktan heykelleştirilip kendisine ruh üflenmeden, insanoğlunun özü son Resûl vücuttan çıkarılmış, ve O’nun yaradılışından sonra kendisinden ahd ve misak alınarak yine aynı vücuda iade edilmiştir.”; böylece, insanın anadan doğmadan mahluk olamayacağı ve kendisine ruh üflenmeden de hayat bulamayacağı ve bütün Peygamberler’in bu görevlerinin dünyada idrak ettirilmesine nazaran O’nun bu hususiliğinin, bütün nebilerden evvel yaratılıp, en son gönderilen hükmü ile de uyuştuğu sabittir… BEDEN heykelinden, Kâinattaki bu mânâya giren suret ve şekillere kadar muhteva, KÜLLÎ CİSİM: Kemmiyet ve keyfiyetle ilgili nurlara vatan olmak bakımından, her türlü varlık tabakaları hakikatinin nihayette TABAN-KAİDE’si, bu mânâda da “BAŞ”KAN’dır. Maddî ve mânevî tesiri kabul edici-idrak edici NEFS, onun sayesinde görünür olmuştur. Şekil kendisi için ve varlık sebebi o olmak bakımından, KÜLLÎ Cisim “şekillerin aslı”dır. Bütün resimler onunla zuhur etmiş, cisimler âlemi onunla var olmuştur. İSTİVAGAH, benim benimle tarife girer. BERZAH âlemine âit bütün misâller, benim suretlerimin mertebeleri vasıtasıyla verilir… Bir not: HEYULA, maddenin iç yüzü, maddenin aslı olmak bakımından, maddenin görünüşüne vesile HEBA-Yokluk hakikatinden farklıdır - HEBA yalnız şekil vericidir. Bunun dışında HEBA, sadece madde âleminin değil, BERZAH âleminin de mânâ suretlerini içinde barındırdığından, velilerin keşiflerinde seyrettikleri bir mahâldir ki, içine girilmeyen ve sadece müşahede edilen sinema perdesine benzer MİSÂL Âlemi’nin O’ndan oluşu gibi bir mânâ… Bir not: Maddî cisimler sıralamasında, canlılık tabakaları - TOPRAK, Bitki, hayvan, insan. TOPRAK-HAK, ondan biten bitki, yâni rüyâ; bu misâl, hayat’ın tekâmülünün bitkiden başladığını ve temelin toprak olduğunu gösteriyor… ANASIR-I ERBAA-Dört unsur: Toprak, hava, su, ateş-nur… ARŞ: Kâinatı kapsar ve Allah’ın kudretinin göründüğü yerdir. İNSAN’da, ARŞ’ın üstü BÂTIN, ARŞ’ın altı zâhir hükmünde - Bâtın’da olan mânâların herbirinin onda misâli bulunmak bakımından, bu ARŞ altının bâtını da hakikatiyle BERZAH’ta. Zaten Kâinat - HALK Âlemi, BERZAH Âlemi’nden, Allah’ın KÜN-OL emrine girmeyen mânâlardan meydana gelmiştir - zuhur sıkıntısından doğmuştur… Bir not: “Rüyâ’da gelen mânâ - SAD harfiyle ilgili bir yazı. SAD ve SAD diye düşünüyorum!”… Bir kelimenin ilk harfi gibi, son harfi de ona işaret olabilir - Mehd’in DAL’ı gibi. SAD harfi, Allah’ın Mümit, yâni hayatı kaldırıcı ismi ve insanî hakikatin mertebelerinde de TOPRAK’a denk geliyor. Âyet meâli: “Her nefs ölümü tadacaktır!”… GUSTO-Zevk ve tad alma… Can bedenden ayrılınca? TOPRAK’ın bâtını? Nitekim DA’VA cetvelinde SAD harfi, Allah’ın SAMED güzel ismiyle tevafuk ediyor: “Muhtaç olunan, ihtiyaçsız”. Lûgatta, “pek yüksek, daim, içi dolu şey, kavmin ulusu” mânâsında… Bir not: ARŞ ile aynı mânâda veya onun hemen altında bir makam - KÜRSÎ, koltuk… KERAKER-Karga, kuzgun: 441: Kısakürek… TESLİS-Üçleme: 1440= 441: Salih Mirzabeyoğlu… KISAKÜREK: 441= 1140: Dünya, âlem… DEVLET: 440: MİŞK-Aşı dedikleri KIZIL toprak… DAHM-İri, kocaman cüsseli. Nefs. “Her nefsin ölümü tadacak olması, yâni ölümün tadılacak birşey olması, insanda hayatın bâkiliğini gösterir. Dahme-Mezar: 845: Rahme-Kartal. Rahmet. Muhabbet.”: 1440: Salih Mirzabeyoğlu… RUHAMÎ-Mermerden yapılmış, mermerle ilgili. “Ruhama, rahim olanlar”: 851: KAZZAN-PİRE. “Süvari, sıçrayarak ata binen”… DAİN-Doğruluk. Maden. Asıl: 851: MAGİZ-İçinde AĞAÇ biten su birikintisi.): 65.
BABEYN: Dünya ve ahiret: 65.
NECİB: Soyu temiz. Asilzâde. Cömert. İyi huylu ve ahlâklı. (Tab’, şeklin kendisinden yapıldığı ama şekil olmayan huy ve ahlâk, yâni ahlâk ve huyun bu tavrı ile, varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı form alıcısıdır. Fikir, sanat vesaire… Ayrıca, NECİB deyince, Allah Resûlü’nün Atlarından birinin bu isimde olması hatırlanmalı; ve AT’ın hayâl, rüyâ, fikir, kuvvet, havl mânâlarının NEFS ile tevafuku bakımından, bu mânâların ABDÜLHAKÎM Koltuğu ile ilgisi, ÜSTADIM’ın nefs hakikatinin o koltuğun aslî sahibi ile birlikte düşünülünce memuriyeti, uydurma bir temel üzerine olmayan bir şekil diye hayâl edilmeli-dir.): 65.
*
ÜSTADIM, Maraş’ta Zülkadîroğulları Beyliğinden, Zülkadiroğulları Hanedanı’nda bir kol, KISAKÜREKLER sülâlesinden, HİLMİ oğlu Fazıl’dan olma… Tarihten bir yaprak: İran’da SAFEVÎ Devleti’ni kurmuş olan ŞAH İsmail, 1507’de Zülkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in kızlarından Beğli Hatun’la evlenmek istedi. (Bu şahıs, aynı zamanda o zaman Şehzâde olan YAVUZ Sultan Selim’in, anne tarafından dedesidir.)… Bunun üzerine Şâh İsmail, kuvvet kullanarak Zülkadiroğlu’nu kendine bağlamak üzere MARAŞ ve Elbistan’a girdi, şehirlerini ve Hânedan mezarlarını tahrib etti… Alaüddevle Bey’in bir oğlu ve iki torununu öldürttü. Ardından, 2. Bayezid’e zarûrî olarak OSMANLI topraklarına girildiğine dair bir özür mektubu. 2. Bayezid’in kayınpederi Alaüddevle Bey’in bu durumuna KAHİRE ve İSTANBUL bir tepki göstermeyince, Şah İsmail’in İslâm dünyasındaki itibarı yükseldi… OSMANLI, 1508’de 115 bin kişilik bir ordu ile Kayseri’ye varınca, Şah İsmail bir meydan muharebesinden çekinerek, 2. Bayezid’e “Yüce, şanlı Babam” diye bir mektub yazarak, Amid vilâyetine (Diyarbakır’a) çekildi. OSMANLI’nın tepkisinde, sonra İslâm dünyasının Halifeliği’ni İSTANBUL’a taşıyacak olan, o zaman TRABZON Sancak Beyliği’nde bulunan ŞEHZÂDE Yavuz Selim baş rolü oynamıştı.
 
DİL - HALEF - TOPLULUK
 
LEVHA: 28 Haziran 1984… Yattığım yerde yalnızlığımı duyuyorum… Sonra ayağımı divanın altına uzattım ve ayağım uzamış gibi tâ duvara dayanıyor… Orada siyah eldivenli bir el, ayağımdan tuttu… Topuğumda bir AKREB… Elin sahibi gizli… Akreb ayağımı soktu mu bilmiyorum… Şehadet getiriyorum… FAİK’e bir dokunabilsem, yalnız olmadığımı anlayacağım!..
*
AKİB: Ayak ökçesi. Topuk. Adamın evlâdı ve torunu. (Nevad: Lisân, dil. Mahzen. Zarar, ziyân. Hasar… Hasar, zedelenme, “hasr” kelimesinin “içine alma” mânâsı olarak düşünülünce, lisana sirayet eden ruh-keyfiyet-mânâ’nın, kelime klişelerinde bir dökülen olduğu da anlaşılır. Tek başına lisân, sanki ona mahsus varlıkın içinde görüneceği yokluk hakikatini ifşa eden, “ruh, mânâ ve keyfiyet” de ona dökümde kelime klişeleri hâlinde onu görünür kılan, varlığını gösterendir. Bu husus, bir melodinin değişik enstrümanlarla tanınması hâdisesinde olduğu gibi, şeklin-klişenin unsurlardan bağımsız bir mahiyeti olduğunu da göstericidir. Değişik lisânlardaki aynı mânâya gelen kelimeleri hatırlayınız… HASIR’ın, örülebilir niteliği içine alan, bu mânâda hasar görmüş saz benzeri nesnelerin örgü işi olduğu dikkate alınırsa, HASIR KOLTUK, “koltuk-çukur-hakikat” mânâsı da gözönünde tutuldukta, onun İNSAN-NEFS sembolü olarak NASS’ı kabul edici bir ULU mahiyeti belirtişi anlaşılır. Arabça lisânı ile görünen Allah kelâmı… AKİB: Bir şeyin ardından gelen, arkası sıra giden. “Allah’tan gelen ve Allah’a giden Allah Sevgilisi hatırlanmalı; ezel ve ebedte öncü olarak”… Akibe(t): Bir şeyin sonu. Netice… Ukba: Ahiret. Verilen karşılık… Ukub: Toz. Kalabalık… Ukab: KARTAL… Nas: İnsanlar… SİN: İnsan. Ney-Sazdan yapılan müzik âleti. “Ölüm haberi”. Ebced değeri 60 olan harf-Adem’in ebcedi 45, Havva’nın ebcedi 15… B.D.-İBDA: 15: DAVUD Aleyhisselâm. “Kâmil Hilâfet”…): 172.
KA’B: Ağaç çanak: 172.
Kaptan Gusto Müslüman. (Noktalı harfler): 172.
Makleb: Bir şeyin altını üstüne getirme. Kalbetme. Kalbedilecek yer: 172.
Mukallib: Başka tavra geçiren. Başka hâle geçiren: 172.
Mülakkab: Lakablanmış. “Kumandan”: 172.
Münsebik: Kalıba dökülmüş olan. (Okun, girdiği yere nisbetle delici, dolucu, delinenin direncine nisbetle de bu mânâda ondan duruş alıcı - şekili düşünün.): 172.
Mehdî Salih İzzet Erdiş: 1171= 172.
*
AKİB: Çok fazla. Bol. (BOLU): 93.
Sicl: Turb bitkisi. (Turab: Toz. Toprak. “Ukub”… Türab: Toprak, toz… Türbe: Mezar üzerine yapılan bina… Türban: Topraklar, örtü… Tirban: Topraklar… Tirb: Anasından saçlı ve dişleri çıkmış olarak doğan erkek çocuk. Yaşı diğerine eşit nesne. Lezzet… Gust: Tad alma.): 93.
Necm: Yıldız, ahter, kevkeb. Kur’ân-ı Kerim. Kur’ân’ın her defada nazil olduğu kısım. Kısım kısım oluş. Belirli vakitte yapılan vazife. Belirli olan vakit. Kabak ve hıyar gibi toprağa yayılan-yayvan nebat. (Nücum-Yıldızlar: 99: Nücum-Tulu’ etmek, doğmak, görünmek, zuhur etmek… Sahil-KUSTO: 93: Azman-Çok iri. Melez.): 93.
Libas: Elbise. İçtima. Birbirine karışmış. “Vehim”. (Sıfatların ihtilât etmesi, karışması… Mecazî olarak, meselâ insanın derisi, bedene âittir ama, dışyüz mânâda “ten elbisesi” deriz… Meselâ karıkoca, birbirinin elbisesi deriz.): 93.
Labis: Giyinmiş. Giyen: 93.
Cemen: Çardak. Sakf-Gölgelik. Arş. Toplam. (Çemen: Çimen, ağaç ve yeşillik olan yer. “Rüyâ”): 93.
BALİN: Koltuk. Kürsî. Sandalye üzerine konulan yuvarlak yastık. (ABDÜLHAKÎM Koltuğu’nu hatırlayınız!): 93.
Cass: Kireç. Alçı taşı. (Cess: Bal mumu. İçine arının kanat ve gövdesi karışmış şey. Koparmak. “İşi kapmak, bitirmek”… Cess: Araştırma, tahkik, soruşturma. El ile yoklama. Yapışmak. “Alak-Kan. Yapışma. Nefs.”… Cassas: Sıvacı, kireççi: 184… Abdülhakîm: 184= 1183: Mehdî Salih İzzet Erdiş… ABDÜLHAKÎM: Hakîm’in kulu, hakîm kul… Kâinat’ta İNSAN-Adem Aleyhisselâm yaratılışıyla, Kâinat aynasının cilâsı oldu; Allah katında bakan gözbebeği gibi ki, Allah mahlûkuna onunla nazar eder. Bu yüzden ona Halife ve İnsan dendi.): 93.
*
AKREB: Siyah renkli ve zehirli kabuklu küçük hayvan. (İngilizce’den, Poison: Zehir. Zehirlemek. Bozmak… Poise: Denge sağlamak. Muvazene temin etmek. Temkin. Sükûn. Muallakta kalma. “Kararsız, arzulu”… Hastaya verilen ilâç misâlini düşününüz… Zehr: Zehir, ağu… Zehr: Çiçek. “Nebat. Rûya”… Zehra: Ay gibi parlak. Çok parlak ve safi, berrak… Zahr: Binek devesi. Kara yolu. Sırt, arka. “Mazi. İstikbâl”. Yüksek yer. Kur’ân’ın lâfzı. Haber… Kur’ân’ın lâfzında, ezelden ebede bütün varlık ve varoluşları ihata edici ve Allah Sevgilisi’nde tecelli eden “O’nun nefsi” mânâsına dikkat: Lâfız yönüyle kul ve mânâ cihetiyle Allah Kelâmı oluşuna da. Lâfızda gizli ve sır bir sonsuzluk… Akreb: En yakın.): 372.
Peşin: Peşin, önce, evvel. Önden verilen. (Takdim yazım!): 372.
İk’ar: Derinletme, derinleştirme: 372.
Bişing: Balyoz. Kazma. Burgu: 372.
Abş: Salâh. Hüsn. İbâdet. Gaflet. “Allah’tan gayrından gafil olmak”: 372.
Aşb: Yaş ot. “Hayâl, serab”: 372.
Asfar: Sıfırlar. Boş şeyler: 372.
Berkî: Yedinci gök katı. (Berkî: Yıldırım, şimşek. “Bîr-gönül. Yıldırım, şimşek. Takva. Genç kadın-genç nefs”… KAYAN Yıldız Sırrı’ndan: Yıldırım düşen levha kumaşım ki mücerret!): 372.
Rahtlamak: AT’a TAHT ve eğer takımı takmak. (Arş-Kürsî): 372.
Şikenc: Kıvrım, büklüm. “Miltat”: 373= 1372.
Yunus Emre: 372.
Mehdî Mirzabeyoğlu: 372.
*
Şibdi’: Akreb. Lûgat, dil, lisân. Belâ, şiddet, şikenc. “Kültür. Kâinat”. (DİL ve ANLAYIŞ: 444: Muhyiddin-i Arabî.): 376.
Kaur: Çok derin: 376.
Orak: Ekin biçme âleti: 376.
Nilüfer: Suyun dibinde kökleri ve su yüzüne çıkmış çiçeği olan bir bitki. (Toprak, su, hava, ısı… Hak, ilim, heba, nar-nur… Gubaş-Toprak renkli. Hakî: 308: Şihab-Kayan Yıldız… Harik-Ateş, nar. Harîk: 308: Arvasî… Hırk: Törpülemek. “Nüfuz etmek”: 308: Şape-Yuvarlandıkça büyüyen kar topu. “İlim”… Ihaza-Su toplanacak yer. Bir kimsenin kendisi veya sultanı için hıfzedip koruduğu yer: 1307= 308: Gölgeler. “Sakf. Arş”…): 376.
*
FERZ: Çukur yer. Düz yer. Ayırmak. “Hakikat. Berzah”… FERZA’: Pamuk çekirdeği. “Beyaz. Mücerred nebat. Secde.”… FERZAH: Akreb isimlerinden biri… FERZAN: İlim ve hikmet… FERZANE: Hakîm. Felyesof. Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse… FERZEND: Çocuk. Veled.
*
TEŞEHHÜD: Şehadet getirmek. Namazda Et-Tahiyyat okumak: 709.
Zebh: Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Bedene: Kurbanlık nefs): 709.
Dehişt: İttifak. Birlik. Bir tarzda hareket etmek: 709.
Risde: İnsan topluluğu. (Nas): 709.
Tersim: Resmedilmek: 710= 1709.
Nüsah: Nüshalar, sahifeler: 710= 1709.
Sühan: Söz: 710= 1709.
Müstehbir: Deniz gibi geniş olan kimse. (Fertte toplu topluluk hakikati): 710= 1709.
Toprak: Hak: 709.
İrtizak: Rızık alma. Rızıklanma: 709.
Teşt: Tekne. Çanak, kab. “Hakikat”: 709.
Müsterah: Helâ. Hala. “Şimdi, hâl”. Dinlenme yeri: 709.
Tatarruk: Yol bulma. Yol bulup girme: 709.
Terakki: İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme. Artma, çoğalma: 709.
Bürgus: Pire-kendi cüssesine nisbetle 16 kat zıplayan, en yüksek sıçrayan hayvan: 1708= 709.
Nester: Ağustos gülü, yaban gülü: 710= 1709.
Halef: Birinin yerine geçen. Ardından gelen. “İstikbâl”: 710= 1709.
*
FAİK: Her şeyin güzide ve alâsı. Âli. Başın boyun ile birleştiği yer: 182.
Effak: Bütün dünyayı gezen tüccar. Kustar: 182.
Afak: Ufuklar. Yer ve göğün bitişmiş göründüğü uzak daire: 182.
Selâman: Büyük ağaç. Bir mekân ismi: 182.
Munsabb: Bir nehire veya denize dökülen: 182.
Ukba: Âhiret. Ceza-Karşılık: 182.
 
MEVLÂNA SAFİYÜDDİN
 
MEVLÂNA Safiyüddin Hazretleri… Veliler Ordusu 333’den: HACEGÂN yoluna bağlı kahramanlar bahsinde –bu eserde– umumiyetle tefsirci odur ve derecesini belirtmeye sadece şu iki mısraı yeterlidir: “Bîçare Safî, sen ki, bir ayağı yanmış bir köpeksin; — O şan kafilesinin ardında üç ayakla koşmaktasın!”… Onlar için bu sözü söyleyebilen onlara denktir. Onlar Farsça “İşan-Şanlılar” diye anılan insanı sonsuzluğa götürücü NUR Kervanı’nın ölümsüz kahramanları; ve niçin, ne olmak, nereye varmak için yaşadığımızın bildiricisi…
*
MEVLÂNA: “Efendimiz, mevlâmız” mânâsında olan bu kelime, hürmeten büyük kimselere söylenmiştir. “Hazret” mânâsına da kullanılır: 128.
Halif: Yemin ederek sözleşenlerden herbiri: 128.
Mesihî: Hazret-i İsâ’ya âit ve müteallik. Mesh etmekle ilgili. (Mesh: Bir şey üzerinde el yürütmek. Gümüş, Sâliha. İyi ve yeni yay-“Muhasebe ve murakabe”… Rems: Meshetmek… Rems: Mezar… Delk: Delik. “Delik”…): 128.
Hüseyin: Küçük güzel. (Ebu-l Husayn: Tilki): 128.
Besûs: Okşadıkça süt veren deve. (Süt-İlim… Deve-Gemi, nefs.): 128.
Micdaf: Kayık küreği: 128.
Meksub: Yüksekten dökülen. Çağlayan: 128.
Menazil: Menziller: 128.
Mesbuk: Kalıba dökülmüş. “Şeyh”: 128.
Mükabese: Çukur doldurmak. “Hakikati gösteren ve hakikati görünen mürid”: 128.
*
Safiyüddin: 245= 1244.
Merd: Adam. Sözünün eri: 244.
Mürd: Ölü. Ölmüş: 244.
Merd: Meshetmek: 144.
Mürebbib: Çocuğu büluğa erene kadar beslemek. (Yiyenin kanına karışan besin gibi tasavvufta bütün makamların kendisinden geçtiği İbrahim Aleyhisselâm hatırlanmalı.): 244.
Cibril: Cebrail. (Süruş-Cebrail: 566: Seyyid Abdülhakîm Arvasî): 245= 1244.
Erdem: Usta gemici: 245= 1244.
Ermed: Kül rengi. Gözü ağrıyan adam: 245= 1244.
Müdirr: İdrar. Varidat. Gelir. (Müdir: Hakîm olan): 244.
Müridd: Suyu çok olan deniz. Arzusu şiddetli olan: 245= 1244.
Murad: Gaye. Maksad: 245= 1244.
Edrem: Topukları etli adam. Dişleri dökük kimse. Düz şey: 245= 1244.
Ecram: Yıldızlar. (Kevkebe: Yıldızlar. İnsanlar. Süvarî alayı. Debdebe. Şöhret-zâhir olma.): 245= 1244.
KANSA: Kuşlarda kursak. (Rahman Sûresi, 19 ve 20. âyetler: 3166: KASAH-Sırtlan… KEFTAR: Sırtlan. “Nefs”… KEFTER: Güvercin… Behdel: Sırtlan yavrusu. “Ezell”. Erkeğin memelerinin büyük olması… Behdel: Bir yeşil kuş… Hadîs: “Şehidlerin ruhları, yeşil kuşların kursağındadır!”… [Âyet]: “Şehidleri ölü sanmayın, onlar sizin bilmediğiniz bir hayatla diridirler ve Rableri katında rızıklanırlar!”… KUŞ: HAYAT, can… İslâm’ın rengi YEŞİL ve hakikati BERZAH’ta; içinde bulunduğumuz Kâinat, İslâmî hakikatin ortasına yerleştirilmiştir… YEŞİL KUŞLAR: Seçkinler, üstünler… Boğaz-kursak, HAFA makamı ki, gizlinin gizlisi MUHAMMEDÎ Hakikat; orada Rabblerinden rızıklananlar.): 244.
*
MEVLÂNA Safiyüddin: 373.
Münferid: Tek başına. Hapishânede tek kişilik hücre: 374= 1373.
İş’ab: Ölme. İrtihal etme: 374= 1373.
Kendeş: Bir nevi deva: 374= 1373.
İşba’: Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak. Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması. Arab nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı kelimeye bir harf ilâve edilmesi: 374= 1373.
Şikenc: Kıvrım, büklüm: 373.
Sefercel: Ayva. (Abî: Ayva. Suda meydana gelen ve suda yaşayan. Çok mavi. Çin ve Orta Asya kültüründe MAVİ, yön olarak DOĞU-ŞARK mânâsında kullanılmıştır.): 373.
Mehdî Mirzabeyoğlu: 1373.
 
OSMANLI VE SAFEVÎ DEVLETLERİ
 
Şeyh Safiyüddin, hem Sünnî (Hânefî) mezhebinden oluşu, hem de tarih itibariyle Mevlâna Safiyüddin Hazretleri’ni andırıyor; İran-Azerbaycan’da onun tarafından kurulan SAFAVÎ yolu… Eğer Hacegan Silsilesi’nin 33 en büyüğünden Ubeydullah Ahrar Hazretleri’ni merkez alarak REŞAHAT isimli eserinde bir sürü velinin nefesini toplayan o ise, NAKŞİBENDÎ’nin Safevî yolu demek lâzım… Tereddütlü ifâdem, kıyas cihetiyle değil, sadece aynı şahıs mı diye… Şeyh Safiyüddin, Milâdî 1301’den vefatı 1334’e kadar Güney AZERBAYCAN’ın ERDEBİL şehrinde kurmuş olduğu dergâhla, İslâm’a büyük hizmetleri geçmiş, TİMUR’un da iltifat ve desteğini görmüş çok büyük bir zât… Sünnî olmadan zaten ehl-i tarik olunmaz; Şeriat-tarikat, İslâm’ın hem zâhiri ve hem de bâtını hüvesi hüvesine bir uygunluk içinde, bu asıldan sonra da her asırın şartları içinde İSLÂM’A MUHATAB ANLAYIŞ’a uygunluğu göstermek, buna dair gerekeni yapmak. Nasıl ki, SIHHAT aslı için var olan TIBB, bütün yönleriyle önce hastalığın mucidi değil keşfedicisidir ve ondan sonra buna dair icad ifâde edici ilâç ve nihayet doğrudan insan bedenini tanıyıcı bir araştırma işindedir; bunun gibi İSLÂM’ın hem derinliğine ve hem de devlet kadar genişliğine mânâsı, asıl ve esas olarak, becerebilip becerememe ayrı dava, EHL-İ Sünnet ile mümkündür… Asıl ve esasın olmadığı yerde, hâliyle “insan ve toplum meselelerinin halli”nin ona nisbetle gerçekleşmesi yerine, bir bünyenin “kurma, koruma, yönlendirme” faaliyetleri mânâsına gelen SİYASET, –ki bu çerçevede asıl ve esası temin eden bütün unsurlar kendilerine dair usûl, esas ve kuralları ile dahi siyasetin genel mânâsı içindedir–, yaşamak için yeme yerine, yemiş olmak için yeme gibi bir derme çatmalığa ve saçmasapanlığa döner. Ruh ve fikir hapı yuttukça, gayesi kendi kendinden ibaret bir siyaset. Ayak takımının, işin aslı yok, kolayından etrafında gevezelik edeceği ve arkasına takılacağı siyaset de, budur: İşin fikir ve ruh dozu düştükçe ortaya çıkan kuru bir itiş-kakış… Aslında mesele FERD HAKİKATİ’nden başlar ve bu hakikatin topluluğunu arzu eder, bütün siyasî kuruluş ve siyasî nitelemelerin merkezinde de bunu gaye edinen bir yansıma vardır: Tek tek herkesin mesûl ve görevli olduğu, ferdî hayatın temin ettiği bildiren çevre (hakikati) ve onun yetiştirdiği insan tipi. Artık gına geldi: “Kendimizi düzeltirsek, biz eğer iyi insan olursak” gibi sümüklü tekerlemelerden bahsetmiyoruz. Hem gerekli olanın ne olduğunu söyleyen, hem de onu temin etmiş ve eden B.D-İBDA kütübhânesine bakıvermek, ne demek istediğimizi anlamaya yeter… İşte Şeyh Safiyüddin Hazretleri’ni de, aynı kişi veya değil, Mevlâna Safiyüddin Hazretleri gibi köklerimizden bugüne ibret bir kadro olarak, hiç arzu edilmez ama, “ben yedim sen doydun yok; bu mânâda babanın hizmetinin sana yararı yok” hakikatinin de görünmesine vesile diye ele aldık: Lâyık veya değillerdi, babanın yerine oğlu usûlü, tarikatta yanlışın patladığı yerde bunun esas olmadığının anlaşılması… Liyakat ayrı mesele… Ama 5. torun CÜNEYD, bâtın tarafı fasa fiso, itibarını siyasette aramak üzere ŞİÎ oluverdi; HALİFE’yi reddediyordu… 1448’de, Anadolu’ya gelen Şeyh(?) Cüneyd, cahil Türkmenlerden binlerce mürid topladı(?)… Mahalli Sultanlar’dan Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hanifî Hadice Begim ile evlendi. Uzun Hasan da “uyanık”; hem ondan kendisine bir zarar gelmeyeceğini düşünüyor, hem de çekiştiği Şiî Karakoyunlu Türkmenleri’ne elinde bir koz… “Şeyh Cüneyd öldürüldü. Yerine Hadice Begim’den doğan ve çocuk olan Hayder “şeyh” oldu. Dayısı Uzun Hasan, ona da destek verdi. 1460 Nisanı’nda Amid (Diyarbakır) şehrinde dayısının AKKOYUNLU sarayında doğan Hayder, ERDEBİL “Dergahı”nı vekâletle idare ettirdi; 28 yaşında öldürülmüştür. ŞAH İSMAİL, Uzun Hasan’ın kızı HALİME Begim’in, Hayder ile evliliğinden doğma; ve ağabeyinin katli üzerine 7 yaşında “Şeyh” oluyor-muş. AKKOYUNLULAR’ın nüfuz alanında çoğalan Safaviler, onlarla çekişme artınca, “Şeyh” İsmail onları TEBRİZ’den kovup kendisini ŞÂH [ilan] etti. Henüz 15 yaşındaydı. SÜNNİLİK’te direnen annesi HALİME Begim’i şehid etti ve nice Sünnî’nin katli ile despotluğu arttırdı; Sünni kadın ve kızları, umumhâneye yolladı. Doğu Türkistan’daki Hakan Cengizoğlu Şaybak Han’ı meydan muharebesinde yendikten sonra, öldürttü ve kafasını altunla kaplayarak içki içti. Siyasî ve askerî kudreti MEMLÜKLÜLER’i geçerek, OSMANLI’dan sonra 2. güç oldu. ŞÂH İsmail’in kurduğu devlet, ANADOLU ile, ORTA ASYA ve ORTADOĞU başta olmak üzere arayı kesmek bakımından kalıcı bir tesir meydana getirmiştir; İslâmî değil de, İslâm adına bir siyâsî hareket olarak - fikir mikir arama.”… YAVUZ Sultan Selim ile ŞAH İsmail’in [ÇALDIRAN] savaşı ve neticesi malûm… Dünü değerlendirirken, DÜŞÜNEN bir İNSAN olarak HALİHAZIR’ına ne katıyorsun buna dikkat et; ve bunu yaparken karşılaşılan meselelerle senin doğru bildiğin dünden yetmezlerin ve açmazların neler olduğunu gör - ey dışımızdaki! 



Baran Dergisi 259. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.