Ölüm Odası B/Yedi: Risale-i Üç Işık - 90

Ölüm Odası B-Yedi (90)

Ölüm Odası B/Yedi: Risale-i Üç Işık - 90

HIRKA-İ TECRİD: Derviş Hırkası. Derviş Kaftanı. Fikrî tecride mecaz. (Bir eserimin ismi): 1523.

KELİME-İ TEVHİD: “Lâ ilâhe illallah - Allah’tan başka İlâh yoktur”. (TEVHİD’in “birleme” anlamı, İslâmî bir fikir usûlünde, “Mutlak fikrin gerekliliği” hakikatine çatar ki, benim 1979’da ilk yayınlanan eserimin ismi ve bütün eserlerimde yürüyen bir mevzudur.): 523.

*

RİSALE-İ ÜÇIŞIK: (Hırka-i Tecrid’in alt başlığı): 706.

VARİS: Maddi ve manevî mülkü devralarak tasarrufa hakkı olan. (Allah’ın, herşeyin kendisine rücû ettiği mânâsında 99 güzel isminden biri): 706.

FİKİR KAHRAMANI: 706.

AKTÖR: Oynayan. Temsil eden. Yıldız. (Sibahat-Yıldızlar. Yüzenler. Gemiler. İmânlıların ruhları.): 707= 1706.

SON Devrin Din Mazlumları: Üstadım’ın, Cumhuriyet sonrası dönemde fert ve topluluk plânında İslâm davası için çalışırken kanunen suçlu veya suçsuz rejimin gadrine uğrayanları mevzu edinen eserinin ismi. (Bize göre, Musa Aleyhisselâm’ın kuvvetinde toplu, o niyetine Firavun tarafından öldürülen çocukları hatırlatan bir mânâda): 1706.

MAHLUL: Delinmiş. Öbür tarafına işlenmiş olan şey. (Bu eserde büsbütün görünen mânâsıyla ABDÜLHAKÎM Koltuğu.): 706.

*

HIRKA-İ TECRİD - “Risale-i Üçışık”, tarihimizin en civcivli döneminde, hâdiseleri raksettiren keyfiyetten kendimi arayış sürecinde iz sürerken, hiçbir tevafuk aramaksızın ve ihtiyarımda olmaksızın 28 Şubat döneminin en civcivli zamanına denk gelmiştir: 1997-1998 Ocak ayında da basılışı… Bu eser, TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nden, kimliğimi arayış sürecinde belirtilen isim altında ebced tevafukları ile vücud bulmuştur; yâni rüyâ âleminden bir rüyâ demeti üzerinde, ebced ve iştikak yoluyla bir TABİR işi. Hani, EMR Âlemi ile HALK Âlemi arasında, girilen değil de seyredilen MİSAL Âlemi’nden bir HAYÂL keyfiyeti olan RÜYALAR; ve “hiçbir rüyâ boş değildir!” sırrını yaşayan bir bünyenin-benim.

*

EMR Âlemi ile ŞEHADET Âlemi (şu görünen âlem) arasında, her iki tarafın keyfiyetini toplar bir berzah olan HAYÂL Âlemi… Üstünde ERVAH (Ruhlar) Âlemi, onun üstünde ESMA (Allah’ın isimlerinin tecelli ettiği) Âlem, GAYB-I Mutlak (Allah’ın Zât’ına âit) Âlem… Bunlar, VARLIK Dereceleri.

*

İDRAK vasıtalarımız, AKIL ve RUH… AKIL, Halk âlemi’nden iken, bu âlemin bağlı olduğuna meyleden; Emr âlemi’ne… Çünkü Halk âlemi’nde bulunan herşey, kökleri Emr âlemi’nden olan hakikatlerin birer suretleri. AKIL, “meyl” tâbiriyle ifâde edilen arzusu olmasa, sadece beş hasse (duyu) yolundan gelenleri tesbit cihazı beyinde bu keyfiyet bilinir ki, buna İDRAK isnad ettiğimiz zaman, o ruha meyli de ifâde eder. Hasselerle (5 duyuyla) ilgili olmayan mefhumları düşünün, bundan kıyas, EMR Âlemi’ne âit mücerred varlık ve bilgide akıl yetersizdir. Meyl istikametsiz.

*

EMR Âlemi, Allah’ın ZÂT âlemi’nden tecellilerdir ki, KALB hakikatinde başlar. Bunun üstünde RUH, onun üstünde SIR, onun üstünde HAFİ (Gizli), onun üstünde AHFA (gizlinin gizlisi) mertebeleri. KALB hakikati mertebesinde, ruh genel ifâdesinde üstündeki mertebeler ile, Halk âlemi’ne bakan “nefs” genel ifâdesindeki yönü bitişik: NEFS ve RUH kutubları, KALB hakikatinde bitişik.

*

İNSAN ve DÜNYA-KÂİNAT… Büyük Âlem teşmil edilen DÜNYA-KÂİNAT’ın, hem sıfat hem cesed yönüyle toplu örneği, İNSAN-Küçük âlem denilen… KALB, kendi dahil sözü geçen mertebeleri için bir başlangıç iken, ARŞ da bu beş cevherin büyük âlemdeki bir başlangıcı… Bu mânâdadır ki, KALB’in, Allah’ın ARŞ’ı olduğu (azametinin tecelli ettiği istivagâhı olduğu) söylenir. KALB nasıl EMR âlemi ile HALK âlemi arasında bir BERZAH hükmünde ise, ARŞ da böyle EMR âlemi ile HALK âlemi arasında bir BERZAH’tır… “Allah’ın evi” tâbir edilen KÂBE’nin KALBE mümasil mânâsı da burada… İNSAN bu - topyekün varlık hâkikatı, cesed ve ruh’tan müteşekkil sende.

*

KALB ve ARŞ, her ne kadar HALK âlemi’nde zuhur ediyorlarsa da, her biri HALK âlemi için zorunlu varlık olan EMR âlemi’ndendirler. Her ikisinin de, kemmiyet ve keyfiyetten uzak ve ileri varlıklardan nasibi vardır.

*

KÜRSÎ: ARŞ’ın altında bir sema tabakası veya ARŞ yerine kullanılan. Taht-Koltuk… HAKÎM: Varlığın hakikatini muttasıf olan, vasıflanan… ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU: İnsanda kalb hakikatinden başlayan, zahir ve bâtın hakikatlerine remz-sembol.

*

HIRKAPUŞ: Derviş hırkası-kaftanı: 1113= 114.

Sûre sayısı: 114.

*

HIRKA-İ TECRİD: Tecrid törpüsü. (Hırk: 308: Arvasî): 925.

Dedem İzzet Mirzabeyoğlu’nun öldürüldüğü ve babamın doğduğu sene: 925.

*

HIRKAPUŞ: (Hırk-Törpülemek: 308: Puş-Elbise. Sıfat… ARVASÎ törpüsü… Üstadım’dan: Bıçaklarım su oldu boyuna bilenmekten — Yandı benlik madenim, boyuna törpülenmekten!): 616.

Mutasavvıf: Tasavvufla uğraşan: 616.

Bedih: Şanı şerefi yüce, yüksek ve büyük olan: 616.

Terevvî: Tefekkür etmek, düşünmek: 616.

Mütevakkı’: Bir şeyin vukuuna muntazır olan, hazır olan, rica ve niyazda-duada olan: 616.

METRİS HÂDİSESİ: 1999.

 

LEVHA: 16 Şubat 1985… Bir kitab okuyorum… Yanımda Seyfi Bey… Kitab, Üstadım’ın ve ESTETİK’le ilgili; ve okudukça benim yazdığım oluyor… Dipnot kısmında bir “Ş” harfi var… Benimle alâkalı ve bu hususu Seyfi Bey’le konuşuyoruz!

*

SEYFÎ: Askerliğe âit, kılıçla alâkalı. Kılıç şeklinde. (MEHDÎ MUHAMMED: 151= 1150: SEYFÎ-Kalem ve kılıç… Rüyâda gelen mânâ: “Elimde, Hazret-i Ali’nin hadisi ile ilgili diye kılıç gibi tuttuğum hilâl”… Allah Sevgilisi’nin 5. ceddi Mürre bin Ka’b’ta, Halid bin Velid Hazretleri’nin nesebi gibi, kavuşan MUCİZE VARİSİ Zübeyr bin Avam Hazretleri’ni de hatırlayınız: “Kalem ve kılıç” HAVARİSİ): 160.

ALENÎ: Açık olan, meydanda: 160.

KENİF: Hıfzeden, koruyan. Helâ. Boş. Hâlâ, şimdi: 160.

FEY’: Her nesnenin evveli: 160.

MÜSANEDE: Yardım eden. Yardımcı. “Havarî”: 160.

MÜMSİK: Bir şeye sağlam yapışan. (Rahman Sûresi 19 ve 20. ayetler: 3166= 169: KASAH-Sırtlan. Gîz’li. İşe sıkı sarılan. Alak-kan.): 160.

KESELAN: Tembellik. Sahil. Kusto. (ADAN-Sahil. Sıfır noktası: 125: MU’CİZE… MÜSKE-Her şeyin fazlasından “oluşan” akıl, kâmil zihin: 125: MA’BUDE-Kadın heykeli. “Nefs timsâli”… MU’CİZE hususunda Al-i İmran Sûresi’nde bahsi geçen MERYEM Ana’yı, bununla birlikte bize rüyâda gelen mânâ, “Sapanca Gölü” kenarındaki büyük MERYEM Ana heykelini hatırlayınız.): 160.

*

ESTETİK: Güzellik usûlü, metodu. Mânâya nisbet, sureti. Bediî. “Celcelûtiye”: 892= 1891.

MEHDÎ. “En büyük ebcedle”: 1891.

İZAFÎ: İzafetle alâkalı. Alâkalı göstererek. (Üstadım: “Estetik, yâni güzellik, bedî ölçüsü. Bedî idrakı, içinde akıl ve mantığın çok az, seziş ve bedahet hissinin pek çok olduğu bir MEVHİBE. Umulur ki, 15. İslâm asrının yenileyicisi İslâm’da estetik plânı başa alsın. Zira güzellik, hesab ve kitab sordurmadan yakalayıcı, zapt ve fethedicidir”… Estetik, her şeye sari “güzellik” ilgisi ve buna tahsis dalları dışında, doğrudan doğruya bir mevhibe - Allah’ın vergisi seziş ve bedahet hissi mânâsıyla, “suret olmadan mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez” hikmeti çerçevesinde İFADE’dir. Bu ifade kavramına giren, “duygu, düşünce ve iradî davranışlar”ın tecellisi, eser… MEHDÎ bahsine nazaran, ifâdenin ne olduğu da başlığımızla birlikte belli.): 892= 1891.

MUNZİC: Kemâle eren. Sindirici, hazmettirici. Yarayı kaşıyan, deşen: 892= 1891.

ZAMAN: Kefil olma, kefillik: 891.

ZUHRUF(E): Altun. Gümüş: 891.

ZUHREFE: Süslemek, bezemek. (LEVHA: 28 Ekim 2002… Ayşe Halam’ın önünde yazıları çok güzel bir Kur’ân-ı Kerim açık olarak duruyor. Sol sayfanın yazısı daha açık aralı ve berrak. O sahifede ZUHRUF Sûresi yazılı, sağ sayfada YUSUF Sûresi. — Sadettin Ustaosmanoğlu… SEFİNE isimli eserim hakkında MERYEM Ustaosmanoğlu’ndan istediğim istihare ile ilgili bu rüyâ, hem o eserimin mahiyeti itibariyle “Mehd-yeryüzü, arz”ın görünüş itibariyle “izâfî”, hem de EMR Âlemi’nden meydana gelmek bakımından buna “izafeti” münasebetine uygun düşüyor… Bu mesele, hem MEHDÎ, hem de yukarıda bahsi edilen İZAFÎ davasıyla da ilgili… ZUHRUF: ZU-HURUF… ZU, “sahib”, huruf da “harfler”: “Harfler. Kültür. Dil” - Logos.): 892.

*

ŞIN harfinin ebcedi: (Şîn: Çok nikâh… Nikâh, mânâda, meşru bir şeyin meydana gelmesi için iki şeyin birleşmesidir. Zann keyfiyetinde bir şeyin “olabilir de, olmayabilir de” mânâsı, bunun yanında mübhemliğin bir hakikatinin bulunması meselesi nazara alındığında, “sahil” ve “nesebi belirsiz” gibi keyfiyetler, meşru olmayan mânâsına değil, “aslına benzemeyen” anlamına gelirler. Meselâ insan, Allah’ın KULU’dur; onunla birlik olarak bir netice doğurması sözkonusu değildir. O’ndandır, ama O değildir; yapıp ettikleri, hem hür iradesiyledir, hem de onun mutlak tasarrufunda. İnsan, asılla varolan bir gölgedir. “Zann vardır ki günahtır”; ölçülere uymayan. Bunun yanında: “Ben kulumun zannı içindeyim!”… İslâmî bir düşüncenin ölçü ve ölçülendirmelere uygun olup olmaması yanında, meşru nikâh bahsinin zanna da sirayet eden mânâsını, bahsettiğimiz inceliklere dikkatle anlayın… Meseleleri bilmeksizin kaba lûgat anlayışıyla hüküm çıkarmayın; ifâdede muradı kestirme davası… ŞÎN. (Kürtçe): Mavi… ŞIN harfi - Allah’ın EL MUKTEDİR ismine ve mertebelerden SABİT Yıldızlara işaret eder… Guceratlı Şeyh Ebu’l Muvahhid’in DA’VA Cetvelinde ise, Allah’ın ŞAFÎ ismine… Bu ismin karşısında da, kulun nefs hâli - hatalı, kusurlu, eksik oluşunu gösteren bir kelime: ŞİN. “Şeyn”… ŞAFÎ: Hastaya şifâ veren Allah. Yeter görünen, kifayet eden… ŞAFÎ-Şefaat eden. Kusurların affına sebeb olan. “Şafî mezhebinden olan - Abdülhakîm Arvasî Hazretleri bu mezhebtendir”: 451: TAMMAT-Son, netice. Keskin çığlık, sayha. KIYAMET.): 300.

FİKR: 300.

RAKK: Kitab. Sahife. (Rıkk: Kul, abd… Kırgızca, Caz kat: Mektub yazmak… Cazz: Nefs.): 300.

MUKASMEL: Asâsı çok şiddetli olan. (Üstadım’ın ÇİLE’sinden: Bir asâ kes bana ihtiyar ağaç!): 300.

FITRÎ: Doğuştan, yaratılıştan: 300.

FERİDE: Kendi ihtiyariyle hareket eden: 300.

KERKES: Kartal. Nesr: 300.

ARKÎ: Balık avcısı: 300.

SİR: Yarık. DELİK. Balık yemeği. (Abdülhakîm Koltuğu hatırlanmalı.): 300.

HIŞT: Kerpiç. Tuğla. (Hacegân silsilesinin 33 büyüğünden biri, YUSUF Hemedanî Hazretleri… Başlığımızın ŞIN’dan başlayan ebced tevafuklarının tabiî getirisi mânâların tam burada TELEGRAM’ı da muhabesine alıcı hâli çerçevesinde, şunu hatırladım: 15 seneye yakın bir mecnun hayatıyla bağlanacağını arayan bir genç, tam bir ümitsizlik içinde o hâl, hiç beklenmedik şekilde bir viranelikte başının altında bir tuğla dalgın yatarken muradına orada eriyor. Aklımda kalan, Yusuf Hemedanî Hazretleri ile mânâda böyle tanışıp, sonra Şeyhi’nin onun cezbine kapılarak yanına kadar gelmesi ve bir müddet sohbetten sonra, “bir daha böyle bir durumun olursa, bizi buraya kadar yorma, tekkemiz filân yerde, oraya kendin gel!” demesi. Müridin cevabında kendimden bir parça var: “Böyle bir durumda oraya gelmek mi? Bütün dağ taş Yusuf kesilir!”… Hani, “her nakışta bu mânâ!”… Ekmeğini taştan çıkarır derler ya, ruh gül mecaz oldu mu, gübreden de o hâle; ama herkese mahsus bir kader değil bu… Neyse: O günden sonra mürid, yanında hep o tuğlayı gezdirir olmuş… KIRGIZCA Aşık: Fazla. Müteal-aşkın… İş böyle söz üstü oldu mu, o tuğla bende perçinlenme, sonra da farkeden tarafından bana sunulan bir bilmece: TAKDİM yazım… Tuğlam: Kaptan Kusto Müslüman… TELEGRAM dedim: Sadece bâtın kahramanları ve meseleleri değil, dağ taş misâli bütün çevre hakikatine giren TELEGRAM da ŞIN harfinin “çok nikâh” mânâsından biridir bende. 1999’un hemen bitiminde başlatılan.): 300.

METRİS HÂDİSESİ: 711 + 588= 300.

*

ŞIN: 300: KINKIN-Yol gösterici, kılavuz. Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse… ŞIN: 360: ARİF… ASR-Yüzyıl. Bir devrelik zaman: 360: KURUNE-Nefs… MEHDÎ Mirzabeyoğlu: 1361: İMRAN. “İmrenilen. Umran-imâr edilmiş. Saadet. Hazret-i Meryem’in babasının ismi.”… (ZEHRAVEYN: İki parlak şey. Kur’ân’da BAKARA Sûresi ile AL-İ İMRAN Sûrelerine birlikte verilen isim… AL-İ İMRAN Sûresi, 123-124. âyeti: “BEDİR savaşında Allah sırf yardımıyla sizi üstün kıldı. O hâlde Allah’a karşı korunun ki şükredesiniz. — O zaman inananlara şöyle diyordun: İndirilmekte olan üç bin melek ile Rabbiniz’in size destek vermesi yetmez mi?”… AL-İ İMRAN Sûresi, Hazret-i İsâ’nın nesebini gösteren “anne” yönüyle, “Al-i İmran: İmran âilesi” ismiyle anılmıştır. Bu sûre’de, Yahudilerin kınama ve isnad, Hıristiyanların da Rabb diye sapıtmalarına karşı, hem bunların yanlışlıklarını göstermek, hem de “VASAT ümmet - MERKEZ ümmet” kimliğiyle Müslümanlara her mevzuda hak ile bâtıl’ı ayırdetmeleri hususunda ölçü vermek… Her Peygamber mucize ile gelmiş ve mucize göstermiştir: İsâ Aleyhisselâm’ın İsrailoğullarına ne dediği, Al-i İmran’ın 49. Âyeti’nde — “Ben size Rabbınız’dan bir delil, bir mucize ile geldim. Çamurdan kuş yapar, sonra üflerim ve Allah’ın izniyle uçar. Yine körü gören eder, alaca hastasını iyileştirir, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyip içiyor ve biriktiriyorsanız, size haber veririm. Elbette bunda sizin için kesin delil vardır, eğer imân edecek iseniz…”… MUSA Aleyhisselâm’ın ağabeyi HARUN Aleyhisselâm’a “Ey anamın oğlu!” diye annesine nisbet etmesindeki hikmetin MERHAMETLİ oluşundan dolayı olması gibi, neseb olarak “kız oğlu” şeklinde, o yoldan torunun dede ile ilgisini gösteren deyişler de vardır: Sibt ibn el Cevzî gibi. Bu şahıs, “Meşhur tarihçi Hilâl us-Sabî ve oğlunun yazdığı ekle yayınlanan KİTAB-UR REBÎ isimli eserin, ondan iktibasları ile bazı kısımlarının yaşamasına ve SELÇUKLU tarihi hususunda pek çok meselenin aydınlanmasına sebeb olmuş”tur.)

*

ZEHRAVEYN: 281.

GAFFAR: Günahları örten, günahları bağışlayan. (Allah’ın 99 güzel isminden: EL-GAFFAR… Adem ve Havva’yı Cennet’ten indiren HATA’daki İlâhî hikmet, Onları EFENDİ yapmak içindir. Bu çerçevede de insan nefsinin, İlâhî ölçülerin “yapılması gerek, yapılması yasak, yapılması iyi, yapılmaması iyi, yapılıp yapılmaması şarta taalluk eden olmak bakımından serbest”leri bildirmesi, eğer nefsin bir muhalif olması olmasaydı, gerekli de olmayacaklardı hükmünü çıkarmamıza sebebtir. Bu mânâda nefs, kâfirdir; ve İlâhî olanı görmeye engel kendi. Ölçüler, akıl sahibi varlık ve iradesine hitab edendir. Varlığın tersinden veya düzünden BİR’e olan var kalmak meylinin İlâhî ölçüler’de kabulü, imân ve buna bağlı amel, neticede nefsin bir arınması - yıkanmasıdır; bir yönüyle dünyanın kendine bağlaması, diğer yönüyle Allah ve Resûlü’ne bağlanması… İnsan, böyle bir berzahta, tercihleri ile iki yönlü bir kabul edici; nefs. Onun mutlak kusursuzluğu, ancak kendi Allah olabilseydi ki, bu muhal onun “mutlak yokluk olarak bile yok” bir yanmasıyla mümkün olabilirdi; malûm, ortada kul ve Allah kalınca, hiçbir varlık kalmaz. Nihayeti, HAKK kavramının, Allah ve mahlûka bakan yüzünde, onun sıfatları ve hakikatlerine erme çapındadır. O’nun HAKİKATİ’nin meçhullüğü, bizim kendi ZÂT’ının suret sıfatından ki, bu yüzden İNSANÎ HAKİKAT ezel ve ebed nitelemesiyle hiçbir zaman erilemeyecek olandır. Peygamberlerde bile, “zelle” tâbir edilen onlara mahsus hafif bir sürçme; bu var olmaları, onların yüzüsuyu hürmetine de topyekün varlığın var kalması için, bir rahmet sırrı… Anladık: Fazla uçmadan, nefs kusurludur, eksiktir, kötülüklerin yeşerebildiğidir ve bu yüzden İlâhî hükümler inmiştir; onun terbiyesi için, terbiyeli kalabilmesi için, Şeytan’ın istivagâhı olmaması için - ki o, yoldan sapmışların hocasıdır… İNSAN, Allah karşısında bir görüntü direnişi değil, uyumlu bir görüntü olmak zorunda - iç ve dışa dair diye nitelenen suretleriyle… İMÂN’ın insan fıtratına uygunluğu, niçin uygun olduğu gibi, bilinen malûm tekrarlara girmiyorum… Nefs, eksik ve kusurludur: Hüner, kolayından bilinenlerde değil, kendini tamam sandığın yerlerde kusurlarını görmek, kendini hep kusurlu bilmekte - tekâmül ve veli tabiatı da, bunun hakikatini yaşayanlarda. Hep TÖVBE’de olanlar. Allah’ın bütün isimlerinde tecelli eden rahmeti, GAFFAR isminde en çok muhtaç olduğumuz azametinde.): 1281.

KUNAİS: Büyük cüsseli, iri vücudlu kimse: (KIN’AS: Büyük deve): 281.

MUGREM: Aşık. Tutkun. Fazlasını yüklenen. Sarmaşık. “Mecazî olarak, helezonvari yükselişte ucu, mevhum hakikati gerçek kılan - gören”: 281.

NAKA-İ SALİH: Salih Aleyhisselâm’ın mucizesi: 281.

BERF: Kar. Güzel söz. Kılıç ehli: 281.

ÜSTURE: Efsane. “Esatir-mitoloji. Saflar, sıralar”. (MUSA: Beni İsrail Peygamberlerinden biri… MU-SA: Ustura… NECİB Fazıl Kısakürek: 418: MUSA Mirzabeyoğlu… MUSA Mirzabeyoğlu: 1428: SALİH Mirzabeyoğlu.): 281.

SAYE-DAR: Gölge eden, gölgesi olan. Sahib çıkan, himâye eden. (ARŞ-Çardak. Gölgelik. Kürsî, taht, yüce makam. Ey yüksek gök. Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeri. Arş kâinat-ı kaplar ve Allah’ın kudret ve ilmi de herşeyi kaplar. Arş-ı Alâ, Arş-ı Rahman, Arş-ı Felek gibi, Hakk’ın izzetle saltanatından kinâye olarak söylenir: 570: ŞER-Emir ve nehy gibi hükümleri vazetmek. Şeriat… MÜTELEMMİS-El ile dokunan. “REMS-El ile meshetme. Islah etmek. Düzeltmek”: 740: MÜTEFEKKİR… SÜMUR-Gümüş. Saliha. Mesiha: 740: TEMSİR-Bir yeri şehir hâline getirme. “Zuhur”… REMS-Mezar. Kabir. “Mirzabeyoğlu: 302: Kabr. Ölüm Odası”: 300: FİKR… MÜTENEKKİS-Ters dönüp başaşağı olan kimse: 570: SİSTEM… İSÂ Aleyhisselâm’ın “Ruhullah” sıfatının, onun şahsında maddede ruhun hükümranlığı mânâsını, geçen sayıda işledik. Bunun bize hatırlattığı, “müessirde derinleşme” yolu VAHDET-İ Şühud ile, “eserde derinleşme” usûlü VAHDET-İ VÜCUD’u, fikir seviyesinde meselelere tatbik ederken, sanki “müessirde derinleşme” ile “eserde derinleşme”nin, bunun o ve onun bu hakkında söylenmesi gerekirmiş gibi bir intiba doğması. Sanıyorum, RUHULLAH ve MESİH Hazret-i İsâ’nın bu vasıflarının intibası da, bizim anlatışımız içinde yer değiştirmiş gibi oluyor... “Ters dönüp baş aşağı olma”, “O’nu yüce mekâna yükselttik” meâlindeki âyette belli… Bunun yanında, kemâl ve başlangıç mânâsıyla da “ters dönme - sonu başta, başı sonda” olmaya bakalım: Halk âlemi ve işlerinin, herşeyin zıddıyla varolması hakikatinin zarureti, bir kutublaşmada EMR Âlemi’nin zıddıdır. Bütün dava, insanın kendi nefsinde birinciyi ikinciye irca etmesi - döndürmesi… İlhâmını BÂTIN yolu verimlerinden alan bir MÜTEFEKKİR, umumi mânâda değil de hususi mânâda - yâni kaydolmuşlar vasfında ise, bu misâl üzerinde durarak bildirelim, dünya işlerine dair bir nizam vazında bağlı olduğuna nazaran bir “ters dönüp başaşağı olma” hakikatindedir: SİSTEM - meselelerin ve işlerin içyüzünü, bahsi geçtiği şekilde asla irca edici bir usûl verimi… Anlattığımız meselelerin merkezinde, hem öyle hem böyle, ABDÜLHAKÎM Koltuğu bahsi mahfuz… “Şeyhlerin ayrı ayrı olması, müridlerin nazarındadır; bâtında Şeyh birdir”; bütün PÎRLERİN başı da, bütün yüceliklerin kendisinde toplanmış olduğu Allah Sevgilisi - Feyz kaynağı O… Bu ikazdan sonra, makamı KÜRSÎ olan büyükler hakkında: “Allah adamlarından bir kısmı NÜCEBA-NECİBLER’dir. Onlar her dönemde 8 kişidirler, sayıları artmaz ve eksilmez. Kendi iradeleri olmasa bile HÂL onları kendi irâdesine alır. Onların durumunu, üzerinde olanlar bilirler, altlarında olanlar bilemezler. Bunlar makamı KÜRSÎ olanlar ve ARŞ’ın yedi niteliğini ve İDRAK sekizinci, bilenlerdir. NECİB oldukları sürece, KÜRSÎ makamını aşamazlar. Allah’ın bildirmesi yolundan, YILDIZLAR hakkında derin bilgi sahibidirler. NAKİBLER, dokuzuncu feleğin de bilgisine erenler. 8 feleğin bilgisini elde edenler, içinde yıldız bulunan her feleğin: 7 kat gök ve üzerinde de KÜRSÎ bulunan… Üstadım: “Akıl sormaya memur, — Gökleri kalbur kalbur, — Eliyorum!”… Yine: “O erler ki gönül fezasındalar!”…): 281.

ÂRÎ: Pak. Hür. (HÜRRİYET: 618: HAYRET-Hiçbir cihete teveccüh edemeyip, şaşkın kalan… HUBÎ-Güzellik: 618: HAKİKAT… Hakikat güzeldir, güzel bir hakikattir… Doğrunun olmadığı yerde, güzel de yoktur… Bu İslâmî ölçülendirmeler içinde, ESTETİK!): 281.

AHİRE: Zâni. “İstikbâl”: 281.

ANADOLU: 99

 

Üstadım’ın “İşim Acele” isimli şiirinden: “GÖKTE zamansızlık hangi noktada, — İşin yoksa yıldız yıldız hecele!”… AZMAN-Çok iri. İri cüsseli. Melez. “Azmen: Pek çok şeyleri içine alabilen. En çok güvenilen”: 99: EZMAN-Kürtçe’de GÖK demek… ANADOLU: 99: NÜCUM-Yıldızlar… ZAMAN-“Zeman: Devir, devre, çağ, mevsim”: 99: İDİYYE-Bayramlık… SABAE-Bir dinden bir dine geçmek. “Mânâda, bir hâlden bir hâle geçmek”: 99: NÜCUM-Doğmak, tulu’ etmek. Görünmek, zuhur etmek… EZ-MEN-Benden: 99: TIMTIM-İri cüsseli kimse.

*

İMAM-I RABBANÎ Hazretleri’nden: AKL-I KÜLL, yâni “idrak” mesabesindeki büyük adam, tıpkı zamanın hâlifesi gibidir. (Büyük İrşad Kutbu Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ve onun en yakını Üstadım’ı hatırlayınız.) Zamanındaki halkın, insanların akılları, onun uzuvlarıdır. Her ne yaparlarsa, onun sayesinde yaparlar. Eğer onlardan yanlış bir hareket zuhur ederse, AKL-I Küll’ün gölgesini başlarından kaldırmış olmasındandır… (NAKİB: En eski derviş. Kavmin ulusu. Teftiş eden… Rüyâda gelen mânâ: Üstadım’a HATAR’dan bahsediyorum. “Öyle hatar olmaz, her hafta gelip teftiş edeceğim!” diyor… AHTAR: Hatarat. Tehlikeler… AHTER: Yıldız. Mecâzi olarak, baht, tâlih.)

*

KÖKLER’den: EL-KASİB, Berzah âlemi ve Halk âlemi münasebetinde, ayrıca İlâhî âlem ilgisinde ileri bir zâttı. Vücud bulmayan - henüz gayb örtüsü altındaki bir eseri göstermek istediği vakit, kendi nefsine tesir eden müessirleri düşünerek o ânda beliren tartı ile baktığında, eser ve iz hilesiz bir şekilde meydana çıkardı. Âlem’de birşey yoktur ki, onda insanın izi ve eseri olmasın. Ondan sonra bu makama, CAMİ-ÜL Hikem, (Hikmetleri Cem eden) isminde biri varis oldu.

*

CAMİ-ÜL HİKEM: 224: İLM-Ü LEDÜN… İDRAK: 225= 1224: HAVARÎ. “Mucize varisi”… GİRD-Yuvarlak. İhata eden: 224: MAİKA-Derin. Amik. “Amok-Kitlendiği hedefe ulaşana kadar durdurulamayan cinnet. Mecâzî olarak, çılgın aşık için kullanılır”… Ebcedleri aynı… HİKEMÎ: HAKÎM: İBDA’.

*

AL-İ İMRAN Suresi’nin 123. âyeti: (Meâli: Bedir Savaşı’nda Allah sırf yardımıyla sizi üstün kıldı. O hâlde Allah’a karşı korunun ki şükredesiniz.): 4262.

BAKIR (Nühas) HALKA: (Mehdi’yi, boynundaki “Bakır Halka”nın koruyacağı… NUHAS: Bakır. “Kıtr-Erimiş bakır: 309: Arvasî”. Bir şeyin aslı. Ateş. Duman… BAKR: Açmak, genişletmek.): 262.

ER’ES: Başı büyük. Kocakafa. (Üstadım’ın Bahriye mektebindeki lâkabı.): 262.

İNFİLÂK: Patlama. Açılma, yarılma. “İnşikak-Allah Sevgilisi’nin AY’ı ikiye ayıran mucizesini hatırla”. (1999 senesi, merkez ANADOLU olmak üzere tabiî afetler, sosyal ve siyasî çalkalanmalar, dünya çapında tesir yapan ve ülkeler çapında içyüzlerin müsbet ve menfilerini de ifşa eden savaşları ile, o zamandan bugüne ve yarına, o zamandan geriye, TARİH değerlendirmesinde bir vahidtir.): 262.

*

AL-İ İMRAN Sûresi’nin 123. ayeti: 4262= 266.

Muavvezetan: Kur’ân’ın son Sûresi-Felâk ve Nas: 1266.

Muanaka: Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan: 266.

Esirre: Tahtlar. Milletin bellibaşlı ileri gelenleri: 266.

Felyesof: Mütefekkir: 266.

Mehdî Muhammed Salih İzzet Erdiş: 1266.

Zerecan: Üzüm asması, sarmaşığı. İçinde yağmur suyu biriken taş. (VAKT: İçinde yağmur suyu biriken yer: 506… ERDİŞ: 506: NAKŞBEND.): 266.

BÂTINDAN

ÇÖZÜM ÇEKİRDEKLERİ

 

LEVHA: 20 Mart 1986… Üstadım’ı görüyorum… Sonra biri bana, “senin yatağın çekirdek dolu!” diyor… Yataktan kalkmışım ve çekirdek de kabak çekirdeği… Sonra, “Üstad da öyle dedi!” diye ekliyor.

*

BÜZÜR: Tohumlar, çekirdekler. (BÜZÜRG: Ulu, azim, kebir. İri vücutlu. Reis… Seyyid Taha Hazretleri’nin lâkabı.): 908.

Sabite: Yerinde durur gibi olan yıldız. Yerinde durup hareket etmeyen herhangi birşey: 908.

Salih Mirzabeyoğlu: 908.

Büteka: Altun ve gümüş eritilen pota: 908.

Tevessüb: Atlama, sıçrama. “Pire-Halâ. Su gibi akıcı. Toprak. İnsan. Rızıklanma. Kelime-i şehadet. Mesih): 908.

Bimarhâne: Akıl hastahânesi. (Büyük Doğu-İBDA): 908.

*

Seyyid Taha, Seyyid Fehim, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri… ÜÇ IŞIK… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Necib Fazıl Kısakürek, Salih Mirzabeyoğlu… Üçışık + Üçışık: 566 + 566= 1132: İSLÂM… KALB. “Âyet meâli: İslâm kalbin yoludur”: 132: NASLI HAN KERİMEM… Kırgızca Cazz-kat: Mektub yazmak. Türkçe’de cazz “nefs”, kat da “mektub”… GAZANFER-Kahraman. İri arslan: 132: EFLÂK-Felekler, gökler, dünyalar… MUAVİYE-Tilki eniği. “Gönül. Takva. Şabbe, genç kadın. Sekiz. Şebb; meşhur taş. Ateş yakma. Cenk koparma, ebcedi 302’dir”: 132: MÜNAVELE-Takdim. Bir şeyi el ile öne uzatmak.

*

Seyyid Taha Hazretleri, Seyyid Fehim Hazretleri, ABDÜLHAKÎM ARVASÎ Hazretleri, Büyük Doğu, İBDA: 5 Şahıs… Beş sayısının eski yazıda yazılışı: 0… Sıfır, nokta, sahil, hayâl, Kusto, aşık, kuvvet, fikir… ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU’nu hatırlayınız… Koltuk: Kürsî. Taht. Kırgızca’da ön ek KÜRSÜY: Gayet iri görünmek… Kırgızca’da TAK: Taht. Dürüst. Derli toplu, muayyen. Yara izi, benek. “Kelime”. Takmak, asmak. “Muallaka”. At üzerinde “koş” mânâsına bağırış. Sımsıkı yaklaştırmak… HABBE: Tane, çekirdek. Yuvarlak olarak hazırlanmış ilâç. Denizde dalga olması. Mekr… HABBE: Yol, tarîk. Parça. “hisse”.

*

AYET-EL KÜRSÎ: Bakara Sûresi’nin 255. âyeti. (Kürsî, üzerine oturulan şey, taht, “değerli olan özel makam”; bunun yanında hem şahıs hem bilgiye de, “şeref, ululuk, iktidar, hâkim olma” mânâsına da… KÜRSÎ, Arş’ın kendi veya onun altında bir sema tabakasına denir-göklerin üstünde: 7 gök tabakası ve sekizincisi KÜRSÎ… ARŞ, Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli ettiği makam, yer, bu sıfatta insan… AYET-EL KÜRSÎ, meâlen: “Allah’tan başka İlâh yoktur. O HAYY ve KAYYUM’dur - bütün varlığın kendisiyle kaim olduğu. (…) O’nun izni olmadıkça kim şefaat edebilir? O, yarattıklarının önlerindekini, yaptıklarını ve arkalarındakini, yapacaklarını bilir. O’nun ilminden O’nun dilediğinden fazlası kavranamaz. KÜRSÎSİ, gökleri ve yeri kavramıştır. Bütün bunların idaresi O’na zor gelmez. O çok yüce ve büyüktür”… 7 gök tabakası ve sekizincisi, “idrakin aczini İDRAK”… HATA-“Nefs”: 612: DERVİŞ MUHAMMED… HATA-Yarış atlarının sekizincisi: 619: BÜZÜRGMENİŞ-Yüksek fikirli.): 732.

ABDÜLHAKÎM KOLTUĞU: 732.

AHLÂK: (5 Hasse-duyu ile akla dair meseleleri anlamak mümkün olmadığı gibi, Şeriat ölçülerinin üstünlüğünü anlamada sadece akıl, kâfi değildir; çünkü onlar bedahet ifâde eder ve erene apaçık görünür. “İslâm kalbin yoludur; akıl, işi tahdit ile tek bir esasa bağlar, hakikat ise kendi nefsinde bunu kabul etmez!”… Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak üzere yaratıldığı ölçü ile sabit insan, Allah’ın kulunu yarattıktan sonra kendini inkârına kadar HÜR bırakıp bu hâlinde de ona mutlak hâkim olması gibi, HALİFE memuriyetini yerine getirirken bu hikmetin kendi nefsinde ve cemiyetinde tesisi mecburiyetinde… His, nefsimizdeki bedahet idrakidir; önce hisseder, sonra fikrederiz… Bir şeyi izâh ederken, izâh edilmiş gibi basamak yaptığımızla, sonra onu izâh ederken, diğerini izâh edilmiş kabul ederek; oysa hiçbir şeyi sonuna kadar temellendiremediğimiz, bilginin bilinmezden devşirilen olmasından belli değil mi? Demek ki his, akıl ve ruhun neftse bir kıvamı… İnsan ve toplum meselelerinin hallinde tecelli eden her şeyin bir basamağında, his ve ahlâkın iç yüzü ve dış yüzü sözkonusudur. Fikrin ahlâk ve ahlâkın fikirle içiçeliği, ahlâksız –bir ahlâk anlayışı olmayan– fikrin derme çatmalığını da göstericidir. “İslâma muhatab anlayış”ın dünya görüşü ve sistemini inşâ eden Büyük Doğu İdeolocyası’nın ANA KAYNAK İSLÂM ve TEMEL PRENSİPLER faslında AHLÂK davasının işlendiğini bildirelim.): 732.

MEHDÎ Salih İzzet Erdiş: 732.

*

Seyyid Taha - Seyyid Fehim Arvasî - Esseyyid Abdülhakîm Arvasî - Necib Fazıl Kısakürek - Salih Mirzabeyoğlu (5 şahıs): 3072: İSA’-Teselli verip sabra irşad etmek… BÂSIT-Açan. Yayan. Serici. Ferahlık veren. Mücerred. (Allah’ın 99 güzel isminden biri): 72: HADS-Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan meydana gelen ilim. Süratli intikal. Anî ve doğru idrak. Delilden neticeye çabuk varmak… MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu: 1072: MÜTEFEKKİR Mirzabeyoğlu. “Yevmiye: Dünya bir fikir kahramanı bekliyor!”… ŞIN-Bir harf. “Çok nikâh”: 300: FİKR.

*

HARFÎ-Harfe âit. Kendi cinsinden bir topluluk içinde vazife gören. SAHİBİ TANITMAK için olan. Başkasının mânâsı için olan: 288: MAHREM-Gizli. Birinin hususi hâllerine âit gizli sır. “Üstadım: Asıl ruhumun kafakâğıdını resimlendirmek isterdim!”… “SEYYİD Taha - SEYYİD Fehim - ESSEYYİD Abdülhakîm Arvasî” + “Esseyyid Abdülhakîm Arvasî - Necib Fazıl Kısakürek - Salih Mirzabeyoğlu”: 3638: PIRTUK-Kürtçe KİTAB demek… HAYYAL-At terbiyecisi. At yetiştiren. “Süvari. Feraseti uyandıran”: 641: MİR’AT-Ayna. Meşhur bir cins lâle. “Kitab bir aynadır, ona bir maymun bakarsa, HAVARÎ görüntüsü çıkmaz”… Büyükleri kendisine baktırma ve hizmet ettirme mânâsına cezbeden ve aynı şekilde akranlarını da teshir eden ÇOCUK’un hikmet ifâdesi, iki yönlü (dünya ve ahiret) oluşuna dairdir… Bu husus da bir “kuvvet” meselesi olarak hatırlanmalı… HARFÎ: 288: HAFİR-Yerde çukur açan. “Arş’ın ruhu. Hakikat.”… ITRÎ-Itra mensub. “Savlec-Gümüş, ıtr ve misk gibi güzel koku, ruhtan”: 288: MAHMUD Ustaosmanoğlu.

*

ÜSTADIM’dan, rüyâda gelen mânâ: “Sen her türlü yazıyı yazabilirsin!”

İKİ KANATLI KAFTAN

 

AL-İ İMRAN Sûresi’nin 123. âyeti: 4262= 266.

YUSUF HEMEDANÎ: (Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabî Hazretleri anlatıyor: Hicri 602 yılında Şeyh Evhadüddin Hâmid Kirmanî Konya’da bulunmaktaydı. Bana Yusuf Hemedanî’den ilk defa bahseden odur. Kendi memleketinde Yusuf isimli büyük bir zâtın gelip geçtiğini söyledi. 60 yıldan fazla irşad postunda kalmışlar. Bir gün dergâhta otururken, gönlüne dışarıya çıkmak arzusu düşmüş; halbuki Cuma’dan başka günlerde dışarıya çıkmak âdetleri değilmiş… Müridi, bu hâli merakla peşine düşmüş. Yusuf Hemedanî Hazretleri, AT’ının başını kendi hâline bırakıp o nereye giderse oraya gitmek üzere, hiçbir niyet belirtmemiş… Şehirden çıkan AT… Kırlar… Uzaklarda viran bir mescid; AT bu mescidin önünde durmuş. İçinde heybetli bir delikanlı; başı önüne eğik, ruhuna dalmış, öylece duruyor. Şeyh manzaraya bakarak bir saat kadar ayakta beklemiş. Nihayet genç başını kaldırıp onu görüyor… Ve ilk işi, kalbine ukde olan bu meseleyi Şeyh’e sormak… Cevabını alınca, yüzü aydınlanmış, ferahlamış… Bunun üzerine YUSUF Hemedanî, gence, “içine böyle ukdeler düşünce daima bana gel ve sor; beni buralara çekme, zahmet verme!”… Genç ona dalgın dalgın bakarak: “İçime bir ukde düşünce sana kadar gelmek mi? Böyle ânlarda dağların, kırların her taşı benim için bir YUSUF’tur!”… Ve Şeyh, gencin karşılığına hayran. —ŞEYH-İ EKBER: Sadık ve candan mürid, sadakat ve samimiliğiyle şeyhini ayağına kadar cezbeder.): 266.

NİRKX. (Kürtçe): Nefs muhasebesi: 266.

DAREYN: Her iki dünya: 266.

*

DEFTER: (Yunanca, “iki kanatlı” mânâsına gelen bir kelimeden alınmıştır… Şeyh Necibüddin Şirazi Hazretleri: Bir vakitler bâtın büyüklerinin sözlerinden elime küçük bir defter geçti. Okudum ve aşık oldum. Bu sözlerin sahibini bulmak ve eteğine yapışmak, ondan gerçek ilmi ve ötesini elde etmek istedim. Bir gece rüyâmda, ak sakallı bir PÎR gördüm. Nurlu ihtiyar, dergâhın şadırvanına gidip abdest almaya koyuldu. Sırtında ak bir kaftan. Bir de ne göreyim? Beyaz kaftanın üzerine altun yaldızla AYET-EL KÜRSÎ yazılı. Kaftan hep bu âyetin yazılarıyla dolu. Arkasından gidip yanına durdum. Beni gördü, sırtından çıkardı ve bana verdi. Kaftanın altından, daha güzel bir yeşil kaftan çıktı. Onda da aynı… Büyük harflerle ve altun yazıyla aynı âyet. Onu da bana verdi ve dedi: “Ben abdest alıncaya kadar bunları sakla!”… Ve abdest aldı. İşi bitince sordu: “Bu kaftanlardan birini sana vereceğim, hangisini istersin?”… İkisinin de birbirinden güzel olduğunu ve hangisini dilerse onu vermesini söyledim. “Ben, eline geçen defterdeki YUSUF Hemedanî’yim, onları sevmekle beni kendine çekmiş oldun. Aşk; bizim yolumuz budur!” dedi ve yeşilini bana vererek, beyaz kaftanı sırtına geçirdi. Başka eserleri de bulunduğunu bildirerek, isimlerini… Uykudan uyanınca ruhumun büyük bir aşkla ve şevkle dolduğunu hissettim ve hep o rüyânın nuranî izlerinden yürümeye çalıştım!): 684.

MAHLUCE: Rey ve fikri doğru olmak: 684.

HALENC: Ağaç, şecer: 684.

SALİH İzzet Erdiş: (Levha: Mayıs 2006… Birinin önünde MÜNŞEAT “Önsöz-Bayramlık” isimli kitab var, ona bakıyor. Sonra kitabı kapatıp, “Salih Mirzabeyoğlu’na BOLU Dağı kaftanı giydirildi!” diyor — NESLİHAN Erdiş): 1683= 684.

*

BOLU Dağı Kaftanı: 701: Osmanlı… BOLU Dağı Kaftanı: 1700: Tefekkür… BOLU Dağı Kaftanı: 1690: Mehdî Kaftanı… Bolu - Ba(ğ)lu - Ba(ğ)lum… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin kabrinin bulunduğu Bağlum Köyü… KABR: 302: MİRZABEYOĞLU.



Baran Dergisi 264. sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.