Ölüm Odası B/Yedi: Yeşil Türbe - 77

Ölüm Odası B-Yedi (77)

Ölüm Odası B/Yedi: Yeşil Türbe - 77

Levha: 5 Ocak 1992… Neclâ Yüksel, güleryüzlü ve sevinçli bir şekilde bana müjde veriyor… Bir dergide benimle ilgili bir yazı çıkmış… Benim en yakınım olduğunu söylediğimi hatırlatan biri de o dergiden bahsediyor… Hayret ben nasıl görmedim? Eski bir dergi… KARAR Dergisi gibi… Yazı Üstadım’ın yazısı… Onu Babam’a gösteriyorum… Yazının baş tarafında –TAKDİM gibi!–, Üstadım’ın BURSA’daki YEŞİL Türbe’de yattığı ve İRANÎ olduğu belirtiliyor… Babam’a, Üstadım’ın Yeşil Türbe’de yatmadığını, bunun mecazî anlamda sözkonusu edildiğini söylüyorum… İRANÎ için de aynı şey… Yazının sonunda beni kastederek, Üstadım’ın bir MÜRİDİ olduğu işaretleniyor!
 
*
KARAR: Değişmez hâle gelmek. Sabit ve sakin olmak. Ölçülülük. Tam ölçü. Oturaklı yer: 501.
Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1500= 501.
*
YEŞİL TÜRBE: (Osmanlı Padişahlarından 1. Mehmed Çelebi’nin (1413-1421) yattığı türbedeki, en büyük Osmanlı Mimarlarından biri olan HACI İvaz Paşa tarafından Bursa’da inşâ edilmiştir. Kendisi aynı zamanda 2. Vezir… Türbenin yanında, en güzel Osmanlı Mimarîsi örneklerinden YEŞİL Camiî… Çocukluğumuzun ve delikanlılık dönemimizin YEŞİL sıfatıyla anılan BURSA’sında, henüz birkaç altıgen yeşil çinisinin eksildiğini, sonra kabaran çinilerin dökülüp kırılanlarının çoğaldığını gördüğümüz, en son 1995’te Türbe’de birkaç orijinal altıgen çini dışında birşey kalmadığına ve mavi basit fayanslarla kaplandığına şâhid olduğumuz - böyle hatırladığımız YEŞİL Türbe… Bu Türbe’nin ve Camiin çinilerini, Deli Mehmed isimli çini sanatkârı yapmıştır.): 956.
Ünuset: Dişilik. “Nefs”. (Türbe-mezar, Allah’ın rahmetini en çok çekici-kabul edici, dünya ile haşir meydanında toplanacağımız yeniden dirileceğimiz güne kadar bir Berzah… Kabir: 302: Mirzabeyoğlu… Rems-Mezar: 300: Fikir.): 957= 1956.
Nevşah: Yeni dal. Yeni bitmiş geyik boynuzu. “Yeni devir”: 957= 1956.
İfrat hâlde tecrid: (Yevmiye: 40 senedir bu mayayı elde etmek için çalıştım, şimdi ise sendeki fikir istidadından şikâyet ediyorum. Ben mücerretler adamı, bugüne kadar mücerret fikir istidatsızlığını tenkid ederken, ilk defa birinde mücerret fikir istidadını tenkid ediyorum. Bugüne kadar bunu Sezaî dahil, hiç kimse için söylemedim. Sen benim için yazıyorsun; anlamazlar. Öyle yükseklere çıkıyorsun ki, kanatların yanabilir! Sana en büyük medhiye de bu, en büyük tenkid de!): 956.
Hüccet-ül İslâm Ebu Hamid ibn Muhammed el-Gazâlî: (İmâm-ı Gazâlî): (Memleketi İran’ın TUS şehri… TUS-Tabiat. Asıl: 466: MEN’UŞ-Tabuta koyulmuş. Yukarı kaldırılmış… ÜSTAD: 466: Nüüti-Gemi kaptanı: Mehdî Muhammed Mirzabeyoğlu): 1956.
*
İRAN: Fars memleketi. (İRAN: Tabut. Neşeli ve mesrur olma: 252: Kumandan): 262.
Eras: Başı büyük olmak. (Üstadım’ın Bahriye mektebindeki lâkabı.): 252.
İRANÎ: Farisî. Acem. (Hadîs: İlim yıldızlara çekilse, bir Farisî onu gider alır.): 272.
ARAB: 272.
Abr: Rüyâ tâbir etmek, düş yormak. Sudan –hayat suya işledi!– veya başka yerden geçmek. Söylemeden bir şeyi düşünmek: 272.
Naikan: İkizler burcundan iki yıldız: 272.
*
BURSA: 268= 1267: KEREMPE-Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı. Dağın en yüksek yeri. “Zirve. Pire”. Geminin baş tarafı. “Devenin kafası”… MERKUB-Taşıyan, vasıta. Vasıtalık eden nefs. “Nefs. Deve, Ebu Eyyub. Gemi”: 268: HASR-Keşfetmek. Yorulmak. “Küst. Miltat, deniz kenarı. Sahil, at kişnemesi, sahile vuran dalgalar, hayâl edenler, fikir, bildikçe bilinecek olan ve bildikçe bilen olan, ruh ve NEFS - Ben Kimim?”… BURSA: 712: YESRİB-Medine’nin İslâm’dan önceki ismi. Eyüb Sultan Hazretleri’nin memleketi ve Allah Sevgilisi’nin medfun olduğu yer… BURSA. (Medine-şehir, zâhir olma): 712: ESNAH-Kökler, asıllar, esaslar… BURSA: 712: SEBİR-Mekke civarında bir dağ ismi. (Arvas’ın bir dağ ismi olduğunu hatırla)… KUVVE-İ TAHAYYÜL: 712: KURBİYYET-Yakınlık kazanmak. Bir şeye kendi gayretiyle yaklaşmak… FİKR: 300= 1299: BURSA… ABDÜLHAKÎM Koltuğu. (Eyüb Sultan Hazretleri’nin, İstanbul’un Eyüb semtinde Türbesi’nin olduğunu, Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin Eyüb’teki tekkesini ve Haliç’e karşı koltuğunda oturup yakınlarıyla sohbetinin bir YEVMİYE olarak verilişini, Üstadım’ın Eyüb Kabristanı’nda yatmakta olduğunu hatırla): 732: BURSA + Rahman Sûresi 20. âyet… BURSA: 268= 1267: SÜVER-Sureler… MUAVVEZETAN-Kur’ân’ın en son Felâk ve Nas Sûreleri. (VEHİM sırrını, cin-büyü vesair şerlilere karşı bu Sûreler’in nazil oluşunun Üstadım’ın yatarken bunları okuma hususundaki tenbihini, YEVMİYE’mi hatırlayınız): 268= 1267: Süvar-Süvari, kaptan… SİVAR-Bilezikler. “Tesvir-Kolun bilezik takacak yeri. Yüksek derecelere çıkmak, vav harfi ile ilgili”: 266: Mehdî Muhammed Salih İzzet Erdiş. (1266).
 
ABİDE - TÜRBE - HATIRA - İTHAF
 
Büyük Doğu Mimarı, Üstadım: Plâstik sanatlar zümresinden resim, heykel, mimarî ve tezyinî (süsleme) sanatları, ilk ikisi kaba teşhis ve putlaştırma gayretine yaklaştığı nisbette İslâm inkılâbının sınırlarından uzaklaştırılacak, son ikisi de müşahhas kalıplar üzerinde mücerredin ŞİİR’ine yaklaştığı nisbette RUHUMUZ’a yaklaştıracak birer İFÂDE kutbudur. Şeytanî insan benliğinin PUTÇULUK sanatı olan heykelin bizim sanat telâkkimizde hiçbir yeri yoktur; BİZİM HEYKELLERİMİZ, adım başına dikilecek olan suratsız ABİDELERİMİZ ve KİTABELERİMİZ olacaktır… Bir NOT: “İslâm’ın hakikatinde gömülü kâinat hakikati”ne bağlı olarak, VAHDET sırrına hizmet edici olmak. İç âlem düzeni peşinde hatırlatıcı işaret taşları.
*
ABİDE: Fesahat ve belâğatıyla benzeri söylenemeyen şiir. Uzun müddet dillere destan olup kalıcı acılar. Bir milletin tarihinde büyük değeri haiz olan vakalar. Azameti ve güzelliğiyle, mânâsı ile insanı hayrete düşüren mabedler. Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resim ve nakışlar. (ABİDE-İbadet eden kadın, müessiri kabul edici nefs): 12: İBT: Koltuk… TAHABBUT-Düşünmek: 1011: 12: BADİH-Birdenbire gelen ilhâm. Beklenmedik ziyaret… İHDA-Doğru yola götürmek. Hidayete eriştirmek. Hediye etmek. İthaf: 12: HEV’-Himmet.
*
TÜRBE-Ölmüş büyük zâtlara mahsus mezar üzerine yapılan yapı: 607: TECERRÜD-Masivadan, Allah’tan gayrı olandan alâkasını kesmek. Her şeyden boş olmak - dolmak için… VASIK-Güvenen. İtimad eden: 607: VESAK-Rabıta. Bağ. Sözleşme yeri… HUDARA-Allah aşkına: 607: Hudare-Deniz. “İlim, dil, Nizâm-ı âlem”… ŞEVŞEB-Karınca. “Bît-Kut, rüyâ”: 608= 1607: SERÇEŞME-Çeşme başı. Pîr… TEVREB-Toprak. Hak: 608: 1607: HİCRET-Bir yerden göç etmek, Allah rızası için başka yere gitmek. (Mümin, Allah’ın rızasına uymayan işlerden dolayı, onun rızasına hicret edendir.)… BAHARET: Zafer… ZAFER: 980: Şeriat.
*
Birşey hatırlattığı şeydir de; kıymeti de, hatırlattığı şeyde. Demek ki, bir vasıta. Her vasıta gibi, vasıtalık ettiğine nisbetle değerlendirilir ve bir niyet meseledir. Vasıta mevkiine, ister insan, ister eşya, ister bina edilen koyun. Bizzat ALLAH Resûlü, bir vasıta değil mi? Ya KÂBE? Vasıtanın gerekli olup olmaması değil, İSLÂMÎ ölçülere uygun olup olmaması, bunun yanında niyete bağlı şartları değerlendirici selim akıldır önemli olan. En başta, ADEM Aleyhisselâm’ın kemâli görünsün diye indirildiği şu dünya, bu kâinat, bu kâinatı bütün maddî ve mânevî varlıklarıyla kendinde toplayıcı olmak bakımından İNSAN - İnsandan gaye olan ALLAH Sevgilisi’nden derecelerle görünen büyükler ve kendi hadleri içinde bütün Mümin ve Müslümanlar vasıta, NEFSİMİZ Allah’a köprü değil mi?
*
İMAM-I Gazâlî Hazretleri, “kâfir her zaman yalan söylediği için kâfir değil, Allah Resûlü’ne bağlı olmadığı için kâfirdir!” der. Allah’a Resûlü’nün gösterdiği yoldan bağlı olmayan biri, “Allah birdir!” dese, yanlış mı demiş oluyor? Mesele, o BİR’den ne anladığında değil mi?
 
SELÇUKLU MİMARÎSİ’NDEN
 
Türkistan, Hârizm, Horasan, Afganistan, İran, Azerbaycan, ANADOLU, Irak, Suriye ve Mısır’da, hâlâ mevcut Selçuklu devri eserleri: Medrese, türbe, hastahâne, kervansaray, kale ve köprüler… Selçuklular’dan önceki devirden ve hususiyle BUVEYHÎLER (Deylemliler)den ciddi hiçbir eser kalmaması, SELÇUKLULAR’ın yayıldığı yerlere hizmetini gösterir. Her zümreden tebânın ihtiyacı ve siyasî mülâhazalar bir arada… Çadır şeklinde kubbeleri ile türbeler, göçebe ruhunun akisleri gibidir… SULTAN Sencer’in türbesi, “azametli yeşil kubbesi bir günlük mesafeden görülür, pencereleri Ulucami’ye bakar, Türbe’ye, türbedarına ve Kur’ân okuyanlara yapılmış vakıfları vardır”; Moğollar’ın yakıp tahrib etmelerinden önce 1219’da yapılan tasvir böyle… BÜYÜK Selçuklular’ın başşehri Rey’de ilk büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in türbesi, ardından İsfehan, Hemedan, ve Merv’de diğer Selçuklu Sultanları’nın türbeleri… “Reşîdeddin, Sultan Sencer’in türbesinin, İslâm âleminin en muazzam binası olduğunu ve Gazzan Han tarafından tamir edildiğini yazar”… İMAM-I Gazâlî Hazretleri’nin doğum yeri olan TUS şehrinde, onun ve Şiilerin büyük imamı Ali Rıza’nın muhteşem kubbeli türbeleri… Bağdad’ta İmam-ı Azam Ebu Hanife, Necef’te  Hazret-i Ali’nin muhteşem türbe ve külliyeleri… Semerkand’da Allah Resûlü’nün amcazâdesi KUSAM Bin Abbas’ın Milâdî 676’da şehid olduğu rivayet edilen ve asırlarca kudsiyeti tanınan yerde, Şahzinde türbesi inşâ olunmuştur. “Dört ayak üzerinde yüksek bir kubbe olup her pilpaye üstünde yeşil, kırmızı, siyah ve beyaz MERMER’den iki sütun vardı. Duvarları nakışlı ve altun yaldızlı alaca mermerden yapılmış ve kubbesi kurşunla örtülmüştü. Kabrin sandukası da ahşap murassa ve gümüş ile işlenmişti. Üstünde simden üç kandil bulunurdu. Kubbe içi de yünlü ve pamuklu kumaşlarla döşeli idi. Aynı zamanda bir zaviye kurulmuştu. Pazartesi ve Cuma günleri Semerkant halkı tarafından ziyaret edilmekte, kurbanlar kesilmekte ve zaviyeye gelenlere sarfedilmekte idi. MOĞOLLAR, mâneviyatından korkarak bu türbeye dokunmadılar”… Herşeye sahtesi musallat; bu rüyâ ve keramet bahsinde de, rüyâ ve kerametin sıhhati meselesi ayrı, vuku bulmadan da olmuş gibi anlatılmış olabilir. Bunun yanında, rüyanın sıhhati ve kerametin benzeri (istidraç) da var. Yerinde doğru veya düpedüz yalan meselesinde söylenebilecek olan, yalan zaten belli, doğru da Müslüman olmayanların rüyâlarında da geçerlidir. “Hiçbir rüyâ boş değildir” buyuran Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, sadece rüyâ değil, yalanın bile VAHDET sırrı önünde durumunu bildirmişken, hem her çeşid rüyâ, hem de yalan dahil vakıanın, sadece bu sır yolunda onlara mahsus bir ehlileştirici yorumla mümkün verim olabileceğini belirtmiş oluyor. Ölçü bellidir: “Sadık rüyâlar, VAHY’in 46 cüzünden biridir!”, bunun dışında kalanlar da hâdiselerin  nefste tesirinden, şeytan aldatmasından vesaire, çeşidli derecelerde ve kişiye özel… Bir misâlle bir incelik: Tanıdığın bir inançsız, rüyânda “sana inandım, sen Peygambersin!” dese ve onun Müslüman olması gerçekleşse, besbelli ki şahsın değil de mensub olduğun Peygamberdir kasıd… Suret olmadan mânâlar tecelliye gelmez; surette tecelli eden mânâ yanında, suretin hakikatini anlayabildin mi? İş yoruma geldi mi, tıpkı “Vatan sevgisi imândandır!” buyuran Allah Sevgilisi’nin içyüzde MEKKE’yi değil, her vatanda bulunan Müslümanlar için geçerli olarak AHİRET’i kastetmesi gibidir; ki bu, İSLÂM sancağını kim taşıyorsa, ANADOLU’lu taşıyorsa ona uymayı gerektirir. “İşi ehline vermek!”… Mevzumuz kutsal mekânlar: Yunus Emre’nin Eskişehir Sarıköy’de bulunan mezarına karşılık, Konya, Şam ve Azerbaycan’ı dolaşmış bu meşhur velinin uğrak yerleri olsa gerek, Anadolu’da başka yerlerde de mezarı olduğu söylenir. Seyyid Battal Gazi için de aynı şey. Bu, dilden dile geçen rivayetle olabileceği gibi, büyüklerin ruhaniyetleriyle filân mekâna mânâ hususiyetlerinin işaretleri ve bunun keşfedicileri bakımından da olabilir. Sahiblenmede bâtıl bir yön yoktur, en azından bir hatıra-hatırlatma, o vesileyle ibret sözkonusudur… HAZRET-İ Ali ve EYÜB Sultan Hazretleri ile ilgili, İran’ın Belh Şehri’nde ve Türkistan’da bulunan türbeler bu soydan… Hazret-i Ali’nin mezarı, birçok kişinin gördüklerini iddia ettikleri bir rüyâ ile SULTAN Sencer zamanında, Vali Kumaç tarafından yapılmıştır – Belh, Semerkand ve Horasan halkının ziyaret ettiği, toplandığı yer. (Meşhed)… Yine SULTAN Sencer tarafından, “ilk Arab Fatihi” namına EYÜB Sultan Türbesi yanındaki medresenin yapılması… Niyetin kıymeti üzerinde durduk: EYÜB Sultan Hazretleri’nin Türbesi’nin İSTANBUL’da ve FATİH’in fethinden sonra keşfedildiğini bile bile, böyle bir duruma memnun olmamak ve hayret etmemek mümkün değil. Eyüb Sultan Hazretleri oraya gitmemiş ve sadece bir isim benzerliği karışıklığı bile olsa, o ANADOLU’daki bütün İslâm fütuhatının remz şahsiyeti olarak, FATİHLİK nimetinin aksini tâ oraya buradaki keşfinden de önce düşürmüş demektir. HAYÂLÎ bile güzel; o zaman orada rüyâ idi sonra burada gerçekleşen hakikat… “Özkent’te Karahanlı Hükümdarları’na âit türbeler arasında, SULTAN Sencer namına yapılmış hatıra türbelerin bulunması da kayda şâyândır!”… ANADOLU Selçukluları, DANİŞMENDLİLER, Mengücikler, Saltuklular, Artuklular ve Beylikler’e âit türbe-âbideler ANADOLU’nun her tarafına dağılmıştır. Sayısız. Seyyid Battal Gâzi, Dânişmend Gâzi ve Celâleddin-i Rumi, Eyüb ve Kıbrıs’ta Hala Sultan türbeleri aynı zamanda en eski türbeler sayılmıştır.
  *
DANİŞ: Bilgi, ilim. Biliş, irfan: 355.
Fer’a: Yüksek yer. Bit. “Son, ahir”. (BÎT-Gıda. Kut. “Kut’a, rüyâ tâbiri”: 412= 1411: EBU Eyyüb-ül Ensari… ATÎ: İstikbâl. Önde. “Hayâl”. Sonra. Vâki olan: 411… İSTİKBÂL: İslâmındır: 980: ŞERİAT… Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 980.): 355.
Sernâme: TAKDİM. Önsöz: 356= 1355.
Muamere: İMARET etmek: 356= 1355.
Serencam: Bir işin sonu. Başa gelen ibretli hâdise. Vak’a: 355.
*
DANİŞMEND: Bilgili, ilimli: 449= 1448.
Ehl-i Beyt: 448.
Müteehhib: Kendi kendini hazırlayıp yetiştirmiş kimse. “Kendinden zuhur”: 448.
Tebzil: DELME. Bir işe çok azimle başlamak, adamak. (ABDÜLHAKÎM Koltuğu’nu hatırla): 449.
Tedekdük: Taşlıkta ve kum içinde olma. Dağ, yerinden oynayıp parça parça olma. Zelzele olup yerin deprenmesi. (Salih Aleyhisselâm’ın mucizesi olarak, devenin kaya içinden çıkması hatırlanmalı… Sevgilisi’ne ulaşmak için dağı delen FERHAT’ın, bir isminin de Dağ delen mânâsına KÛHKEN olduğu hatırlanmalı… ARVASÎ’nin bir dağ ismi olduğu da… RACİFE: Şiddetle sarsan sarsıntı. Zelzele. Dünyayı yerinden oynatan vakıa - dünya çapında bir hâdise. İlk nefha, ilk nefes.): 448.
Musa Mirzabeyoğlu: (Necib Fazıl Kısakürek: 1417= 418: Musa Mirzabeyoğlu.): 448.
*
DANİŞMEND: 449… Ahmed-i Farukî. (İmâm-ı Rabbânî): 450= 1449: Abdülhakîm. (Büyük ebcedle)… Kaid-ül Ceyş. (Kumandan. Serasker): 450: Salih Mirzabeyoğlu.
 
DANİŞMENDÎLER DEVLETİ
 
ANADOLU’ya gelişler… Oğuzlar’ın Çağrı Bey komutasında 1018 yılında başlayan ve Büyük Selçuklu Devleti’nin doğuda kuruluşuna kadar devam eden ANADOLU’ya akınlar, keşif niteliğinde olsa da, geçim derdi dışında bir önem taşımaz. ANADOLU’nun kapısını açan, 1040 yılında Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşu ile başlar ve nihayeti 1071 MALAZGİRT zaferidir… Kuruluşundan beri Büyük Selçuklu Devleti’ni uğraştıran mesele, kendi beyleri idaresinde müstakil hareket eden - sürülerini beslemek için dolaşarak yer arayan TÜRKMEN muhacirlerinin durumu idi. Tuğrul Bey, Alparslan ve Melik Şah gibi Sultanlar, onları ANADOLU’ya yönlendirirken, hem İSLÂM ülkelerinde olanların emniyet ve asayiş bozulmasını önlemiş oluyor, hem de BİZANS’a karşı bir kuvvet kazanmış oluyorlardı. Bu beyler, bazen Büyük Selçuklu Devleti himayesinde, Orta ve Batı Anadolu’ya kadar bu şekilde yayıldılar. (ANADOLU’ya gelişlerin ikinci büyük safhası, 13 ve 14. asırlara kadar devam eder.) ANADOLU Selçukluları Devleti, MOĞOLLAR’ın baskısından kaçan kesif nüfusun, İRAN-Azerbaycan’dan ANADOLU’ya yönlendirilmesi ile, SÜLEYMAN Şah tarafından kurulmuştur. Kendisi MALAZGİRT zaferinden sonra ANADOLU’ya gönderilen Şehzâde ve Beyler arasında bulunmuyordu… DANİŞMEND-NÂME isimli Destan-Tarih’te, öne çıkan isim ARTUHÎ adıyla anılan ARTUK Bey’dir; Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarında mühim fetihlerde bulunan ve 1072 yılında Bizans ordusu ile savaştan sonra Komutanı’nı esir ederek SAKARYA boylarına kadar ilerleyen…Süleyman Şâh, “Boğazlardan Suriye’ye kadar, uzunluğu bir ay, genişliği 10 gün süren bir ülkeyi hâkimiyeti altına aldı!”... 1086 yılında, Melik-Şâh’ın kardeşi Şam Meliki Tutuş ile arasının gerginleşmesi ve Haleb muhasarasında Tutuş ile beraber hareket eden ARTUK’un ordusuna mağlub olarak hayatını kaybetmesi… Küçük yaşta olan oğullarının yakalanıp Melik Şâh’a gönderilmesi… Bu yüzden ANADOLU Selçuklu Devleti’nin tahtının boş kalması ve siyasî birliğin sarsılması… Orta ANADOLU’da, DANİŞMEND şöhretiyle tanınan Süleyman Şâh’ın dayısı Gümüş-tekin Ahmed Gazi tarafından kurulan ve bir türlü kurucusu ve kuruluşu anlaşılmayan DANİŞMENDÎLER Devleti.
*
DANİŞMENDÎLER: 690.
Tahaf: İnce ve şeffaf bulut. (Kayan Yıldız Sırrı’ndan: Gökyüzünde bir bulut şeffaf kuyruklu balık — Nazlı nazlı süzülür kıyısında seherin — Rüzgâr toplayan yelken hayret ve sonsuz açlık — Aşkımın şarkısında va’dolunmuş eserim – Mayıs 1983): 690.
Salih: Karayılan: 691= 1690.
Mahdum: Oğul. Çocuk. Kendisine hizmet edilen. Efendi: 690.
Temerrün: Tekrar edilerek alıştırma. İdman yapma: 690.
Tenemmür: Birini korkutmak için gürültü yapma. Kaplanlaşmak: 690.
Telekram. (Telegram): 691= 1690.
Teskir: Sarhoş etme. Göz kamaştırıp görmesini zayıflatma. “İdrak kamaşması”: 690.
Hatıf: Süratle kapıp götürücü. Göz kamaştırıcı şimşek. (HAKDAN-Dünya, arz, yeryüzü: 690: TELEGRAM… TELEGRAM: 676: İDLİHAM-İhata edip kaplamak… RUHU’L FURKAN: 676: İDLİHAM-İhata edip kaplamak, galib olmak… “Kâinat, İslâm’ın hakikatine gömülmüştür!”; Hak ve bâtılı, Allah Resûlü’nün getirdiği ŞERİAT ile ayırdedebilecek , bir İNSAN’ın takva sahibi olabilmesi şartlarında… NEFSİMİZ, müsbet ve menfi kutublarıyla, Hak ve bâtılı karışık olarak alıyor; bütün müsbetler Allah’tan ve menfilikler ademden-yokluktan… Aslı yokluklar, “kötü sözler Allah’a erişmez!” hükmünden kıyasla anlaşılabilir… KÂİNAT’tan gelen İLİM, duyu organları-beş hasse ile gelenler; Kâinat’ın KUŞATICI olması gibi, TELEGRAM da beyinde beş hassenin değerlendirildiği BİNTASYA bölgesinden bir nüfuz yolu boyunca duyu organlarının idrakinin benzerini veren bir KUŞATAN rolünde… Ebced tevafukları yolundan kendini ele veren sırlara da misâl, TELEGRAM ve ŞERİAT’in karşı karşıya olduğunu gördünüz… Şimdi bir keramet nakli, YEVMİYEM’den: Sıkılmadığım tek insansın. Şimdi burada (…) olsa ben ne konuşayım? İyi hoş ama olmuyor. Hâlbuki biz, leb demeden leblebiyi anlıyoruz; ruh… İnsan 40 sene beraber olduğu insanla bile anlaşamıyor (…) Görüyorsun hâlimi, senden hiçbir şey saklamıyorum; mintanımın içindeki lekeyi bile gösteriyorum. Bizi anlamazlar; “ben de sizin gibiyim!” diye, onlar gibi olduğumu göstermek için taklit yapıyorum sanki. Sonra büsbütün çileden çıkıyorum… BEN: Efendim, bu bende çok kuvvetli bir his. 1973-1974’de, sanki ortalıkta cereyan varmış gibi bir hisle sokağa çıkamaz hâle gelmiştim. Şimdi de kapandım; insandan kaçıyorum, sıkılıyorum. Bu yüzden bir ara (1970-71) yıllarında ablam, beni psikoloğa görünmem için iknaya çalışıyordu… Tepki gösterince büsbütün haklı olduklarını sanıyorlar. Anlamıyorlar… ÜSTADIM: Sakın ha! RUH KAMAŞMASI içinde insan küfre kadar düşer; bu hâli anlamazlar. Öyle ilâç-milâç… İnşallah benim elimden olur… VAKIA: Kartal’da Duran’ın, Telegram için bana “bu bir din mi ilim mi çatışmasıdır!” dediğini biliyorsunuz. Bu çatışma, benim bedenimde, yine benim yüzümden oluyor. Dinle alâkam olmasa? BEDENE kelimesinin “kurbanlık koyun” mânâsı, bedenin İslâmî anlamını da gösteriyor; nefsin beden yönünden mânâsını ve EHLİLEŞTİRİLMESİ gereken olduğunu da. Şayet imân davam olmasa, o yoldan gelenler, kurtulma amacına yönelik def’i gereken olur ve tesiri kendi kendinden ibaret kalıcı psikolojik yorumlara mevzu… TELEGRAM’da bedenî tesirler ayrı, ŞAMAN ritleri ve müzleri soyundan işler, bilmeyen için tam bir RUH KAMAŞMASI’na sebeb soydandır. Tabiî, TELEGRAMCILAR’ın niyetleri adamına göredir, bu ayrı; ne derler, ne isterler? Görüntü faslında epey şey anlattığım için, misâl söz yönünden olsun: Namaz kılıyorum, sürekli lâf atmalardan sonra secdede, ben “Sübhane rabbiyel âlâ” dedikçe, İstanbul Siyasî Şube’den Komiser Yardımcısı Mehmed’in sesiyle, “s……” deniyor. Bunun gibi, dua et edebilirsen. Duran iyice şımardı: Namazda, etrafımda pinpon topu gibi dönen birşey, “pat!” diye sesli bir şekilde patlıyor. Sonra yine başka bir pinpon topu. Ardından, bana yutturulan bir numarayla, sanki zihinden zihine aktarılmış gibi, “bu hüner sizde olsa, havanızdan geçilmez!” diyor - sesli bir şekilde. Bunu söylerken de, bâtın kahramanlarına mahsus bir hâli kastediyor: “Onlar, içinizden geçeni bilirler!”… Gözlük kullanmayan adamın, gözlük kullanana, baston kullanmayan adamın da baston kullanana nisbetle, görme ve yürüme hususunda ihtiyaçsızlığı, bu faikıyetini anlamak için fazla bir zekâ istemese gerek. Ama o ânda yapılana acı duymaktan başka, o da bunu anlamıyor, HAKKIN senden yana olduğunu anlatacak ne düşünce tertibin ne de imkânın var. Boğulmakta olan adam, o hâlin tahlilinde değildir, tahlil o ânda ruhta erimiş düşüncenin ifâdeye geçmesidir. Unutmadan: Şamanların hüner ve müessiriyeti, taklidi olan TELEGRAM’daki benzerlerinden üstündür. Üstadım’a dönelim: O ânda ve sonra, şâhid olunan ve düşünülerek ifâdeye geçen hususlar, bir insanı imândan edecek olan bir RUH KAMAŞMASINA düşürecek soydandır ve bu meseleler klâsik psikolojinin mevzu ve amacı dışındadır. Sahibi için bir YAŞAYIŞ şekli de olan ŞAMANİZM’de, bunu gerçekleştirenler bir psikolojik rahatsızlık içinde olmadıkları gibi, onların kötü teshirine maruz kalanlar da, tabiî hâllerinde öyle olmayanlardır. Eserde müessiri anlamaya çalışan ben, üzerimdeki tesirden “tesir edici olan”ın ne olduğunu da görmeye çalışanım. Burada TELEGRAMCI’nın, şaman gibi muhatabıyla durumu bir bir idrak eden değil, cihaz kullanan - dolaylı durumuna da dikkat. Üstadım, şu zihin okuma hususunda da YEVMİYEMİ vermiş olan: “En küçük veli, içinizi okur. Bu psikolojide de ruhtan ruha tedâiler hâlinde işlenmiştir!”… İdamlık çingenenin günah çıkarmaya gelen papaza, “bedenim olmadan ruhu ne yapayım muhterem Peder!” demesine mukabil, benim hâlim “imânımı kurtarmamışım, bedeni ne yapayım!” telâşı. Aslında imânın tam kendisi değil mi? BOLU’da TELEGRAMCILAR, daha ne çok hünerleri olduğunu söylüyorlar, ama şansızlar, çünkü KARTAL’a nisbetle asıl bakımından sadece teksirciler. “Ben bu işin galibiyim!” derken alay ediyorlardı, ama şimdi kuru cihaz hüneri yerine, şöyle okkalı sözler de söylemeye çalışıyorlar ki, her menfiyi çelmek benim kaderim ve fazla zorlandığım birşey yok. Öyleyse –onlar– ver gücüne belden aşağı lâflara. İmâm-ı Âzam’ın, “bir kimse duyduğu söze hiçbir karşılık vermese de, o onun için kendinde tevili gereken olur!” demesi gibi, anlayışa bir işareti var ya, BOLU’da buna TELEGRAMCILAR’ın öküzleşemediklerini söyleyebilirim. “Ben bu işin galibiyim!” BEDENE, kurbanlık nefs. Beden, zaten Allah yolunda NEFS’in tezkiyesi için, onun Allah yolunda kurbanlık yönü. Beden esir edilirken de bu mânâ; ama nefsin imân yönü esir edilemez… Rüyâda gelen mânâ: “Siz haşmet istiyorsunuz!”… Üstadım’dan TAKDİM yazımı istediğimde böyle demişti… MEHDÎ Derviş Muhammed: Salih İzzet Erdiş: TELEGRAM: 974… Mehdî Derviş Muhammed: 674= 1673: Berâat-Haşmet, metanet. İlim ve şecaatte, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak… Tecris-Sağlam fikirli etmek: 673: Rüyâ tâbir etmek… Demek ki TELEGRAM, kaderimde olanın kısmetime gelmesiymiş ve “seni ben yetiştireceğim!” diyen ÜSTADIM, bunu bilmiş. Telegram’a karşı kimden ne türlü yardım gelirse gelsin, ondan bilirim!): 690.
*
DANİŞMEND-NÂME: Danişmendilerin destan tarzında tarihi: 544= 1543.
Merec-el Bahreyn: Salınmış iki deniz: 543.
İstigmam: Sarmak, sarılmak: 1542= 543.
İfrat hâlde tecrid: 1543.
Kabiliyet: Dıştan gelen tesirleri alabilme gücü. Kabul edici nefs. İstidat, anlayış. Kabul edici yüksek bir kuvveye mâlik olmak: 543.
Tasmid: Hükmetmek. İçini doldurmak: 544= 1543.
Mübaşir: Müjdeleyen: 543.
Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 2542= 1543.
Muhammed Salih Mirzabeyoğlu: 543.
 
Baran Dergisi 251. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.