Ölüm Odası B/Yedi: “Tilki Günlüğü" - 10

Ölüm Odası B-Yedi (10)

Ölüm Odası B/Yedi: “Tilki Günlüğü" - 10

Hakîm, hekim ve kâhin, yaptıkları işin meçhule bakan ve uman yönüyle, tarihte bazen aynı mânâda kullanılmıştır. Lûgat’ta da, hakîm’in bir mânâsı, “hekim”; kâhin’in de âlim. Âdem Aleyhisselâm’dan Allah Sevgilisi’ne gelen yekpâre bir mânâ olan İslâm, Allah Sevgilisinde en tam ve kâmil olarak nihayetlenmiştir; insanlık tarihinin bu asıl kolu ve ondan katışıklar hâlinde tecelli eden sayısız bâtıl yol... Hepsini birden ifâde edici “dinler tarihi, medeniyetler tarihi, düşünce tarihi, astroloji tarihi, tıb tarihi” vesaire gibi mevzuuna mahsus genel ve toptancı araştırmalarda, sözkonusu ölçülendirme daima gözönünde bulundurulmazsa, mevzuundaki bir hüküm gibi mevzuun kendi de hakiki imân sahiblerinin o devirde imân kutbundan gördükleri ve işledikleri iken, bâtıl kutba atfedilebilir, tevil edilebilir. Bu türlü KANMA HİSSİ’ne karşı, hep sözkonusu ölçülendirme dikkati içinde olmak, “elini küfre bile değdirse şeriat doğar” hikmetinin tatbikini göstericidir.
Sözlü veya yazılı bilinebilen bütün tarih ve tarih öncesi kültürlerde, çeşitli yönlerden istifade edilmiş vakıalardan biri, RÜYÂ’dır. Tıbbı, “varlığın hakikatine muttasıf olma” diyecek kadar incelten İslâm kültürü, RÜYÂLAR’ı da tıb ilminin doğurucusu saymıştır. Asıl olan İslâm’ın neyi nasıl gösterdiğidir ve tarih boyunca ve tarih öncesi devirden diye ortaya çıkarılmış herşey, buna bağlıdır.

*

ÖLÜM ODASI’nı anlatırken sıra, şimdiki hâllerine nazaran NYMPHALAR’ın cahiliye devirleri yorumları ki, TELEGRAM’da, daha da doğrusu bana yapılan TELEGRAM kurgusunda asıldır, benim TİLKİ GÜNLÜĞÜ’ndeki rüyâlarımın hep belden aşağı lâflamalara âlet edilmesine geldi. Bu mevzuda ARAR, bir Olimpiyat tertib edilse, derece alabilecek kadar soysuzdu. NYMPHALAR’a gelince... Zekâ bakımından onunla kıyaslanamaz zekâlarına mukabil, neticede durdukları yer ahmak, bu işi, “benim çevreyi gayet iyi tanıyan” niyetine telefon dinlemeleri ve tâ çocukluğumdaki arkadaş, tanıdık ve tanımadıklarıma kadar sayarak, süsleyerek, yine aynı niyetle hareket ediyorlardı; şimdi, alacaklı gibi konuşan haklılık tarafları kırılmış, kafaların küfü oldukça silinmiş, hafif olarak... Benim gocunacak bir şeyim yok:
— “Tatlım, ortaya çık da derdini söyle!”
Telefon konuşmaları diyor ya, benimki daha sağlam:
— “Şu ânda, senle birebir konuşuyoruz; sağlam belge bu! Hem niye korkuyorsun ki, söyleyen benim!”
Bu konuşmalarda çeşitli şirin hakikatler de ortaya çıkmıyor değil. Anasının, babasının, akrabasının adını, gücünü sözkonusu etmeksizin, yalın bir soru soruyorum:
— “Jandarma Genel Komutanı’nın ismini söyle! Peki onu bilmiyorsun, Emniyet Genel Müdürü’nün ismini söyle!”
Habt oldular, tutulup kaldılar. Zaman zaman benim unutkanlığımla alay ederlerken, benim tekrarladığım ve zaman zaman unuttukları dava. Eğer kasden öyle davrandıklarını söyleyecek olurlarsa, tanıyanları buna yakın ve beni tanıdıklarına dair söylediklerine yakın sorularla, onları imtihan edebilirler. Belden aşağı yoklamalara girmeksizin.

*

NYMPHALAR’la, çok atışır, takışır, lâfın gelişi içinde “ahbab olmaksızın” azca şaka gibi alaylaşırken, dost olur muyduk bilmem, EFESLİ ARTEMİDORUS’la karşılaştım. NYMPHALAR tam bu sırada TİLKİ GÜNLÜĞÜ’nün 6. cildini, “hayatı rüyâ, rüyâyı hayat diye
görme” diye hatırlattılar; eserin keyfiyeti bir yana, söyledikleri sözün şuurunda olarak.

*

Kendisinden sonraki bütün RÜYA araştırmalarında derin bir etkiye sahib, Romalı bir kâhin; Efesli Artemidorus... Oneirocritica isimli, rüyâ ve tâbiri üzerine bir eser yazmış; Mısır ve Yunan kültüründen aldığı malzemeyle, onlar gibi, “rüyâ ve hayâllerin insanların yararına olarak verildiğini” savunan. Hiçbir rüyâ boş değildir; mesele, hâl ve makamına uygun olarak onu yorumlayabilmekte.
M.Ö. 2. yüzyılda yaşamış olan Artemidorus’un zamanında, rüyaların tanrılardan geldiğine ve rahib ve tedavi ediciler yerine, büyücü ve kâhinlerin ilgi alanına girdiğine inanılırdı... Artemidorus, bir rüyâyı yorumlarken gereğinden fazla basitleştirmemesi ve iki sebebten bir netice çıkarır gibi kolay ve keyfî davranmaması gerektiğini anlamıştı:
— “Rüyâyı tâbir usulleri genel değildir, bu yüzden de herkesi tatmin edemez; zamana ve kişiye bağlı olarak değişik yorumlar sözkonusu olabilir!”
Artemidorus, bir insanın aynı gece içinde hem iyi ve hem de kötü rüyâlar görebileceği gibi, aynı rüyâ içinde iyi ve kötü şeyler görebileceğini de belirtmiştir.

*

Artemidorus, bir rüyâyı tahlil ederken rüyâ görenin adını ve mesleğini, rüyânın hangi şartlar altında görüldüğünü de ele almıştır. O, Freud’un daha sonra “serbest tedaî”, yâni “rüyâdaki görüntünün akla getirdiği her şey” dediği metodla çalışmıştır. Freud için, rüyâların rüyâ gören için mânâsı önemliyken, Artemidorus için rüyâyı görenin kendisi için mânâsı önemli: Freud, rüyâyı görenle rüyâsı arasında psikiyatrist olarak dururken, Artemidorus bizzat rüyâ görenin rüyâsının onun için anlamı üzerinde duruyordu... Dediği şu:
— “Tanrılar, içimizde olanları öğrenmemiz için bize rüyâ gördürüyor. Ama onların bu yardımları sırasında gereksiz sorular sormamalıyız; ve bir cevab verilmişse, teşekkür edip kurban sunmayı unutmamalıyız...”
Artemidorus’un rüyâlar hakkındaki bilgisi, olağanüstü derecedeydi. Tavsiyelerinin çoğu iki bin sene geçtiği hâlde uygulanabilir nitelikte... Onun eserinden faydalananlar arasında Freud ve Jung da var.

HAMİ - HADİM

Her varlığın ona mahsus bir ruhu vardır, bir canı vardır, bir HAMİSİ-koruyucusu vardır, bir HADİM-yardımcısı vardır, bir nuranî varlığı vardır, bir cini vardır... Varlık ve yokluğun kendinden vücut bulduğu HAYÂL’in içinde, görünür, görünmez, tesiriyle bilinir veya tesirine girilir bütün bu varlıklar, hemen bütün medeniyetlerin mistisizmi içinde yer bulmuş, RİT ve MÜZ nitelemeleri içinde de bahse mevzu olmuşlardır. İyi ve kötülükleri, niteliklerinin mânâsı, kültürlere göre değişen... Bizim burada dikkati çekmek istediğimiz husus, RUH - CAN - HAMİ - HADİM - NURANÎ VARLIK - CİN - HAYÂL - RİT - MÜZ - İMÂJ gibi kavramların, herbirinin kendine âit bir mânâsı olması ve her kültürün kendine mahsus kelimelere verdiği renk yanında, mevzuuna göre birbirinin yerine kullanılabilir olmalarıdır. HAMİ’yi HADİM ile ele alırken, buna dikkat.

*

Dünyanın en büyük düşünürlerinin çoğu, iç koruyucu-gözleyicilerinin varlığını kabul ederler. Eserlerini verirken hissettikleri manevî kuvvet, gerekli olanın gerektiği ânda bulunuvermesi gibi mânevî ve maddi himmetin, şans ve talih gibi rastgele tesadüflerle açıklanamayacak şekilde görülmesinden midir? Eseri verirken ve verdikten sonra, onun karşısında duyduğu “kendini aşan bir şey” şaşkınlığı ve hayranlığından mı? Meselâ Edison, bu şaşkınlığını, “olsa olsa geçmiş
hayatımdan öğrendiklerimin çıkması” diye tenasühe-reenkarnasyona bağlayarak açıkladı. Kimileri de, mânevî tenasuha (nasihat etmeye) inanarak ve görerek; “Din, nasihattir” ölçüsüne bağlı bir hakikat olarak, biz de aynı inançtayız ve bunun İslâmî ölçülerine riayetle... NİSBET sahibiyiz.

*

Bir kâhin tarafından dünyanın en bilgili adamı olduğu söylenen SOKRAT, “kendisini çok yakından” tanıyan ve ÖZEL HAMİ olarak belirttiği bir İÇ REHBER’e sahibti. Sokrat hakkında yazan Apuleius, bu iç rehberin kendisini tanıyan ve saygı gösteren kişiyle, “kâh bir rüyâ, kâh bir tezahür” aracılığıyla konuşacağını söylemiştir. Psikolog JUNG da, hem rüyâlarında, hem uyanık hayâllerinde görünen Philemon’la konuşmuştur. Jung, Philemon’un, üstün bir düşünce ve sezgiyi temsil ettiğini söylemiştir:
— “Benim için canlı bir insan gibiydi; bahçede onunla birlikte dolaşırdım!”
Bende bir ruh tufanına sebeb MAVİYE hayâli ile, ruhumu mutlak teshirine almış ÜSTADIM’ın zıdlığı arasında yaşadığım muazzam savaşta, görüntü direnişi, benliğim hâlinde ruhumu teshirine alanda tükendi; ve nefsimizin bir hakikati olması bakımından geriye iade edildiğinde ben, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu idim. MAVİYE mi? Ebcedi: 62.

*

Bir şeyhin ne kadar müridi olsa, ondan mânâları cezbeden bir kişidir; vericinin yayını ona nisbetle ve gerisi bu ayara göre. Ben, Üstadım’ın ifâdeleriyle, onun “derinliğine kanına girmiş”, “beklenen genç, bulunan dost, beklenen mütefekkir, kendinden zuhur sahibi”, nisbeti “Sokrat’a nisbetle Eflâtun” olan; ve rüyâda tecelli eden ve sözkonusu mânâların hepsini havi bir mânâyla, baba ve ananın varlık sebebi, ÇOCUK hikmetinin maliki... O benim REHBER’im, ben ona, “neye ihtiyaç duyduğumu gösteren” REHBER; iki yönlü bir cezb ve MEHDÎ mânâsı üzre, eser ve hareket.

*

Metapsişik kavramlar lûgatında HAMİ VARLIK, “ruh, koruyucu ruh, koruyucu melek, yapıcı ruh, yapıcı varlık” gibi mânâlara denk geliyor:
HAMİ varlık kavramı, çok eski bir geleneğe dayanır. Hemen hemen her din ve yetiştiricilikte insanların tekâmülü ile ilgili olarak, onları özel bir şekilde eğiten, yardım eden, görünmeyen varlıklardan söz edilir... Ruhçulukta: Bir ruh, dünyada bedenli olarak tekâmülüne devam ederken, doğmadan evvel ruhî plânda hazırladığı hayat plânını tatbik etmektedir. Bu hayat plânının hazırlanışında ruha yardım eden varlık veya varlıklar HAMÎ varlıklardır. Bu plânın uygulanmasını kendisine vazife edinmiş, kendine bir tür tez olarak almış varlık, hami varlıktır. Bir insanın dünya hayatı boyunca ve sonrası için ihtiyacı olan yardım ve himaye, ikaz, ihtar, ilhâm, cesaret, metanet, bilgi, hattâ ıstırablı hâdiselerin düzenlenmesi vazifesi, HAMÎ varlığa aid bir husustur. Bu vazife doğum öncesinde başlar, dünya hayatı boyunca devam eder, nihayet ilk hâline döner. Bu, klâsik himaye sürecidir. Bazen birkaç hayat boyunca, yetiştirme işini üzerine alan HAMİ varlıklar vardır. Eskilerin siyanet-koruma melekleri isimlerini verdikleri HAMİ varlıklar, bir kişi için olabileceği gibi, bir topluluk için de olabilir. Toplumun tekâmülünü sağlayacak her türlü etki, hâdise ve bilgileri meydana getirir. HAMİ varlıkların, insanın kaderine etkileri sözkonusu değildir. Mukadder olan saha içindeki en faydalı ve gerçek olanı tatbik etmeye çalışırlar. İnsanın, ailenin, toplumun, milletin, gezegenlerin tekamülü ile ilgili olan varlık ve varlık plânları oluştururlar. Mukadderat, HAMİ plânlarca düzenlenip uygulanır. Bu durum yalnız onlara âittir.

HADİM

Hadim: Yardımcı. Hizmetçi. Cinsiyetsiz. Üçüncü tür. Yıkıcı, tahrib edici... Kendisine belirli davranış ritleriyle veya bilmeksizin yapılan davranışla temas sağlanan, müsbet veya menfi, teshirine girilen güç-varlık. Niteliği melek, cin ve nuranî varlık diye, onlar olmayan, ama onlarla da karıştırılabilen varlıklar. HAMİ ile, hemen aynı mânâ... Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân’da, her bir kelimeye 8 HADİM olduğu söylenir. Nasıl ki cincilik, her dine mahsus yapılır olması bir yana, ŞAMAN uygulamalarında da geçerli ise, HADİM de hakta hak, hakta bâtıl, bâtılda hak, bâtılda bâtıl iş yapan güç olarak görünebilir. Bir kişinin, yönlendirici olmaksızın tasavvuf uygulamalarına rastgele girmesi ve orada teşekkül eden bir formasyonla arzu edilmeyecek bir HADİM’e çatarak “kafayı üşütmesi”, hâdise olarak çokça görülmüş, ama sebebi bilinmemiş işlerdendir: Burada HADİM’in yıkıcılığı, sözkonusu kişiye ağır gelecek bir gücü olmasından da ileri gelebilir... Bu misâli, HADİM’in, bilinebilen ama kolayından tavsif edilemez oluşu diye de alın.

*

Hatif: Gaibten haber veren cinnî. (İlhâm veren)... Bana en çok hitab eden varlıklardan biri; çok âşina olduğum, ruhuma hitab edeni bulmuş gibi olduğum isimlerden, HADİM veya HAMİ sınıflaması içinde bir güçlendirici mi bilmem, bu hâl vuku bulduğuda hemen aklıma gelen... Hatf: Kapmak. Şimşek gibi göz kamaştırmak. Süratli olmak... Hususen düşünür ve yazarken, âniden gelen çarpıcı ilhâm ve “gerekeni gerektiği yerde hatırlatıveren”, bir yardım diye hissettiğim bir vakıa. Üstadım, “ölüm, akla yokluk şeklinde hitab eder” diyor; aklın, eşya düzenine-şehadet âlemine bakan yönüyle, diğer yönü ise zaten ruha âit. Bu mânâda ölüm, varlık diye şu görünen âlem kasdediliyorsa, yokluk akla böyle hitab ediyor. “Unutmak, saklamanın başka şeklidir” hikmeti, unutmanın, saklanacak olanın üstünde bir PERDE olduğunu belirtiyor ki, akıl karşısında ölüm ve unutmanın bu benzerliği, hatırlamanın da bir ruhî aksiyon olduğunu gösteriyor. Böylece, ilhâm ve hatırlamanın, icâd ve hatırlamanın HATİF-HAMİ-HADİM ile ilgisi görülüyor... Mucid, malûm, MÜCÎD: Hazır. İyi edici olan. Ölüm... Hatf: Ölüm. Ölmek... Şunu da belirtmeliyim: Özellikle namaza davranmaya niyet ettiğim zamanlarda, “unutmadan şunu da yazayım” derken böyle ardı ardına gelen hikmetler, bana “Şeytan’ın namazdan alıkıyomak için hak suretinde görünüşü”nü hatırlatmıyor değil, ama hiç olmazsa mazeret edinmiyorum. Her ne olursa ölçü Şeriat; ve yapılan her müsbet şey de, onun için... İyi, doğru ve güzel, her ne oluyorsa, kimin yüzü suyu hürmetine olduğunu nefsimde bilenim; dünya çapında.

*

HATİF: 486: 1485.
Kaptan Gusto Müsliman: 485.
Ebu Bekir Muhammed bin Ali: (Muhyiddin-i Arabî): 485.
Kaptan Mirzabeyoğlu: 485.
Tedaî: Birbirini bir iş için davet etmek. Bir şeyi hatıra getirmek. Fikirler şirketi: 485. Hetf: Bir şeyi gizlice hatırlatmak. Fısıldamak: 485.

*

HATİF: 486.
Mut’eme: İkiz doğma: 486.
Mermare: Yumuşak vücutlu kadın. (Marmara: Çalkantılı deniz... Dery-a: Bilgi. Deniz.): 486. Tuf: Yankı. Akseden ses: 486.
Tekvin: Var etmek. Yaratmak: 486.
İftica: Birdenbire olma: 486.
Memut: Ölmüş: 486.
Atiye: Büküp büküm atan. Azgın. (Ati: Gelecek zaman. İSTİKBÂL... Atiyye: Lütuf, ihsan.
Bahşiş. Hediye... MÜHDÎ: Hediye veren. Hidayete getiren. Mürşid, muvaffak. Allah Resûlü’nün bir ismi... MEHDÎ: Hidayete eren. Hidayete vesile olan.): 486.

MAVİ AY-MAVİ IŞIK

Levha: 1 Şubat 1985... Faik Erdiş, yatakta elimi tutuyor... Bu ânda kalbim duruyor... Abdülhakîm Arvasî Hazretlerini düşünerek, hiç paniğe kapılmadan tevekkülle kendimi salıyorum... Şiddetli cezb ve bir ânda kayboluyorum... Bir ânda uyanmışım gibi gökteyim... Yol alırken, Ay ve yıldızlar... Dikkat edince, Ay’ı Güneş’e benzetiyorum... Gecede yıldızlar ve Ay renginde Güneş... İçime “mavi ay” doğuyor... Aklıma, bir gece odamda resim yaparken “mavi Güneş”in çok tesirli bir ilhamla görünüşü geliyor ve içinde bulunduğum durumun onun gerçekleşmesi olduğunu düşünüp hayret ediyorum... Ve hatırıma, Üstadım’ın “Her gece rüyâmı yazan sihirbaz, — Tutuyor önümde bir mavi ışık!” mısraları geliyor... O ânda gerisin geri yatak odasının penceresindeyim ve çatının saçağından göğü görürken yataktayım... Uzaktan kumandalı oyuncak gibi, karyolanın ayak ucuna savruluyorum... Zeyn-âb beni teskin etmek istiyor ama, ben cezbenin kesilmemesi için bir davranışta bulunmuyorum... Yere yuvarlanıyorum... Dört ayak giderken cezbe kesiliyor... İki kişi kollarımdan tutup sanki beni götürecek... Yerde bir kedi var... Gitmemek için direniyorum... Önümde annem var... Götürülmem gerektiği üzerine birşey söyleyerek yürüyor!

*

Üstadım, bir YEVMİYE olarak, Sokrat’ın, fikirlerini tasdik ettirdiği, bir MAVİ IŞIK’tan bahsediyor; onun, hususen hata ve yanlış yaptığı zamanlarda ikaz etmek üzere görünen bu ışık, ölüme mahkûm edildiği mahkemesindeki meşhur savunmada da bizzat kendi ağzından anlatıyor. Bu vakıanın Üstadım’ın ağzından bana aktarımının mânâsı ayrı dava, coşkulu imâsı bende hep hatırlatıcı olarak kalmıştır: Benim karşımda o diye!

*

Maî Işk: (Mavi ışık, sudaki ışık, sudaki hayat, sudaki ilim.): 521.
Hipnotizma: Onu kabul edici bir ruh ve bünyede tecelli eden teshir kuvveti: 521.
Takviye: Kuvvetlendirmek. Kuvvetlendirilmek: 521.
Tatbik: Yakıştırmak. Yerine getirmek. Karşılaştırmak. Bir kaide, kanun veya hükmü yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek. Benzetme, uygun hâle getirme: 521.
Te’lif: Ülfet ve imtizac etmek. Eser yazmak: 521.
Şakir: Allah’a şükreden: 521.

*

Maî ışk: 521= 1520.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 520.
Derviş: 520.
Salat: Namazlar. Bütün dualar: 520.
Letafet: Güzellik, nezaket. Nuraniyet kazanma: 520.
Afşelil: Sırtlan. (Çok doğuran hayvan... Velüd: Çok doğuran kadın. Çok eser veren): 520.
Kasah: Sırtlan: 169.
Rahman Sûresi, 19.-20.: 3166= 169. KUST: 169.

*

DEDİ Kİ: İrşad etmek yolunda, senin önüne çıkan her şeklin hakikatte ben olduğumu, ondan başkası ve başkasına âit de olmadığını bil. Her vakit rüyâna girerim ve sen bütün din ve dünyaya
âit hakikatlerini benimle bulursun.

*

Psyche: İnsan ruhu, mânâ-mânevî, hayat, akıl... Holbeche: Psyche’nin görevlerinin bizdeki karşıtını anlamak her zaman kolay değildir. Psyche’nin imkânsızlık ve umutsuzluk duygularını ben de çok defa hissetmişimdir –ki, argoda yıldırmak mânâsına gelir– ve her seferinde rüyâlar bana devam edecek gücü vermişlerdir. Psyche’ye bir baykuş ve bir kartal yardım etmiştir. Baykuş, sezen aklı, kartal da yükselmeyi, daha yüksek ve farklı açıdan bakmayı sembolize eder. Psyche bu nitelikleri kullanarak, eskisinden daha büyük bir inisiyatife sahib olmuş ve bu sebeble de inanılmaz derecede güç görevler başarmıştır. Her uykuya yatıp rüyâ gördüğümüzde baykuşun ve kartalın –ve daha pek çoğunun– güçleri, bizin için erişilebilirdir. Rüyâ gücü, bizim hayatın meydan okumasına cesaretle karşı çıkmamızı sağlar. Biz de, Psyche gibi, kendimizi “potansiyel benliğimizin çok kısıtlı dairesi içinde” kilitlenmiş olan görünmeyen engelden dışarı çıkabiliriz. Jung bu iç gücü ve aklı içimizde yaşayan “bilmediğimiz bir dünya” olarak vasıflandırmıştır: “Bizimle rüyâlarımızda konuşur ve bize bizim kendimizi gördüğümüzden ne kadar farklı gördüğünü söyler. Kendimizi çözemeyeceğimiz kadar güç bir durumda bulunduğumuzda, içimizdeki bu yabancı kimi zaman bize, davranışlarımızı temelden değiştirmek için her şeyden daha uygun olan bir ışık gösterir.”

*

Goethe: Yapabileceğin veya rüyâsını göreceğin işe başla. Cesarette, dehâların gücü ve tılsım
vardır.

*

Zeyn-âb. (Kürtçe): Su kaynağı, su pınarı: 70.
Kün: OL mânâsında emir: 70.
Arz: Takdim etmek. Bir şeyin âniden meydana gelmesi: 70.
Sud: Rengi kara olan şeyler. Sevdalar. (Kust): 70.
Hipnoz: 70.
Büyük Doğu-İBDA: 1069= 70.
Yasin: Ya seyyid, ya insan: 70.
Gazi Ana: (2005 öncesi, “gazi ana ölünce bitmesin diye, gençliği öne almak lâzım!” diyen bir ses - rüyâ.): 1070.
Seha. Beyin zarı: 70.
Civanî: Gençlik: 70.
Necibe: Asilzâde: 70.
İhlâl: Yer değiştirmek. Yerleştirmek: 70.


Baran Dergisi 184. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.