Ölüm Odası B/Yedi: Nokta (Çokluğun Gayesine Varan) - 102

Ölüm Odası B-Yedi (102)

Ölüm Odası B/Yedi: Nokta (Çokluğun Gayesine Varan) - 102

Bir Beyit: Sâkî-i Kevser elinden nuş edib cam-ı ezel / Hakkı’ya yağmaya verdim cümle varım tâ ebed. —(Hakkı Bey).

*

KEVSER-Bereket. Çokluktan mübalağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey. Pek çok hayır. Kur’ân. İslâm. Tevhid. Marifetullah. İlm-i ledün. Cennet ırmaklarının kaynakları. Cennet’te bir havuz veya nehir. Kıyamete kadar gelecek, Al, ashab, etba ve onların iyilikleri ve hayırları... (Kesret-çokluk âlemi olan içinde bulunduğumuz âleme nisbetle bâtın ve âhiret âlemi, çokluğun, bu dünyanın gayesi olmasıdır. Gayet çok şey de, öbür âlem ve bâtında tecelli eden ve edecek berekettir. Bu bereketlerin mânâları da, kelimenin diğer anlamlarında mündemiç.): 726: HULÂSA-Bir şeyin, bir bahsin özü. (Kevser Sûresi’nin meâli: Biz sana verdik gerçekten Kevser’i. – Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. – Doğrusu sana hınç besleyendir asıl “ebter” olan.)... HALESA-Halis, safi. (Bedene: Kurbanlık deve.): 726: HALÎFE-Öncekinin yerine geçen... Cam-ı ezel: Ezeldeki varlık cismi.

*

NUŞ-İçen, içici. Zevk ve sefa: 356: BIDIŞGAN-Sarmaşık. Nurbat... NAŞİE-Delil. Zuhur. Gündüz ve gecenin ilk vakti. İntibah. Uykudan uyanmak hâli: 356: SERNAME-Mektub, kitab vesairenin başına yazılan yazı. Önsöz. Takdim... MUŞA-İki renk üzere dokunmuş elbise: 356: FÜRUSÎ-Ata iyi binen. Süvari. Kaptan... HAŞİMÎ-Peygamber sülâlesinden olan. Bir tarikate mensub: 356: KANNUR-Başı büyük olan kişi. (Üstadım’ın Bahriye Mektebi’ndeki lâkabı)... FÜRU’-Bir kökten ayrılmış olanlar. Dallar, budaklar. Bir sülâleden gelmiş torunlar. Çocuklar. Cüz’i hüküm ve kaideler: 356: KURUN-Asırlar. Devirler. Çağlar... MEŞHUD-Görünen. Şehadet edilen. Allah Resûlü’nün bir ismi. Cuma günü. Kıyamet günü: 356: FER’A-Bit. Nokta. Yüksek yer. (Rüyâ’da gelen mânâ: Benim hakkımda Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin bir eserinde, “bit veya pire hakkında en çok yazan odur!” deniyor... Yine rüyâda gelen mânâ: Bit, kendisinden misilsiz büyük bir şeyi mânâda altediyor. Altettiği de mânâda birşeymiş!)... DANİŞ-Bilgi, ilim. Biliş. (Topyekûn ilim, BE harfinin altındaki noktadadır.): 356: FERHENK-Edeb. Hüner. Hikmet. Azamet. Marifet. Bilgi. Lûgat kitabı - Kâinat nizâmı... NAŞİDE-Şiir okuyan, şiir yazan. (Allah’ın sır hazinesi ARŞ’ın altındadır ve anahtarı şâir’in diline verilmiştir; bu hadîs çerçevesinde, tabiî olarak “şiir idrakı” hatırlanmalıdır.): 356: KAMERİYYE-Çardak. Gölgelik. Sakf. “Arş”.

*

Birinci mısranın ebcedi: 1388: HAFŞ-Cem etmek, çekmek. Yeri kazıp oymak, birbiri ardınca tez tez gelmek... İkinci mısranın toplamı: 2187: İSLÂMA Muhatab Anlayış... MUKADDEME-Takdim. Önsöz. İlk söz. Başlangıç: 189: MÜNHAMENNA-Allah Sevgilisi’nin ismi mânâsına Tevrat’ta geçen İbranice bir isim.

*

BEYT’in toplamı: 3575: ŞİR’A-Şeriat. Bir ırmak veya su menbaından su içmek için girilen yol... MÜSTEKNİH-Esasını araştıran: 575: TASAVVUF.

 

FAZL-I ŞİİR

 

MATLA’ Beyit: Bârgâh-ı himmet-i merdan sultânsız mıdır / Himmetlerle dolu Belkîs Arşı bilmem Süleymansız mıdır? —(Şeyh Galib)... BÂRGÂH-Alemlerin Rabbi’nin huzuru. Dua edilen yer. Padişah divânhânesi. İzinle girilen yer: 229: MUSTAFA-Istıfa edilmiş. Seçilmiş. Seçkin. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Sevgilisi’nin bir ismi. “Nokta”.

*

Birinci Beyit: (Mertler himmetinin Bârgâh’ı sultansız mıdır?): 1440: LÎT-Boyun. Baş. (Boyun-Ahfa. Gizlinin gizlisi makamı. Mürşid.)... Beyit, bütünüyle Üstadım’ın “dünya bir fikir kahramanı bekliyor!” ifâdesine uygundur; bunu göstereceğiz... KISAKÜREK: 441: ÜMMET-İslâm topluluğu. Aslını sahabîler kadrosunun temsil ettiği toplum. Arkasına düşülecek cemaat veya tarikat. Aynı his ve dil (kültür) birliğindeki millet... LETEYYA-Büyük emir: 441: DEVLET... MÜŞ’IL-Her tarafa dağılmış olan: 441: TEVALÜD-Doğma, doğurma.

*

İkinci Beyit: 1481: İSTADE-Ayakta duran. (LEVHA: 5 Ekim 1985... Üstadım, güleryüzlü ve vücutça dinç bir şekilde, ayakları hafif açık, dikilmiş bana bakıyor!)... ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU’NDA ABDÜLHAKÎM: 1006: ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU’NDA KUSTO... MİT’EM-Bir defada ikiz doğuran kadın. (Ahil: Erkeği olmayan kadın. Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah... Ahilla: En sadık dostlar): 481: MEHDÎ Necîb Fazıl Kısakürek. (Aynı ebcedle Salih İzzet Mirzabeyoğlu)... AŞÎK-Aşık, çok tutkun: 481: DOSTÎ-Dostluk.

*

Beytin Toplamı: 2921= 1922: İŞTİRAK-Ortak olmak. Bir işde hissedar olmak. Bir lâfızda birçok mânâlar müşterek olmak... TAHDÎS-Allah Resûlü’nün sözünü söylemek: 922: GÜZAR-Geçme, geçiş. Yapan, beceren... NAKŞÎ Necib Fazıl Kısakürek: 1923= 924: SALİH Mirzabeyoğlu Hükümdar’dır... Cumhuriyet dönemi!

*

ŞEYH Galib’in doğumu 1757, vefatı 1799... 32-33 yaşında, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde çilesini tamamlayarak DEDE oluyor... MENBUZ-Piç. Bulut. Nurbat. Gelişi gidişi “mugman”, muamma. Sahil. Kusto. Hayâl. Fikir: 799: TERKİS-Oynatma, raksettirme... HUR-Güneş: 800= 1799: RUH-Efsanevî bir kuş. Sümürg... HAR-Merkeb. Çay ve havuz diplerinde olan balçık. “Uzun zamanlar. Dil, lisân”: 800= 1799: KÜLTÜR DAVAMIZ... MÜSTEKAR-Karar bulan. Kararlı. Karargâh: 800= 1799: TEKEŞŞÜF-Açılmak, görülmek. Sırları açığa çıkmak... NÜMUZEC-Örnek, misâl: 799: İZZET Mirzabeyoğlu.

*

ŞEYH Galib’in vefat tarihi etrafındaki tevafuklar, bu “ölmeden ölenler” kafilesindeki şâirin şahsında, tarihî olarak TEHİR Ü TAKDİM mevzuunun kültür ve mânâ cihetini göstermeye de misâldir... “Belkıs Arşı bilmem Süleymansız mıdır?”; DİVAN Edebiyatı’nın “son kandili, en büyük şairi” de kabul edilebilen Şeyh Galib, BELKIS ARŞI tâbiriyle “Süleymansız mıdır?” suâlinin cevabının niteliğini de, tam zamanımıza nisbetle belirtmiş oluyor. “Devlet-i Aliyye-i Ebed Müddet” idealinin siyasî teşkilâtlanma mânâsındaki DEVLET kalıbı ne kadar yıpranmış olsa da, ruh, kendisinden de belli, bulutların üstündeki ifâdesiyle hâlâ temsildedir... Biz, ŞAİR’i, “bir toplumun hayâllerinin, hasretlerinin, inkisarlarının, ümitlerinin, ideallerinin temsilcisi bir anten kişi” olarak görürken, BÜYÜK MUZDARİBLER isimli eserimizin 4. cildinde, OSMANLI tefekkürünü, onun tarihinde zuhur etmiş şâirler kuşağı yoluyla demetleyebileceğimizi söylemiştik; bu, tarihi GAÎ bir hakikat olarak bilen için, HALİHAZIR’a bir ibret mevzuudur ki, böyle bir bakış içinde geçmişi ihya, bazen şairin mısralarının üzerinde, o mısralar sabit, fazladan bir değer artışı olarak da görülebilir. Kısaca, bir abartma tâbiriyle, “onun demek istemediklerini de ona hamletme” diye görülse de, bu “uydurma bir güzelleme” soyundan değil, sözkonusu şiirin HALİHAZIR inşacısına verdiği imkândan dolayıdır. Fazladan bir değer artışı olmak bir yana, HALİHAZIR’ın ermek zorunda olduğu kıymetler için, zaten fazla bir söze gerek yok; hele ŞEYH Galib gibiler için... “Fikirden süzülmüş şiir”; demek ki, o tahassüsün bizde uyandırdığı hissi, fikirleştirmek işi üzerindeyiz... Demek ki, bizde dirilen fikir... MATLA’ beyitler faslında geçen beyitler ve sınırlı şâirler çerçevesinde, bu asıldan bir hisse sunmaktayız... TAKDİM’in tehiri ve TAKVİM’in tehiri bahsi, hakikatin hakikati olarak Allah Sevgilisi’nin, İlk İnsan ve Son Resûl durumundan başlar; dünya hayatı, başta insan, O gelecek diye yaşadı ve O’nun görevini tamamlamasıyla da zaman “devrini tamamlaya tamamlaya” gaye noktasına erdi - zamanın GAYE noktası O ve zaman O var diye devam etmekte. Bütün VARLIK AĞACI’nın içyüzü ve dış yüzü böylece... HALİHAZIR’a kondurulan “O’nun devri - Sahabîler devri” ideali fikirleşmeyi ve aksiyonu bekleyen bir mesele hâlinde “asılla var olan bir gölge” olarak o günden bugüne geçen devreleri O TAKDİM’in TEHİRİ görmekte HAK’tan HAKLI, HAKLIDIR... İkinci bin yılın yenileyicisi İMAM-I Rabbanî Hazretleri’nin şahsı ve eserinde (Mektubat) zirveleşen GÖLGE mânâ, kendisinden önceki YÜCELER ve sonrasında gelen birbirinden büyükler eliyle içyüzün “ölümsüz” çizgisi, dışyüz zaman devrelerindeki inişli çıkışlı keyfiyetler de ibret vesilesi olarak HALİHAZIRIMIZ’da tehir edilmiş takdim mahiyetindedir; MEHDÎ bahsini bir usul ve metod meselesi olarak ele alışımız belli... Allah’ın vaadini tamamlayacağı vakte kadar... PEYGAMBERLER kuşağında TAKDİM’i tehirin son temsilcisi Hazret-i İsâ’nın, HALİHAZIR’ında sahabîlerin de üstünde olarak Allah ve Sevgilisi'nin hükümleriyle hükmederek isbatlayacağı ve doğrulayacağı mânâ budur: Tehirdeki sırrı TAKDİM edici olarak. (Varlık sırrı 4’te tamamlanıyor; O, dördüncü büyük Peygamber!)... ŞEYH Galib’in MATLA’ beytinde, hem bizim HALİHAZIRIMIZ’da beklentimiz hem de İSÂ Aleyhisselâm’ın hükmedeceği devri, “Belkıs Arşı ve Süleyman Peygamber” hâdisesinde tecelli eden hakikat ile işaretliyor: “Allah, birşeyi yaratmak dilediğinde OL der ve O şey de olur!”... Allah, OL hükmüne kulunu da rahmetiyle hissedar ederse, bu kulun ameli olan bir iş değil, doğrudan doğruya Allah’ın VAHHAB ismiyle lütfu eseridir ki, bütün Peygamberler ve varisleri böyle bir nailiyet içindedir. “Ümmetimin âlimleri Beni İsrail Peygamberleri gibidir!” buyuran Allah Sevgilisi, bu yüzden sözü kanun olmasına rağmen kendisi HALİFE nasbetmemiş, işi Allah’ın hükmüne havale etmiştir. Bedir harbinde attığı her ok isabet eden Allah Resûlü’ne, “O oku sen atmadın, Allah attı!” sırrının tecellisidir ardında nasb ile gelmeyen HALİFELER’in seçimi gibi hâdiseler... HALİFELİĞİN aslı bu, kim ne kadar HALİFE hakikatine uygundur, ayrı mesele; bu “ayrı mesele”, sahabeler döneminden sonraya âit; nasib hususu, “seçim” demek değil, bu da böyle biline... Şu-bu sıfatları takınmak başka, bunların gerçek sahibi olmak başka. Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’ne çarşıda bir esnaf, “Efendi Hazretleri, dua edin de Ümmet-i Muhammed kurtulsun!” deyince, şu cevabı alıyor: “Sen bana Ümmet-i Muhammed’i göster de, ben hemen kurtulduğunu sana haber vereyim!”... BELKIS’IN TAHTI meselesi: ARŞ, herşeyin lübbü, fevki, aslının tecellisidir. Zaman da ARŞ’la taayyün eder ve Allah’ın DEHR isminin zımnına dahil değildir. Ezelden ebede bütün varlık, zâhir ve bâtını ile, DEHR’in zâhiridir. ARŞ, Allah’ın istivagâhı ve tecelli ettiği yer... SABA Melikesi Belkıs’ın, Süleyman Aleyhisselâm’la O’nun tebliğini almak için kavmi adına görüşmeye gitmesi, bu arada hiçbir Peygamber’e nasib olmayan “bütün şark ve garbın mülkünün O’na verilmesi” cümlesinden olarak bir mucize eseri diye BELKIS’ın tahtının YEMEN’den KUDÜS’e getirilmesi hâdisesi. Bu bir masal değildir: Peşin olarak bildirelim ki, herkesin kendi hayatından kolayca bilebileceği üzere, hiçbir insan ne zaman, hangi ana babadan doğacağı ve hangi şartlarla kuşatılacağı hakkında bir rey sahibi olarak dünyaya gelmedi - bu bir “bilinmez” kader sırrıdır. Varlığın sırlarını kurcalamaya dair hiçbir ilim ve fikir de, “bilinmeyen ve beklenmediklere” yer vermedikçe, meselenin aslını idrakten pay sahibi değildir; yâni, mucize ve keramet davasına inanmadıkça... Bundan sonra: Belkıs’ın anası cin, babası insandır. Tersi olsa, o da görünmez olurdu. Süleyman Aleyhisselâm’ın, cin ve sihir ilminde çok üstün Veziri Vassaf, TAHT’ın getirilmesinde himmet göstereceğini bildiriyor; ve görünüşte onun vasıtasıyla göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir ânda, Taht Süleyman Aleyhisselâm’ın yanında. Oysa işin aslı, bir ânda mesafeleri katederek istediği yerde görünebilen cin gibi, bir varlığın mekân değişimi değildir bu hâdise. Zamanın bir varlık - bir yokluk temposunda tecelli eden varlık, eşyanın her ân yok oluşu ve sonra yeniden yaradılışı - YARATIŞ sırrına âit bir hâdisedir BELKIS’ın TAHTI’nın gelmesi; ve doğrudan doğruya SÜLEYMAN Aleyhisselâm’ın Allah’ın bu lütfuna mazhar olması neticesi. BELKIS ARŞI’ndan kasıd da bu; Allah'ın vasıtasız yaratışına mevzuunda kulunu da iştirak ettirmesi. Allah hiçbir sebeble bağlı ve hükümle mahkûm değildir; Kudret ve İradesiyle, dilediği gibi ve dilediği şekilde yaratır. Bütün sebeb-netice münasebetlerinin son tecridte bağlı olduğu hakikat de buraya bağlıdır... ÜSTADIM: “Allah'ım bu gece yüzüsuyu hürmetine, bize yepyeni bir GENÇLİK yarat!”... Berat Kandili veya MİRAC Kandili dolayısiyle, böyle bir dua... DOĞUM elbette, ama sadece doğum değil, aynı zamanda MEVCUT’da bu kasıdta; yeniden yaradışta... BİRDENBİRE ZUHUR? Bu hususta, pişkin pişkin ZUHUR bekleyenin idrak payı yok. TEHİR Ü TAKDİM bahsinin, içyüzü gösteren dış yüz hâlinde, dış yüze sebeb olurken, dış yüzün görünüşünde tecelli eden, yâni evvelken sonra görünen mânâ bahsini de SÜLEYMAN Aleyhisselâm vesilesiyle görüyoruz; hikmetiyle birlikte... Bütün günahları affolacağı peşin Peygamberler’in, bu nimet yanında amel ne ki, buna rağmen misilsiz bir ibadet ve gayret içinde bulunmuş olmalarına ne buyrulur? Süleyman Aleyhisselâm’ın Doğu ve Batı’nın bütün mülküne sahiblik kudreti Allah tarafından verilmişken, SABA Melikesi Belkıs’a davet mektubunu HÜDHÜD kuşu ile yollaması, bildiğimiz dünya işinde ona uygun vasıtaya başvurması, doğrudan doğruya bununla ilgilidir. Nitekim mektubun başlangıcında da, doğrudan doğruya ismi vardır ve BELKIS “Süleyman’dan mektub geldi!” demiştir. RAHMANÎ hikmet kendisinde tecelli eden Süleyman Aleyhisselâm’ın, Allah’ın Rahman ve Rahîm sıfatlarını tehiri buna dairdir… BİR Not: Allah’ın rahmeti, bütün varlıklara şâmil olarak umumidir. Rahman sıfatı ise, amel karşılığı olarak kazanılan ki, “Rahmeti kendi nefsine yazdı” âyetinde belirtilen mânâ. Allah’ın kuluna doğrudan doğruya inayeti, anlaşılacağı üzere amelin de doğrudan doğruya O’nun eseri olarak kulunda görüldüğü; ve “nefsine yazdı” hikmeti içinde, bahsi geçen YARATIŞ’ta onu müşterek ettiği… “Himmetlerle dolu Belkıs Arşı Süleymansız mıdır?”; içinde, “öyle mi sanırsın?” mânâsı da bâki… YEVMİYE: “Bomboş bir devirdeyiz!”… Demek ki “yeniden yaradılış-yeniden ihya” devri… İMÂM-I Rabbanî Hazretleri: “Müceddid o zattır ki, o müddet içinde ümmete her ne gibi feyz varidatı gelirse, onun vasıtası ile gelir. İsterse o vaktin kutubları, evtadı, ebdali, nücebası bulunsun!”

*

MATLA’ Beyit: Lûtfu görülmez âh olıcak sîneden cüdâ / Cevher nümayiş edemez âyîneden cüda —(Şeyh Galib)… Lütfû görülmez âh edecek sînesi olmayanın — Cevher görünemez âyineden ayrı olanda… CÜDA: Ayrılık, ayrılmış… CÜDA’: Ölüm, mevt. Hayvana muzur otlak… Aynadan ayrı olanın, hâni “ruhsuz, kalbsiz” dedikleri bir ölü gibi oluşu; nursuz, hissiz… ŞEYHÜLİSLÂM Yahya Efendi’den bir beyit: Derk eyleyen hakîkatini ayş-ı âlemin / Almaz hayâle neş’esini sâgar-ı Cem’in… (İdrak eyleyen hakikatini âlem hayatının — Hayâle getirmez neş’esini Cem’in kadehinin)… Cem’in kadehinin neş’esi; dünya hayatı neş’esi. İsterse, “aslolan aşk değil, ibadettir; aşk bunun için!” hakikatine aykırı mânâsına alınsın “Cem’in kadehinin neş’esi”… ŞEYH Galib’in bir MATLA’ beyti meseleyi açıklıyor: Aks eyleye âyineye hatt çep görünür hep / Bu sâde dilâna hüner ağreb görünür hep… (Aks eylese aynaya suret hep hatalı görünür — Bu sâde gönüllere hüner hep tuhaf görünür!)… NEFS’in-SURET’in hep eksik ve hatalarını görmektir ki, bu idrak kadar tekâmülle dolacak boşluk farkolunmuştur; bu “fakirliğini görebildiğince zenginleşmek” hünerindeki tuhaflık âyân!

*

ŞEYH Galib’in, “Lûtfu görülmez” diye başlayan MATLA’ Beyti’nin toplam ebcedi: 1602: AMENER Resûlü’de, “Allah hiçbir nefse takatinden fazlasını yüklemez.”… SAKB-Bir taraftan diğer tarafa açık olan delik. Delme, delinme. Çok kırmızı. Feraset. İdrak: 602: SÜPİŞ-Bit. Nokta. “Şiirin ince mânâlarını çıkarmak”… İFTİSAL-Fidanı çıkarıp bir başka yere ekme: 602: MEHDÎ MUHAMMED Salih Mirzabeyoğlu.

ASL OLAN

(DERİNLİĞİ GÖZDEN KAÇIRMAMAK)

 

POLONYALI Şâir Czelaw Milosz, bir makalesinde DİNÎ MUHAYYİLE’nin ilim karşısında neden yenilgiye uğradığını mütalâa ediyor ve din adamları ve mütefekkirlerinin, “insanların mânâ arayışları”na cevab bulmaktan ziyâde, bir “sosyal aktivist” gibi “kürtaj meselesine, fakirlere yardım” gibi bazı sosyal amaçlara yönelmesini tenkid ediyor. Asıl olan derinliğine bir yöneliş olan din, şimdi buna cevab veremiyor ve büyük bir ihtimalle HIRİSTİYAN metafiziğine temel olacak sembol ve işaretlerin bulunmaması oluyor. Neticede genellikle vaizlerin sözlerinin içi boşmuş gibi görünmesi; çünkü din adamları o kadar sosyal aktivist ki, bunların aynı zamanda TEFEKKÜR’ün ve İMÂN’ın adamları olduklarını düşünmek zor… Bugün karşımıza çıkan temel mesele, 19. yüzyıl ilminin saldırısı karşısında yere serilmiş olan dinî muhayyilenin dirilip dirilmeyeceğidir. Pek çok şey, her ülkedeki ciddi din mütefekkirlerine bağlıdır. Bunu söylerken, her tarafta bol bol rastlanan dindar zihniyetli sosyal reformculardan söz etmiyorum. Bütün esasların yeniden ilân edilmesi gereken böyle bir zamanda, VAROLUŞ’un temel muammalarını ele alıcı kişilerden bahsediyorum.

*

BÜYÜK Doğu-İBDA: Derinliğine ve genişliğine insan ve toplum meselelerine “İslâma muhatab anlayış” olarak sistem çapında vazeden tek… Çağımız TEOZOF ve FİLOZOF değil, HAKÎM Mütefekkiri bekliyor. Hastaya gerekli olan, evvelâ doktordur; geri kalan ne varsa, buna dair. NEFS tezkiyesi bunu gerektiriyor. İnsanî hakikate ermek için dünyaya geldik; bu amaçla, yemek için yaşamak değil, yaşamak için yemek yordamı.



Baran Dergisi 276. Sayı 

  

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.