Ölüm Odası B/Yedi: Şeyh Galib (Kimi Beklemişti?) - 116

Ölüm Odası B-Yedi (116)

Ölüm Odası B/Yedi: Şeyh Galib (Kimi Beklemişti?) - 116

MATLA’ Beyit: Ol gamze-i gurur ne âlemdedir aceb / Hîç etmedi zuhur ne âlemdedir aceb —(Şeyh Galib)

*

“Ol gamze-i gurur”: 1496: Mehdî Salih Mîrzabeyoğlu… Gurur, kibir gibi olmamakla yerine göre edası gereken de olur. Beyt’in tamamı herkes için dili bilinir olmasa da, mücerred bir şahıs sıfatıyla beşerî bir aşk hatırası sevgiliye, veya sadece bir güzel için akla düşende, yahud tasavvufî bir gayede şeyhe, bâtınî bir “şey”e ve hâdiseye hamledilebilir; bu açık. O zaman da gurur, bir çalım ifâdesinden, yakışan olduğu kadar bir tezada da işaret eder. Tezad, bir ipe tırmanır ve süreçte onu iniş kendini tırmanan bulurken çektiğin sıkıntıda, onu lâkayd, zâlim, kaş çatan, gururlu, hatta kibirli diye vasıflandırmandır ki, bu onun senin yönünde ve sende bulunandır; “bâtının işleri zâhire zıddır!”, bâtın ve zâhir, sende… İp misâlinde onun lûgatta “akl, ölüm, bilinmez, ruh” karşılıklarını hatırlamak, tâbiî olarak HABLULLAH ve HABİBULLAH mânâlarını ve buna dâir işleri getirecektir. Elbette asıl içinde kendi malûm ve meçhulünü yaşamakta, tırmanan veya düşendesin. TEZAT bahsi için en güzel misâl, Türkmence NURBAT kelimesinde: “Cıvata” demek… MİLTAT: Nesebi belirsiz, sahil, sarmaşık, civata… Bâtın işleri, (şu “biri sorunca ne olduğunu bilmediğimiz, ama eşya hâdisenin tecellilerinden-hareketten tıpkı unsurların yanyana gelmesinden doğan HİZA gibi pekâlâ bildiğimiz ZAMAN), mahiyetine nisbetle “zamanüstü” niteliği, şu görünen âlemin hakikatlerine ve işlerine göre, NURBAT misâli tezat içindedir. Nefsin ruhîlikle tırmandığı “çok az şey bilinir ruh”a nisbetle, somun yönünden bakarsan o sağa, cıvata yönünden bakarsan o da sağa, ama ikisi de kendi sağ yönlerine dönerken birbirine tezat bir dönüş belirtmektedirler. Bu tezat NEFS-NURBAT’ta, “Hakk’ın bildikçe Halk olması, bilinmeyenin Hakk” olmasıdır. Süreç, kesintisiz olarak TEVHİD’in nefste gerçekleşmesi işidir; hep ötesi olan ve hep “Mutlak tevhid mümkün değildir”i ihtar eden… NURBAT gibi HELEZONÎ dönüş içinde ilerleyen SARMAŞIK’ın nebat hayatının, cisim ile hayvan-hareket arasında olmakla, bu yönden ona ve öbür yönden buna âit görünmesi, hareket içinde hareketsizliği ve hareketsizlik içinde hareketi göstermesiyle, “secde”ye ve “batın hayatına-berzah hayatına” misâl oluşu hatırda… Elbette, KAPTAN KUSTO MÜSLÜMAN terkibini hatırladınız: O’nun Allah Sevgilisi’nden başlayarak mütemadiyen her yönden verdiğimiz şerhini de… En azından “her yerde geçiyor!” hatırası… ŞEYH Galib’in MATLA’ Beyti’ni, ister mücerret bir kişi veya beklenti, ister “beklenmedik ihsanlara meftun ve bu yüzden uykusuz kalble hep bekleyici” velinin handiyse “olacak” iştahı diye alınız, ben Şeyh’in BİR olması hakikatiyle malûm büyüklerimiz ve Üstadım merkezinden bilerek “BEN KİMİM?” mevzuuma işaret kabul ediyorum; yakışıyor mu ona bakın ve bunu tahdidi bir mânâ diye sunmayışıma dikkat. Şiir, tâbirler boyu istikbâle sarktığı kadar şiirdir… ŞEYH Galib: “Çün şive-i naza mailiz biz / Bir taze edaya kaaliz biz”… Kaal: Söz.

*

GUR-Kabir. Mezar. Yaban eşeği. (Ahkab: Yaban eşeği… Ahkab: Uzun zamanlar… Mishel: Yabanî eşek. Dil, lisân. Törpü. Dizgin… Şibdi’: Akreb. Dil, lisân.): 226: KEVR-Devretmek, dönmek. Sarık. Tac. (Sarık kasdıyla, Allah Sevgilisi için “Tac Sahibi” denmesi hatırda!)… GAMZE: Süzgün bakış… GAMZ: Göz yummak. Gizli olmak. Çukur yer, kab. Tehir. (Tehir-i Takdim; takdimin, önce olanın sonra gözükmek üzere tehiri meselesini hatırlayınız!)… GAMZ: Kaş ve gözle işaret, göz kırpmak. Tenbih. Zımnen bildirme. Çene ve yanak çukurluğu… GAMIZA: İnce nükte. İnce hikmet. Kapalı söz… “Ol gamze-i gurur”un kim olduğu belli… Alemlerin hepsi “ne?”; O, O’na mahsus hangi âlemde acaba?..  NE ÂLEMDEDİR ACEB?: 484: HAYLULET-İki şey arasına hicab olma, perde olma. (İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin bir makamda Allah’ı iki kadın kaşı olarak görmesi, suret olmadan mânâların tecelliye gelmeyeceği hakikati bakımından, o tecellinin Allah Sevgilisi olduğu açık; Allah imân hakikatine karşılık bilinir ve görülmez-meçhuldür, Allah Sevgilisi ise görünür ama bilinemez olandır - ezel ve ebedin sahibidir!)… FÜC’ET-Ansızın, birdenbire. (Üstadım’ın, 1979’da AKINCI Güç dergisine ithafı IŞIK’tan: Hiç beklemediğim bir zamanda hiç beklemediğim bir mekândan bir ışık fışkırdı. Allah’ın tecellileri hep böyledir; siz mahzun köşenizde beklerken görünüverir!): 485: KAPTAN GUSTO MÜSLÜMAN. (Gurr: Beyaz leke… Gurre: Parlaklık. Her şeyin başlangıcı… Rems: Mezar… Rems-Sürtme odunu, ateş yakmaya yarayan eski usul. Islah etmek. El ile meshetmek: 740: Mütefekkir… Kabir: 312: Mirzabeyoğlu… Revak-ül Ayn: Kaş. Kabir… Revak-ül uhreviye: Ahiretin mukaddimesi. Ahirete açılan yer, mezar. Cennet bahçesi.)… HİCAB: HACİB-Perde. Kaş: 14: HACB-Men’etme. Mani’ olma. (Lâ yabgıyan sırrını hatırlayınız!)

*

MATLA’ Beytin Birinci Mısraı: 2980: ŞERİAT. (Şeriat, zâhiri ve bâtını ile birdir. Şeriate aykırı hiçbir hakikat olamaz ve bunun Mutlak Hakikati Allah Sevgilisi’ndedir.)… İster “Şeriat”in ucuzlaması, ister Kur’ân’ın Allah Sevgilisi’nin nefsi olması bakımından kasd O olsun, Şeyh Galib’in her iki mânâya da vakıf olduğuna şübhe yoktur.

*

MATLA’ Beytin İkinci Mısraı: 2073: HAMKE-Bit. (Şeyh Galib 1758-1799 yılları arasında yaşamış; 3. Mustafa, 1. Abdülhamid, 3. Selim devirlerinde… Endülüs’te 1165’te doğan ve 1240’ta vefat eden Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin, rüyâda benim için söylediği malûm: “Bit ve pire hakkında en çok yazan odur!”… Şeyh Galib, kendi devrine nisbetle KİM’i beklerken’e bir tedâî?)… SEYYİD-Allah Resûlü’nün bir ismi. Allah Resûlü’nün soyundan gelen, onun izinden giden: 73: MÜBELLAĞ-Tebliğ edilmiş, duyurulmuş… HAMKE-Fikirli kişi: 73: MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu… MATLA’ Beyt’in toplam ebcedi: 5053: MUVAHHİD-Tevhid eden. Birleştirici olan.

 

İNDİYYAD
(EBCED KABINDAN)

 

MATLA’ Beyit: Karardır âftâbı sâye çeksen perde ruhsâre / Dirildir gonce halkın dürc-i lâ’lin gelse güftâre —(Fuzûlî)… “Karartır Güneşi gölge, çeksen perde çehrene — Diriltir tâbi’ halkını, sessiz dudağın gelse güftare!”… Âftâb: Güneş… Aftab: Su kabı… Güftar-Sözler: 701: Tefekkür.

*

MATLA’ Beyt’in Birinci Mısraı: 2675: İRTİCA-Geri dönmek. Tacir. Terkin terki. (Raci’: Geri dönen, ric’at eden. “Dair, müteallik, alâkası olan, dokunur olan, müteallik” mânâlarına gelir… Rac: Mide. Kabkab. Batn. Gıdanın sindirildiği yer… Ra’c: Şimşeklerin birbiri ardınca şakımaları… Rec’: Geri dönmek. Döndürülmek. Yağmur. Menfaat, fayda… Rec’a: Öldükten sonra dirilmek. İhya… Reca: Ümit, dua. Taraf. Arzu, istek… Reca: Kenar. Yan. Uç nokta. Sahil)… LEVHA: 17 Aralık 1983… Filistin… Halk bölük bölük toplanmış… Konuşmalar yapılıyor… Hicret edilecek… Ricât hâli… Bir genç kız yanıma gelip, hüzünlü ve mütebessim bir çehre ile, “sen hiç değişme, böyle kal!” diye iltifat ediyor… İSTİCAR-Kiraya vermek, kiralamak: 675: SALİH İzzet Erdiş.

*

MATLA’ Beytin Birinci Mısraı: 2675= 1676: RUHU’L FURKAN-Ruh ve hayatı ile zâhiri ve çehresi, hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur’ân. Allah Sevgilisi’nin ahlâkıyla ahlâklandığı - kendinde olanın tecellisi, nefsi. (Ruhul: Yüklenmiş deve… Zâhir ve bâtını ile hak ve bâtılı birbirinden ayırıcılığı yüklenmiş nefs; topyekün varlığın yükünü taşıyan nefs!)… İDLİHAM-Galib olmak. İhata edip kaplamak. Kuşatan: 676: İSTİTARE-Gönderilme veya gönderme. (HE harfi, Allah’ın Peygamber gönderen EL-Bais ismine ve LEVH-İ Mahfuza işaret eder, Allah Sevgilisi’nin nefsidir: Topyekün varlığın, var olacak oluşundan var olanına ve ne olacağına kadar kaderidir.)… MUHALE-Dostluk, sadakat: 676: MEHUL-Benli, benekli. (Üstadım’ın, Efendi Hazretleri’nin yüzünde rüya-keşifte gördüğü ve onun ehl-i beyti oluşuna ve benim bu cümleden kabul edilişime dair Yevmiyemi hatırlayınız!)… TESVİR-Koluna bilezik yapma. Büyük derecelere çıkma. (Yıldızım Sag-ı Takir bahsinde, koluma bilezik yapılanın ben olduğunu ve çıkarmama hususundaki ikaz hatırda!): 676: HİZENDE-Sıçrayan, sıçrayıcı. Pire. Pîr-e. Nokta. Merkez… HAKDAN-Dünya, arz, yer. Mehd. (Kubbe altında olan): 676: İRTİAD-Izdırablı ve sıkıntılı olmak. Titreme… Aynı ebcedle TELEGRAM: Bana verdiği fizikî ölümüne ıstırabtan daha baskın “nefs muhasebesi” ıstırabı yanında, nesne itibariyle yoku “varmış gibi” anlatırcasına yedi rengi kullanarak renksizliği –beyazı değil– anlatmaya kalktığım ve bugün murada erişimin tezahürlerini gördüğüm dava. Hani Duran’ın, “ne anlatacak? Kime anlatmaya kalksa deli diye içeri tıkarlar!” dediği. NYMPHA-Ser, “çözülmüş problemi çözmek kolaydır!” hesabı bu tasvirimle çekişirken, ona şu cevabı veriyorum: KARTAL’da, havalandırmaya çıkmış sandalyede oturur ve ayaklarımı önümdeki sandalyeye kaldırmış dayanırken, malûm apışarası merkezli her hareketime zihnî gönderme yapan DURAN, yanıma o gönderiyor ve o konuşuyor bir “cin” kurgusuna geçiyor. Karşımda 1.50-1.60 boyunda bir tip… Tasviri handiyse… Görüyorum desem, görmüyorum; görmüyorum desem, görüyorum; bu lâf neyi anlatıyor? Tıpkı, zamanın tasviri gibi birşey… Sonra, aynı tipin, biri sağ, biri sol tarafıma geçiyor, biri de arkama… Hiç kıpırdayamıyorum ve bakamıyorum: Bu, zihne yollamayla mümkün… Anlattıklarımdan şu basit misâle geçebilirsiniz: Hani insan yalnızken, birdenbire arkasında biri varmış gibi bir hisle irkilir, böyle birşeyi hisseder… Öyle değil; ne rüyâ gibi, ne hissetmek… Sadece şuurum yerinde; İmâm-ı Gazalî Hazretleri’nin “hissî bilgiden daha üstün bulduğu aklî bilgi” kasdını, sadece beş duyu dünyasından gelen his veya hissin ruhî makbullük kategorilerine yormayın, “Şeriat bâtınî akıldır, tasavvuf bâtınî Şeriat” diyen ve gözünün gördüğüne bile yanılmazlığın Şeriatte olduğuna imân getiren o, yalın “ruh”un hakikatini de bildirmiş oluyor… Akl: Ruh… Sanatta, mücerret bir tecridle onu “sanat hiçliğe yaklaştıkça sanattır!” idrakine vararak, her türlü duygu ve mânâ tesirini aşan bir “estetik idrak”ını aksettiren sanatkâr, bunu anlamıştır… TAO: “Ben hiçi yaşıyorum, nasıl anlatayım?” demesi gibi… Hiç kimse, ölmeden, ölmemiştir; ölüm tecrübe edilen olamaz ve “ölümden dönme”ye dair anlatılanlar, ancak ölüme doğru olanlardır… “Ölmeden ölme” tâbiri içinde yaşayanların, velilerin, cesedlerinin ölmeden önce ölmediğini söylemek izâhtan varestedir. Öldükten sonra her nefsin ayrı ayrı hakettiklerini alacakları bir hâl ki, yaşarken BERZAH’ın çeşitli makamlarındalar. “Mevt olunca herkes veli olacak!” diye bir şey yok. Ölüm akla “yokluk” şeklinde hitabediyor ya; velilerin hâli de böyle. Yok’u yoktan gel de ayır… Bu arada, herşeyin hakikatinin İslâm’da bulunduğunu anlattığıma da dikkat… Neticede: TELEGRAM’da misâl olarak ele aldığım hâdise benzeri, ne anlatsam hep anlatılmamış birşey kalması gibi… Hiçlik, hâlde kalan; gözün, görme sıfatının organı olması gibi, beyin de düşüncenin organı - o ne demek? Hiçin bile bağlanmak istediği hep? Benim o hâlden acım?.. İşte İmân ve hakikatini istediğini, hiçbir bahaneye ihtiyaç duyulmayacak yalınlık… Her insanda şu veya bu derecelerde bulunan o rahatsızlık, bende şuuruna varılmış bir hakikat olarak ayn-el yakîn iken, TELEGRAM’da keskin bir Hakk-el yakîn tecrübesi oldu… Üstadım’ın, “Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan!” dediği, hangi sevinç ve neşeyle örtülse, hep kedini ihtar eden bir iz… Ulvilikten bahsetmiyorum, ulvî olmayanı biliyorum; ve kimlerin tarafında usulünce-üslûbumca durmayı… Bilinmeyen bir şeyi, o TELEGRAM hâdisesini anlatırken, ne kadar çok şey anlatmak durumunda kaldığımı ve böylece büsbütün hiçbir şey anlatamamış durumuna düştüğümü, belki şimdi de, anlayın… “Suskunluğu konuşmasından daha natık” sözünden anlayan; sen gel!

*

MATLA’ Beytin İkinci Mısraı: 3474: MALBAT-Kürtçe’de “aile” demek. (Ail: Fakir. Fikir ihtiyacı. Aynı cins veya gaye topluluğu. Aynı cinsten olan nebat gurubu)… IŞKA-Sarmaşık adı verilen bitki. (Nefsin helezonvarî bilinmez ruh’a sarılarak aldığı ile terakki eden dişi ruhuna misâldir. RAHMANÎ hakikatin temsili olarak KUST otu, deniz ve karanın birleştiği sahil’in - “beden ve ruh, beden ve hayat, beden ve ilim, beden ve bilinmez birliğinden meydana gelen nefs hakikati”nin aynı mânâdan!)… TEZELZÜL-Sarsıntı. Sarsılma. Titreme. (GONCE halkını, O’nun ümmetini sarsıp uyandıran, O’nun dudağından dökülenlerdir!): 474: TAZİYÂNE-Sebeb. Vasıta. Kırbaç. Kamçı. (Ehad: Bir. Tek. Kâmil sıfatları toplayıcı olan… ÂHÂD: Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar… Ahadîd: Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücutta bıraktığı izler.)… TEHLİL-“Lâ ilâhe illallah” demek: 475: TEMEHHÜL-Takdim etmek. İşinde acele etmemek. Sıra ile oluş prensibi… SEBZEVAT-Yeşil nebatlar. (İlm-i ledün… Hudaret: Yeşillik… Hudare: Deniz. İlim… Hudara: Karanlık gece. Siyah bulut… Hudara: Allah için, Allah aşkına… “Layabgiyan” sırrı, “lâ-yab giyan; bulamamacasına arama” - “lây-ab giyan; ilim ve hayat söyleyen meçhul, ruh” mevzuunu hatırla. Yâni, FURKAN Sûresi’ndeki Berzah ile ilgili âyeti!): 476: MEŞNUF: Uzun başlı at. (Ezel’e benzetilen zürefa sırtından-boynundan, sahil, yâni “at kişnemesi”ne benzetilen denizin dalga sesi - ilim”e, atın “hayâl” ve “fikir” mânâsına kadar, hadd-i zât ve ötesine tedaî!)… İZZET-Zelil iken kavi ve kuvvetli olmak. Ziyâdelik, fazlalık, üstünlük. Değer, kıymet. Bulunmaz derecede az olan şey: 477: İKTİNAH-Bir işin esasını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama. İçyüzüne, derinliğine varma. (LEVH-İ Mahfuz’dan misâl, TAKDİM’in “hepsi” demek olduğuna nazaran “ben kimim”in bir malûmdaki meçhule macerası!)… COUSTEAU-Kusto’nun Fransızcası: 478= 1477: TE’SİYE-Teselli verme. (Başta Allah Sevgilisi’nin “Kaptan ve kılavuzluğu” olmak üzere, veraseti yüklenen Hacegân Silsilesi kılavuzları ve tabiî ki bu söylenince arayışta rastlanan ve rastlanmayan cümle kılavuzlar ve nihayet ÜÇIŞIK’ta merkezleşen bir mânâ olarak, başlangıçtan bütün bulunanlara kadar bana teselli veren: KAPTAN Kusto Müslüman - Dünya Çapında Bir Hâdise!)

*

MATLA’ Beyt’in Toplam Ebcedi: 6149: HAVLEKA-Lâ hâvle çekmek. (Şah-ı Nakşibend Hazretleri’nin devamlı talim ettiği bir ölçü oluşu, YEVMİYE ile bildirilen: “Allah’tan başka kuvvet sahibi yoktur!”… Bir velinin kerameti, bağlı olduğu Resûl’ündür; FUZULÎ’nin beklediği “konuşan”, ister Şeyh’i, ister Allah Sevgilisi, şahsa dikkatten sonra hiç farketmez. Bu çerçevede bir mukadder oluş; her hakikat bilinen, doğru olmak şartıyla O’ndandır, O’nundur, O’nu doğrulayıcılık izindedir. LÂ HAVLE… ile bu tevafuka dikkat; O, her şeyiyle Allah’tan olan, herşeyi Allah’tan olan… FUZULÎ’nin Matla’ beyitlerinin ebcedleri çerçevesi bir alan söylediğine nisbetle ben, aynı ebcedin tevafukları ile okuduğunuz mevzuları serdederken kendi alanımı dokumuş oluyorum. Demek ki, meselesi belli biri ve verdiğim bu işaretle, “o beyitte söyledikleri arasında ne alâka var?” gibi komik bir eleştiriden uzağım. Şiir gaipten gelendir; o bahaneyle benim “şiir idrakime” gelen de nasibim, bir rastgelelik olmadığı belli. Siz, söylediklerimin bir bünye, bir hayatîyeti, canlılığı var mı yok mu ona bakın; ateş olan yerden duman tüter ya!)… SİF-Deniz sahili. Hurma lifi. (Nefs-nefsler): 150: AKS-Yankı. Bir şeyin evvelini ahir, ahirini evvel yapmak. (Takdim ü tehir)… MEHDÎ MUHAMMED: 151: MUAMMA-Karanlık. Meçhul… KAAN-Hükümdar: 152: NUZERA-Akranlar, eşler. (Silsile)… MU’CEM-Noktalanmış. Hadîs şeyhlerinin herbiri. Zâhir ve bâtın fakihleri: 153: HANİFE-(İmam-ı Şafî Hazretleri, “bütün fıkıhçılar İmâm-ı Azâm’ın çocuklarıdır” buyuruyor. Ümmet’in babası olmakla Allah Sevgilisi, Ümmet liyakatinin aslî sahibi Sahabîler’den başka, Ümmet liyakatini temsil eden zâhir ve bâtın fakihlerinin de babasıdır; onlar onun çocuklarıdır. Baba’nın müessirlik olması dolayısiyle, onların Allah’tan aldıkları da neticede O’nda olandır, O’nu bulmaktır!)… MEHDÎ Muhammed: 154: ÜL’ÜBAN-Oyuncu, aktör. (Aktör: 707: Fikir Kahramanı)… KADİM-Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet: 154: CÜSMAN-Vücudun tamamı. Her nesnenin cisim ve cesedi. (Ezel)… NASİYYE-Nass oluş. Kat’ilik, şübhesizlik: 155: MEYSEME-Damga, damgalanmış… GONK!

 

HADÎS
(KELİME-İ TEVHİD)
(HIRKA-İ TECRİD)

 

MATLA’ Beyit: Olunca dide-i mestin lebâ-leb-i âşub / Düşer vücûd-i dile lerze-i teb-i âşûb —(Nedim)… “Olunca sarhoşluk veren gözlerin tamı tamına kargaşacı — Düşer gönül varlığına karışıklık ateşinin titremesi!”… Merec: Kararsız. Cevelân eden. Hareketli, akan.

*

MATLA’ Beyt’in Birinci Mısraı: 1013: Salih Mirzabeyoğlu… ZAİD-Fazlalık. İlâve olunmuş. Tekid için söyleme. Artı, toplama işareti: 13: BEYA-Dolu. Girilecek kapı. Kaş… ÜHBE-Süt 13: TERTİB-Tanzim etme. Dizme, sıralama… LEBÂ-LEB-İ AŞÛB: Ağzına kadar-tamı tamına karıştıran, fitneye veren: 65+309= 374: NECİB+ARVASÎ… İNŞİBAK-Balık ağı gibi birbirine girme: 374: MEHDÎ Mirzabeyoğlu… Aynı ebcedle MÜNFERİD-Tek başına. Hapishânede tek kişilik hücre.

*

MATLA’ Beyt’in Birinci Mısraı: 1013= 14: YED-El. Mülk. Kuvvet, kudret, yardım… VEHHAB-Çok fazla ihsan eden. (Hiç karşılıksız veren mânâsına Allah’ın 99 güzel isminden biri): 14: VACİD(E)-Vücuda getiren. Varlıklı. Mevcud olan. Gani ve zengin. (Allah’ın 99 güzel isminden biri)… TAHA-Huruf’u mukattaadan bir harf. Allah Sevgilisi’nin bir ismi: 14: AHAD-Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar. (Berzah: Kalem, Levh-i Mahfuz, Arş, Arş’ı taşıyan melekler, Kürsî, Öbür melekler, Gökler, Yerler, Cennet ve Cehennem, Mümin gözlerin nuru, İlâhî marifet yuvası kalb nuru, Tevhid nuru)… HACİB-Perde. Kaş. Kapıcı: 14: GIYAB-Görünmemek. Göz önünde olmamak. (Şeyh Galib’in Matla’ beytinde “kaş”ın, görülmez olan Allah’a nisbetle bilinmez Allah Sevgilisi olduğunu belirttik!)… VECH-Suret. Çehre. Tarih: 14: CEVADD-Büyük ve işlek yollar, tarikler.

*

MATLA’ Beyt’in İkinci Mısraı: 1522: HADÎS-Allah Sevgilisi’nin sözleri… İSTİLÂL-Sıyırıp çıkarma. Sıyrılıp çıkarılma: 522: İŞRAK-Allah’a şerik koşma. Allah’tan başkasından medet bekleme. (Allah’tan medet, vesile ve vasıtayı red demek değildir. Nitekim, Allah’a şerik koşmadan sıyırıp çıkaran hadîs tevafuku buna misâl… Üstadım’ın, Hadîslerle ilgilenirken onun insana verdiği muvazene hissini, “ne şiir, ne birşey” - veremediğini, söyleyişi hatırda!)… HIRKA-İ Tecrid: 523: KELİME-İ Tevhid.

*

MATLA’ Beyt’in Toplam Ebcedi: 2535: İNDİYYAT-Bir kimsenin kendine tatbik ettiği sözler. Bir kimsenin kendi görüş ve inanışına göre söylediği sözler. (Fuzulî’nin MATLA’ beyti ile ilgili belirttiğim “ebced çerçevesi” hususu, İNDİYYAT işinin bir basma kalıp olmadığı yanında, nev-i şahsıma münhasır bir orijinaldir de. HADD-İ Zâtım’ın sınırlarını TAKDİM’im sınırları olarak arayışta usûllerden bir usûl. Nedim’in MATLA’ Beyti’ndeki ebced toplamının İNDİYYAT’a tevafuku da buna işaret!)… SAHİB-ÜT TAC - Allah Sevgilisi. (Tacdan kasıt sarık ve hüküm-dar.): 536: AFİNİTE-Aşk-ı Kimyevî, Aşk kimyası… SEYYİD Abdülhakîm Arvasî: 536: MÜFTABİH-Hakkında fetva verilmiş olan. (Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin, Ramazan ayının 15. gecesi Allah Sevgilisi’ni yüce bir TAHT üzerinde görmesi, kendisine arkasından yaklaşan bir zâtın yavaşca fıkhın en zor suallerinden birini sorması, onun Allah Sevgilisi huzurunda cevab vermeme hicabı karşısında, Allah Sevgilisi’nin “durmadan cevab verin!” buyurması, pederi Mustafa Efendi’ye bu rüyâsını anlatınca onun “büyük ilim verildi!” diye tâbiri, aradan 25 sene geçince Hac öncesi Peygamber hücresini ziyarette yol arkadaşının aynı mekânda ve aynı suali sorması üzerine birden onun rüyâdaki şahıs olduğunu hatırlayarak cevabı vermeye mezun ve hatta mecbur olduğu bilgisiyle cevablaması… Fıkhın en çetin meselelerinden biri hakkında verdiği fetvada, bizzat Peygamber buyruğu ile hakkında verilmiş HÜKÜM’de var!)… TAKALLÜD-Bir işi üstüne alma. Takınma, kuşanma. Gerdanlık ve muska gibi boynuna geçirme. Kılıç kuşanma. (Fely: Keskin kılıç. Kalem. Şiirin ince mânâlarını çıkarma. Bit toplama): 536: MÜSTEHİLL-Hilâl şeklinde görünen. Yeni doğmuş. (Hilâl: 65: Necib)… MA’HUDİYET-Söz verilmiş olma. Belli olma: 536: MUTATAVVİF-Ziyaret maksadıyla bir şeyin etrafında dolanma. Tavaf etme. (Sa’y etme)… MEHDÎ Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 2532= 534: NÜHÜFT-Gizli, Saklı. (Üstadım)… Aynı ebcedle LERZİŞ: Titreme, titreyiş. (Hiddet vaktinde arız olanı; ki, şer’i anlayıştan doğar!)

*

HADÎD-Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. Hudut ve sınır komşusu. “Layabgıyan sırrında Allah dostu”. (Hadîd: Dağ eteği. İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur. Arz, yer, dünya. Mehd. Beslenilen yer… Vakt-İçinde su biriken çukur: 506: Nakşbend): 26: İKBAB-Bir şeyin üstüne fazla düşme. Olması için aşırı çaba harcama. Yüzüstü kapanma. “Secde. Nebat”… HAYYİZ-Yer. Cihet, yön. Mekân. Genişlik. Bir cismin kapladığı hacim. (Allah’ın rahmetiyle kuşatılmıştır… Muhyiddin-i Arabî Hazretleri: Amel mekân ister, ilim ise mekânet. İkinci yücelik Allah Sevgilisi’nin ümmetine mahsustur ve Allah bu iki yüceliği onlar için birleştirmiştir. ARŞ, mekânların en yücesidir, “mekânet” ise, “herşey Halîk’dir, ancak O’nun vechi Bâkî’dir”, “her iş O’na rücu eder, döner” ve “Allah ile beraber İlâh var mıdır?” gibi âyetlerle bildirilendir): 26: BEYYAHE-Balık ağı. Hüviyet. (Hüviyet’in aslı, büsbütün silinmektir; secdenin mânâsı ve aslı da bu - müminin miracı olması!)… BÛYÇE-Sarmaşık: 25: KEÇ-Kürtçe’de bit.

*

HADÎS: “İllet, kıllet ve zillet, bir mü’minden eksik olmaz!”… KILLET: Titremeye benzer bir hâlet ki, hiddet vaktinde arız olur. Nadirlik, kıtlık. (Makbul olan, ŞER’İ hiddet mevzuudur. Üstadım, “Şer’i hiddet”i ile maruftu ki, beni iliklerime kadar sarsan… Bir bâtın kahramanı buyuruyor: “Bir büyüğe gönül bağlarken, onun velâyet ve kerâmet sahibi olduğuna inanmak gerekmez. Şeriat’e en büyük saygıyı gösterdiğine şâhid olmak yeter!”… Bunun ne olduğunu tekrardan izâh lüzumsuz!)… DİBACE-Mukaddeme. Takdim etme: 26: İVAZ-Hazırlanmış, düzülmüş, tertiblenmiş.


Baran Dergisi 290. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.