Ölüm Odası Etrafında Temel Meseleler

Nabız Haber Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci Şükrü Sak’a konuşan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, son eseri Ölüm Odası B-Yedi etrafında açıklamalarda bulundu.

Ölüm Odası Etrafında Temel Meseleler

Nabız Haber’de “Ölüm Odası etrafında temel meseleler...” başlığı altında ilk iki bölümü yayınlanan röportajın tam metnini veriyoruz:

Şükrü Sak yazdı; Salih Mirzabeyoğlu ile
Ölüm Odası etrafında temel meseleler... -I-
Takdim
Göklerde kanat açmış güya gönlümce hür kuş
Ben değil mi yine ben kedere hedef durmuş
Saklanıyor bildiğim saklambaç oyununda
Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş
Böyle diyordu Mirzabeyoğlu ‘Kayan Yıldız Sırrı’nda…
“Benim gölge âlemde kendisine kaybolmuş…”
İnsan Allah’ın en büyük sırrı, Allah insanın en büyük sırrı…
Bu “meçhul” sanki “malûm”muş gibi veya, bu “mâlum” sanki “meçhul”müş gibi, boşlukta lâf çeviren sahtelere-sahteliklere inât, bütün “varoluşu” tek mısrada hissettiren bu derinlik… Ürpertici değil mi?
Yine Kayan Yıldız Sırrı’ndan;
“Ömrün sonunda tarla marsık kokulu külhân
Kuyu içinde çile çekmiş insan duygusu
Deri üstünde deri yanık kokusu aman
Olan oldu dünyada kalan insan tortusu”
Kendi ifâdesiyle “Necip Fazıl’ın Çile’sine nisbet şiiri” olan Kayan Yıldız Sırrı…
Âlem… Gölge âlem… Kendisine kayıp insan… İnsanın âlemde kendini “arayış” süreci –bir bakıma varoluş ıstırabı da diyebiliriz- ancak bu kadar anlatılabilir ve bu derinlikte sezgiye havale edilebilirdi…
“Ölüm Odası”nın başında, insanın dünya hayatındaki durumunu, ‘kafesteki kuş’ metaforuyla sembolize eden Mirzabeyoğlu, bunun Batı felsefesindeki –özellikle Hegel’de- karşılığını da, “hürriyet ve zorunluluk” bahsiyle irtibatlandırıyor. Daha doğru bir ifâdeyle İslâm’daki hakikatini gösteriyor! Bu çerçevede, konuşmanın ilerleyen bölümlerinde, -görüleceği üzere- Mutlak Varlık’ın (Zorunlu varlık) kudret ve iradesi altında kuşatılmışlık altındaki “insanın” kaza ve kader konusunda ortaya çıkan “acz”ini değerlendirirken;
“Marksizm de aslında kadercidir” diyen İbda Mimarı Mirzabeyoğlu, “Kaderciliklerin içinde de en doğrusu İslâm’dır! İslâm’dadır!” diyor. Yine “Ölüm Odası”nda temel kavramlardan diyebileceğimiz, “zelil” kavramı… “İnsan”ın Allah’tan ebediyyen kopuşunu, “atılmış, uzaklaştırılmış” mânâları içinde, “Allah’a dönüş” çabasını, insanın yöneldiği her şeyde aslında “O’nu” arayışını ifade eden bir anlama bürünüyor… “Ölümsüzlük iştiyâkı”nın böyle bir kopuştan kaynaklandığına işâret anlamında…
Aslında, Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası”nda işlediği meseleler etrafında küçük bir ayrıntı vesilesi ile başlayan mevzuu, şu buna, bu şuna vesile olarak, laf lafı açtı, derken ortaya, fikir zevki bakımından “tadımlık” olmanın ötesinde harikâ denilebilecek güzellikler ortaya çıktı. Bu vesile ile özün özü, özün hülâsası kabilinden ortaya çıkan ve asıl itibariyle, “zevken anlayış-ince anlayış”a hitabeden bu “sohbet-intibâyı”, “Mirzabeyoğlu ile Zindan konuşmaları”na da atıfla, “zindan dışı bir konuşma” olarak okuyucularımızla paylaşıyoruz! Vesilesi de bu;
Salih Mirzabeyoğlu: -Hangi kitaptı o?
-Fatiha Tefsiri efendim…
Salih Mirzabeyoğlu: -Bir âyet vardı… Sen onu çok sık söylüyordun; Mealen “Allah” isterse değiştirir” manasında… “Yazılı” olanı değiştirir, “hâlleri” değiştirir gibi…
Şükrü Sak: -Buna en yakın anlamda, R’ad sûresi 39. Âyet var efendim… (Allah dilediği şeyi siler, yok eder (mahveder) ve dilediği şeyi de sabit kılar. Ve Ümmül kitap O’nun indindedir. O’nun nezdindedir.) mealinde… Yine Yasin Sûresi’nde geçen ve Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin, bilinen anlamının dışında bir yorum yaptığı âyet var; “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı” mealindeki âyet…
Mirzabeyoğlu: Varlık rüyâdan ibaret!
Şükrü Sak: -“Allah’ın doğrudan yardımı” gibi bir anlamı da var sanki?..
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bu “beklenmedikler” cümlesindendir… Sen ufak bir hareket yaparsın, ondan bambaşka bir şey çıkar. Misâl olarak söylüyorum;  sen böyle, seni aşan –insan hisseder ya kendini aştığını-aşan bir şey olur, o zaman daha derinden yaşar onu… Hisseder. “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı…” Fiilleri de yaratan anlamında... Bu meselede temel düstûr olarak ifâde edilen; “Fiillerin fâili kul, hâliki Allah…” Sonra, orada, doğrudan doğruya, bu “bomboş devir” mevzuu var; Üstad’ın söylediği; Bomboş devir…  Hani, “Allah’ın yaratmasına mahsus” diyoruz ya. Onun gibi, Allah sende yaratıyor onu... Anlatabiliyor muyum?
Şükrü Sak: -Evet efendim. Bu tefsirde yine “kaza ve kader” bahsiyle alâkalı…
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bak, bunun tam karşılığı şudur; Allah insanın bâtınını kendi sureti üzerine yaratmıştır. Sûret; Allah’ın bilinmez sıfatlarından. Şimdi senin “bâtının” var, batınının bâtını var, onu da bâtını var. Bâtın suretinin öbür ciheti bu. Şimdi n’oluyor, burada, bu fiille o fiil birleşmiş gibi oluyor. Gölge bahsinde de vardır bu… Gölge aslın delilidir… Asıl olmadan gölge olmaz! Ve asıl gölgeye gölgenin kendinden daha yakındır. Bize şahdamarımızdan daha yakın, bize bizden daha yakın; Allah…
“Allah’da tekâmül olmaz…”
Şükrü Sak: Sadreddin Konevi Hazretleri bu “bâtınî suret” mevzuunda, dış tabiattaki değişiklikler nisbeten daha yavaştır, işte, yaz olur, kış olur, insanda yaş ilerler, değişikliler böyle yavaş yavaş olur, bâtınî sûrette ise bu değişim takib edilemeyecek kadar hızlıdır diyor.
Salih Mirzabeyoğlu: -Evet, bâtında daha hızlıdır. Takib edilemeyecek kadar. Takib de edilemez. O “içe” yöneldiğinde kaybolur bir bakıma… Çünkü, geçmiş ve gelecek “ân”da toplu. Zaman insanın “içinde” akar derler ya. Geçmiş ve gelecek “ân”da toplu, “ân”da bir –süre- derler ona. Süre de insana mahsus. O velilerin hâli var ya, o insana mahsus… Bu ne demektir; Allah’da tekâmül olmaz! Tekâmül insan için… “Süre” tekâmülü belirtmek için –belirten- bir şey. Zaman “süre”ye döndü mü ân’da, anlatabiliyor muyum… “Ân”ın açılımları halinde diyelim…Yani bir “ân” diye bir şey var, geçmiş yok, gelecek de “gelmedi”… “An”da toplu herşey. “Ân”da hep olmamaya meyleden bir şey. “Olmamaya meyleden…” Yani?... Allah’tan başka her şey bâtıl, yokluk…  İcmâl mertebesinde söz konusu hikmet bu, anlatabiliyor muyum; “Yok bir vardır…” Yok yoktur; yok da yaratılmış olarak bir vardır… Tasavvufa göre bu bir varlık bir yokluk arasındaki bu tempo o kadar hızlıdır ki her şey bir “ân”da var görünür…
Şükrü Sak: -Anladım efendim. Bu kuantum fiziğiyle ilgili bir haber çıktı geçenlerde; CERN araştırma merkezinden biri -bu tanrı parçacığı var, onu araştırdılar en son, atom altı parçacıklar konusunda araştırma filân yapıyorlar-, “Dünyanın-evrenin aslında var olmaması lazım” diyor…
Salih Mirzabeyoğlu: -Tabii tabii…
Şükrü Sak: İşte bu CERN’in yayınladığı raporda; “Dünyada var olan her maddenin anti maddesinin de olduğu, bu nedenle dünyanın aslında var olmaması gerektiği" belirtiliyor… Bir de o raporun sonuna; "Kâinatın kendisini neden yok etmediğini bilmiyoruz" diye not düşmüşler; “Bilimin tümevarım sonucuna göre bu sonucun çıktığını” belirterek… Adam neredeyse “Suver-i hâyal âlemi” diyecek…
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bu, “bilgiyle” erilen bir şey. Fizik yoluyla erilen bir şey. Neticede, tecrübe (deney), ilmî metod ve usûllerle ulaşılan bir “bilgi” diyelim, “tümevarım”ın sonucuna göre demiş, böyle bir sonuç çıkıyor. Şimdi bak İmam-ı Rabbâni Hazretleri der ki; “Zamandan ve cesedimden uzak kaldım…”  İstikbâl İslâm’ındır’da anlattım; “Varlıkla yokluk arasında öyle müthiş bir hız vardır ki bize her şeyi var gösterir…” Varlık devamlı zannedilir yani… "İlâhi nurdan bir kıvılcım olan iğreti varlık" diyor ya; “bir kıvılcım dairesi halinde döner durur…” O “daire” yoktur ama, “var gibi” görünür, o hızdan dolayı… “Yok”, bir yaratılmış olarak vardır diye bahsi geçen mevzu. O “var gibi” görünen hayâli daireyi düşün; yok ama var!.. Sefine’de doğrudan bu meseleleri İslâm tasavvufu alâkası içinde her yönüyle işaretledik…
"Varlık... Âlem... Gölge Varlık..."
Şükrü Sak: “Zamandan ve cesedimden?..”
Salih Mirzabeyoğlu: -Anlatabiliyor muyum? Yani bunlar… Şimdi şöyle bir şey var; aynı hakikate farklı usûl ve metodlarla ulaşılması diye formüle ettiğim hususa nisbetle bakarsan, bunlar İslâm bütünü içinde işaretlediğimiz hakikatlere göre zayıf kalırlar. Ama dış yüzden tekerlenen bazı hakikatlerin anlaşılmasına da, şuuruna varılmasına da vesile olabilir… Varlık… Gölge varlık… Şimdi adam diyor ki, Tao; “Ben yokluğu yaşıyorum, bunu şimdi nasıl anlatayım” diyor…
Şükrü Sak: -Evet efendim…
Salih Mirzabeyoğlu: -Anlatabiliyor muyum? Adam yokluğu “yaşıyor…” Bunu nasıl anlatacak?.. “Miraç” hadisesi gibi… Nasıl anlatılabilir ki?..
Şükrü Sak: Yokluk, hiçlik, zaman gibi mücerret (soyut) kavramlar tarif edilemez, tarif edildiğinde bir "şey” olur…
Salih Mirzabeyoğlu: -İşte Batılı bir filozun söylediği bir şey vardı; Zamanın ne olduğunu biliyorum, ama ne olduğu sorulunca bilmiyorum diyor ya. Onun gibi, bir şeyin bilinmezliği içinde, bilinen yönüne, ancak “o kadar bilinebilen” yönüne işaret ediyor; “Yokluğu yaşıyorum, bunu nasıl anlatayım?..” Miraç hadisesi gibi… Miraç’da, bir şeyin “anlatılamazlığı” içinde, ancak o kadar “anlatılabilir” hâli… Hani, “ruhen mi, bedenen mi” gibi şeklî tartışmalar oluyor ya… Bu meselede Üstad doğrudan hüküm vermiştir, biliyorsun… Tabii orada, her şey bitiyor, Allah’ın fiilleri, isimleri, sıfatları… İşler, oluşlar, ş’enler, şunlar bunlar, herşey bitiyor Miraç’ta. Orada anlatacak, kelâma gelir bir şey yok ki zaten… Ondan sonra Tolstoy… Ben bunları yazdım biliyorsun, Tolstoy der ki; “Sanat hiçliğe yaklaştıkça sanattır” der…
“Aslında ben yokum” diyor…
Şükrü Sak: -Hiçliği duydukça, duyabildiğince…
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bu n’oluyor; bir nevi, hiçliği duydukça, Allah’ın vücudî, kendi zatının…
Şükrü Sak: Sırf yokluk..
Salih Mirzabeyoğlu; -Sırf yokluk aynasına düşüyor… Sırf yokluğun gölgesi de “vücud”ta… Şimdi bu şey, -aklen- böyle der İmam-ı Rabbani hazretleri; “Aklen olması için zorunlu olan bir şeydir” der… Aklen… Burada “akıl”dan kasıt da “ruh”tur… Anlatabiliyor muyum, "akl"; ip, ölüm demek ya… Meselâ; bir şeyin “sır” olduğunu bilirsin de, o sırrın ne olduğunu bilemezsin… Tasavvuf tarihinde örnekleri var… Öyle bir yere geliyorlar ki, “ben Hakk’ım” diyor mesela… Anlatabiliyor muyum?.. Şimdi, “ben Hakk’ım” dediği yerde, aslında “ben yokum” diyor. Yani, bir “senin anladığına” bak, bir de buna! Hiç ilgisi yok! O “hâl” –diyelim- kelâm kalıpları içinde ancak o kadar söylenebiliyor… Senin anladığın ne; “Yaaa adam ben tanrıyım diyor” filân…Hiç alâkası yok, anladın değil mi?
“Derinliği herkeste ayrı olan; lisân…”
Şükrü Sak: -Evet efendim…
Salih Mirzabeyoğlu; Ben yokum, “Allah var” diyor… Tabii bunlar kelâmla ifade edilince… Kastedilenin tam tersi şeyler de anlaşılabiliyor, ayrı mesele… Kelâm deyince de, kelâmla ifâde edilebilen her şeyin “anlaşıldığı” gibi bir varsayım var. Değil! Sartre der ki; “Cehennem başkası…” Anlatabiliyor muyum… Ondan sonra, “sakar” lisandır… Zebân; Cehennem meleğidir… İnsanlar birbirleriyle “bildirebilme” ile anlaşıyorlar, “bildirebilme”nin vasıtası da lisân… Lisân da devamlı olarak, derinliği herkeste ayrı olan bir şey… Cedelleşme ordan… Ondan…  Demin söylediğim, “yokluk, hiçlik” meselesi etrafında, “yaşanan hâlin” anlatılamazlığı içinde, işte –burada bazı salaklar çok sık yapıyor bunu- bir takım dış yüz benzerliklere bakıp, tasavvufu “Hint mistisizmi”ne bağlamaya kalkmaları, düpedüz salaklık… Birinde, “hiçten hiçe” (Tabiî “varlık” da “hiç”ten doğmuş oluyor o zaman!) gibi bir gayesizlik, diğerinde ise, Mutlak Varlık’a, Allah’a ermek, Allah’da fâni olmak var… Sana nasıl anlatsın bunu!
Şükrü Sak: -Bir de bu “sır” bahsi ile ilgili, -Zizek- diye bir adam var; “Sır neden rüyâ formuna bürünüyor?” diyor… Rüyaların sırrî ve sembolik anlamlar taşımasından dolayı… Sır, niçin rüya formuna bürünüyor diye soruyor…
Salih Mirzabeyoğlu: -Çünkü âlem rüya da, ondan!.. Ters yürüyor, anladın mı? İşte Muhyiddin-i Arabi hazretleri onu söylüyor; Allah Resûlü vahiyden önceki  6 ayda; –tabiî genel hali o- rüya içinde rüyayı yaşayan… Anlatabiliyor muyum, rüya içinde rüya… Âlem çünkü izâfi… Artık bunu fizik de söylüyor… “İzâfi” deyince, tabiî bunun nasıl anlaşıldığı da ayrıca izaha muhtaç! İzâfi; göreceli… Görecelilik… Bu “görelilik” de ayrıca göreceli. “Sana göre, bana göre” meselesi değil, anlatabiliyor muyum? Allah insanın uykusuna “rüya”yı -rüyâ âlemini- koymuştur ki, ihsan etmiştir ki, hiç bilmediği “âlemler” konusunda bir bilgisi olsun… “Olabileceğine itminan hissi” doğsun, gibi…
Şükrü Sak: -Tümevarım ilkesine göre, “Kâinatın olmaması gerek” demiş ya adam, “fiziğe aykırı bir durum bu” der gibi… İfâde biçimi de çok ilginç tabiî...
"O'na dönücüyüz, Varis O..."
 Salih Mirzabeyoğlu: (Bunları önemli ölçüde Sefine’de anlattık, biliyorsun; “Suver-i Hayâl Âlemi- Hayâlî Suretler Âlemi…) -Bir hayâl… Bir hayâl… Onun için de, yaratılışa, kâinata, şey derler; Allah’ın şakası… Batı felsefesi diliyle söylüyorum, Allah’ın şakası derler…  Tabiî buradan, “Lâtif” isminin mânası geliyor akla hemen, anladın değil mi? Lâtif… Şimdi orada, -Batı felsefesinde- saçma;  “varlık saçma” derler…  “Bu dünyanın olmaması gerekir aslında” diyor dedin ya… Bunun ne olduğunu, nasıl olduğunu anladın değil mi; Şimdi her şey, çevreden merkezi kuşatmaya kalkarsan, eğer “merkez” dediğinin şiddeti, kuvveti var ise, merkeze yaklaştıkça onun rengine bürünürsün. Onun rengine bürünmek demek, bu varlıktan uzaklaşmak demek; O’na dönücüyüz…
Şükrü Sak: -Evet efendim…
Salih Mirzabeyoğlu: -Vâris O…
Şükrü Sak: -Bu “rüya” bahsi ile alâkalı olarak; Kur’ân-ı Kerim’de geçen üç ayrı peygamberin, üç ayrı rüyâsı ve rüya karşısında üç farklı yaklaşımı anlatılıyor orda; Hazreti Yusuf’un rüyası ve onun rüyayı tâbir etmesi… Hazreti İbrahim’in gördüğü rüya ve onun gördüğünün rüya olduğunu bilmesine rağmen, rüyayı tâbir etmemesi… Olduğu gibi, İsmail’i kurban etmeye gitmesi ve Allah Resûlü’nün “rüya” bahsi… Tilki Günlüğü’ne temel olan bu mevzu ile ilgili…
"Varlık rüyâdan ibaret..."
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi, Kant’ın söylediği hikâyedir bu; aklın bütün menzillerini ölçen falan filan işte neyse, Batı’nın en büyük filozoflarından, -üç beş desen biri o- şimdi diyor ki, “Biz bilinmeyen bir obje ile bilinmeyen bir süje arasında bir rüyanın rüyasını göreniz”… Meselenin Batı tefekküründeki karşılığını görüyorsun değil mi?..  Varlık rüyadan ibaret yani… Âlemin kaim olması da Allah’la zaten! “Varlık teminâtı” Allah… Allah kabul etmediği zaman, “varlık saçma” yani… Varlık’ın ne olduğu… Ortada; bilinmeyen bir obje ile bilinmeyen bir süje var… İki “var”...  Ve ikisi de “bilinmeyen…”
 
 
Şükrü Sak yazdı; Salih Mirzabeyoğlu ile
Ölüm Odası etrafında temel meseleler... -II-
 
"O yokluklar Allah'a ulaşmaz..."
Şükrü Sak: -“Ümmül kitap” da iki türlü tefsir ediliyor; Birincisi, Levh-i Mahfuz, diğeri de; “Allah’ın ezeli ilmi” olarak….
Salih Mirzabeyoğlu: -Ümmül kitab… Levh-i mahfuz bir bakıma onun görünürü oluyor, ona ayna oluyor… Allah’ın “Musavvir” isminin mânâsının hasrı içinde, dolaylı yoldan; “Silmek, affetmek” de var… Alâkalarını gösterdim. “Silmek” kavramı, -diyelim ki günah söz konusu ise-Allah, günahı siler veya silmez….
Şükrü Sak: -Kaza ve kader bahsi ile ilgili olarak?
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi aslında mevzu şudur;  Hukuk Edebiyatı’nın son bölümünde Hz. Ömer’le ilgili bir hadise var, oradan hareketle, Satranc-ı Ürefâ’da yazdım onu. “Silme” mevzu ile ilgili… Benim aklımda başka türlü kalmış. Neyse… Orda geçiyor zaten mevzu; “Taun” hastalığı… Veba… Şimdi Hz. Ömer, o veba çıktığı zaman, işte; Orduya, halka zararı olan bir şey var mı, orda alınan tedbirleri görmek için oraya doğru yola çıkıyor, biliyorsunuz hâdiseyi…  Resulullah Efendimiz diyor ya; “Veba olan yere girmeyin, girdiyseniz çıkmayın” diye…  Şimdi Hz. Ömer, ordaki tedbirleri görmek için girmeye kalkarken, ondan sonra işte, bir sahabeyle karşılaşıyor, sohbet ediyorlar filan, o arada işte şeyi öğreniyor, bazı sahabiler  Hz. Ömer’in oraya girmesini doğru bulmuyorlar… Bir kısmı da  diyor ki; “Gidip de görmesi iyi olur, tedbirler n’oldu filân”…  Mesele bu hale gelince; Hz. Ömer biraz düşünüyor, ondan sonra geri dönüyor. İşte dönüşte onu karşılayan sahabi diyor ki; “Allah’ın takdirinden mi kaçıyorsun?”... Hz. Ömer’de diyor ki; “Allah’ın takdirinden kazasına sığınmaya gidiyorum…”  O yukarıda söz konusu olan âyette geçen “değiştirir” ifâdesini çağrıştırıyor.
Şükrü Sak: - Âyetin tam meali bu; “ (Allah dilediği şeyi siler, yok eder (mahveder) ve dilediği şeyi de sabit kılar. Ve Ümmül kitap O’nun indindedir. O’nun nezdindedir.)
Salih Mirzabeyoğlu: -“Kaza ve kader” bahsi üzerindeyiz, o bakımdan. Şimdi, “kaza”; senin yapıp ettiğindir, tamam mı.  Yapıp ettiğinde de “Allah’ın rızası” vardır veya yoktur. Sen ne yaparsan yaparsın, yaptığın Allah’ın dediğidir, o da kaderdir. Ha bu mânâda kader, kazanın aynıdır. Allah’ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfuz’daki yazısı olmadan, dünya ve ahirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfuz’daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır….
Şükrü Sak: - “İmân’ın mahiyeti” mevzuuyla ilgili…
Salih Mirzabeyoğlu: -Yani, daha önce değişik vesilelerle yazdım bunu; Kaza, kader ve dilemek… Allah’ın nasıl olduğu bilinmeyen sıfatlarındandır… İmâm-ı Âzam Hazretleri en anlaşılır şekilde mühürlemiştir bu meseleyi; Ne diyor; Allah, yok olanı yokluğu hâlinde yok olarak bilir, onu yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı hâlinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah’ın “bilmesi” senin bilmen gibi değildir… Bütün bu durumlarda Allah’ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hasıl olmaz. Değişme ve ihtilaf yaratılanlarda olur.
Şükrü Sak: -“İslâm’a Muhatap Anlayış”ta bu konuyu etraflıca anlatmıştınız efendim. İşte bu itikad bahsinde, aslen “iki mezhep” olmaz, aslında tektir diye… Biri, sonuca nisbetle cevap veriyor, diğeri, başlangıç açısından cevap veriyor….
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi onu tam mânâsıyla kavramak için, iş bu hikmetle irtibatını, veya doğrudan bu hakikati başa almak gerekir; Hz. Ali’nin sözüdür bu-İlmin kapısı-; “İslâm teslimdir, teslim yakîndir, yakîn; ikrardır, ikrâr; edâdır, edâ; ameldir!”
Şimdi bak; İslâm teslimdir dediğin zaman, bu çerçevede, kâfir de istese de istemese de ‘teslim’… Yani, O’nun “hükmü” ve “iradesi” dışına çıkması mümkün değil anlamında! O’na teslim olmaması mümkün değil!
Böylece, şimdi n’oluyor; o yokluklar, Allah’a ulaşmaz, anlatabiliyor muyum. Batı tefekkürüne al atma mevzuuyla ilgili olarak, değişik mevzular içinde gösterdiğim; “biz onun bâtınını selâmladık” mevzuu var ya, bu açıdan da, neticede herkes ister istemez “teslimdir”…
“Kâfirlere cehennemi müjdeledi…”
Şimdi burada n’oluyor? Mesela, Muhiddin-i Arabi Hazretleri diyor ki; “Kâfirlere cehennemi müjdeledi”… Şimdi…  “Müjdeleme” sevinç ve saadete, hayra dair haberdir değil mi? E peki bu ne oluyor o zaman diyeceksin?... Bak şimdi kâfirin –‘herkes fıtratından memnundur’- meselesi var ya, kâfir de kendi küfründen memnun anlatabiliyor muyum? Onun hissesine düşen cehennemdir. “Ona müjdele” diyor. Onun istihkakı o…
“İradenle bağlı olursan sana
‘Müslüman’ diyorlar, olmazsan; ‘Kâfir…”
Bunun gibi, “Allah indinde din İslâmdır!” Şimdi, bu çerçevede anlaşılmak üzere söylüyorum; Kâfir, İslâm’ı kabul etmese de İslâm’dır… Bak şimdi ters bir şey söylüyorum; Allah’ın kulu olmak bakımından, teslim olmak bakımından. O’nun hükmü dışında davranamamak bakımından… Yani sen “iradenle” bağlı olmasan da bağlısın neticede… “İradenle” bağlı olursan sana Müslüman diyorlar, bağlı olmazsan da kâfir diyorlar, anlaşılıyor değil mi…
Şükrü Sak: -“Ruhbanlık” mevzuunda olduğu gibi?.. Âyette; (… O’na tâbi olanların kalblerinde bir şefkat ve merhamet vücuda getirdik. Ve bir ruhbaniyet icât ettiler ki, onu onların üzerlerine yazmadık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için bu icâdı yaptılar. Sonra ona gereği üzere riâyet etmediler. Artık onlardan imân edenlere mükâfatlarını verdik ve onlardan birçokları ise fâsık kimselerdir….) şeklinde geçiyor...
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi mesela, böyle düşündüğün zaman, İslâm’dan önceki devirlerde, -Âyette geçiyor ya hani “Onlar ruhbanlığı icat etti” –veya- “…onların icâdettikleri ruhbaniyeti halk ettik…” buyruluyor ya… Bu nedir; Allah onu beğendi… Allah’ın emretmediği, ama hoşnud ve razı olduğu şeyler kasdıyla…
İşte, Allah onu beğendi… Şimdi o icâd edilen hadise, -misâl söylüyorum ama bunu- Şimdi yüzlerce, binlerce hadis var değil mi… Sen orda üç beş tane hadise öyle tutunmuşun ki, sanki “Bir hadisi bilen bütün hadisleri bilen gibi” bir adamsın tamam mı…  Şimdi sen, buradan, buna nisbetle bir şeyler v’az ediyorsun, bir mesele hakkında güzel bir çözüm buluyorsun, çok önemli ve hayati bir yanlışı bertaraf ediyorsun filân… Bu sanki, “Allah’ın indirdiği din” gibi makbul bir şey oluyor, anlatabiliyor muyum? Neden? Çünkü; “Allah onu beğendi.” … Allah onlarda ruhbanlığı icat etti. Esprileri anladın değil mi… Şimdi neyse mevzu oralara gider. Burada kâfir de Müslüman da yaptığını yapıyor. Kim ne yaparsa yapsın yaptığı kaderdir.
“Marksizm de kadercidir…”
Şükrü Sak: -Evet efendim onun dışına çıkılamaz…
Salih Mirzabeyoğlu: -Allah kulunun ne yaptığını da bilir, ne yapacağını da bilir. Hâlini de bilir, evvelini de ahirini de… Anlatabiliyor muyum… Şimdi n’oluyor, kâfir inansa da inanmasa da o da Allah’ın kader hükmü altında. İslâm dışı “kaderci” görüşler için de böyle… Mesela; Marksizm de “kaderci”dir… Anlatabiliyor muyum. Marksizm’e göre müziğin izahını yapamadığı için, veya diğer başka meselelerin –çünkü rûhî bir mevzu- yapamadığı yerlerde ya bırakıyor, ‘bütün fikir’ iddiasından vazgeçiyor yahut başka bir yola giriyor, işte Garaudy filân, -İslâm’a girişi böyledir- anlattım bunları… Yani izâh edemediği meseleler karşısında, Marksizm de kadercidir…Bu manada bir sürü “kadercilikler” vardır… Birbirinden farklı farklı…Ve kaderciliklerin en doğrusu İslâm’dır!. İslâm’ın izâh ve isbat ettiğidir! Neticede kim ne yaparsa yapsın, “yaptığı” kader olur… Üstad, Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin bu konudaki ölçüsü için; “aklı susturucu” der, aklı susturucu şu kıyasıdır; “Allah seni yaratır da ne yapacağını bilmez mi?”… İşte kader budur!
Şükrü Sak: -Ve bu “amel” işi değil, itikad konusudur.
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi bu mânâda olmak üzere, kâfiri de içine alıcı şekilde söylemek gerekirse, kaza kaderin aynıdır. Yapıp etme… Anlatabiliyor muyum?
Şükrü Sak: -Anladım efendim
Salih Mirzabeyoğlu: -Şimdi orda da mevzu şudur; Mesela “tedbir” diye bir şey var değil mi… E, “tedbir” de Allah’ın beğendiği bir şey, razı geldiği bir şey…  Bu nisbet içerisinde; Hz. Ömer oraya girmiyor!
Şimdi, Hz. Ömer’in oraya girmemesi kadere de uygundur, Allah’ın rızasına da uygundur!  Halbuki kâfirin yaptığı, veya senin “yanlışın” Allah’ın rızasına uygun değildir, “kadere” uygundur. Kader bizden meçhul… Anladın mı? Meçhul olduğu için biz ancak, “yapıp ettiklerimizi” biliriz…
Bu mânâda, duanın kendisi de ameldir…. Hani “Duayı icrada ara!” diyoruz ya! Duanın kendi de icradır; Duygu, düşünce ve iradi faaliyet… Lisânî…
“Kader Allah’tan yanadır…”
Allah kullarını kendisine ibadet etsinler diye yarattı! Buna uyduğun kadar doğru yoldasın, uymadığında da… Anladın… Yani insanlık istese de istemese de Allah Resulü’nün kadrosu içindedir. Ben orda kaza kader bahsinde şeyi işaretlemek istedim; Şimdi “kaza” deyince, kaza “takdirdir…” işte, hükümdür, ondan sonra “kaza bela” dediğindir… Üstad’ın ifâdesiyle; Kader ezelden takdir edilen, kaza ise ânbeân zuhura gelen…
Şükrü Sak: “Gerçekleşen” anlamında…
Salih Mirzabeyoğlu: -Bu sefer de sanki “kader”le aradaki mevzu karışıyormuş gibi geliyor… Halbuki kader Allah’tan yanadır…  Levh-i mahfuz dedin ya, sen onu bilmezsin… Sen O’nun emirlerine uymakla mükellefsin. Kazadır… Anlatabiliyor muyum… Böylece ne olmuş oluyor, -kâfiri de içine alıcı bir biçimde söylüyorum- kaza, kaderin aynıdır! Anladın mı?
“İslâm’da rastgelelik yoktur…”
Şükrü Sak-Evet efendim, nüans farkıyla…
Salih Mirzabeyoğlu: -Hah, yani aynıdır… Bu, bir yönüyle, “teori-pratik” lâfı gibidir. İzah edebildim mi? O senin dediğin âyette geçen husus bana, doğrudan çok önemli bir meseleyi de tedai ettirdi.
Misâl olarak söylüyorum; O ayetin tefsiri ayrı, farklı usullerde yapılan tefsirlerdeki mânâsı ayrı… Misâl olarak söylüyorum bunu; (şimdi “Allah dilediği şeyi siler, yok eder (mahveder) ve (dilediği şeyi) sabit kılar ve ümmülkitap (ana kitap) O’nun indindedir”) onların yeri ayrı, onda ayrı bir hikmet vardır, o mevzu farklı, o besbelli bir şey… Fakat şu da var; “Değiştirdi” derken mevzu şundan ibarettir;
Allah senin durumunu da bilir, değiştireceğini de bilir… Şunu demek istiyorum; İslâm’da rastgelelik yoktur! Anlatabiliyor muyum. Mesela Allah’ın razı oldukları var, razı olmadıkları var, şu var bu var bilmem ne, hepsi var.. Allah katında ve O’nun Resulü yoluyla bildirdikleri –İslâm- hiçbirinde rastgelelik yoktur. Espriyi anladın değil mi?
Şükrü Sak: -Anladım efendim. Bazı mevzuularda bu âyetten çıkarılan hükümler var. İşte “Rivâyet tefsiri”nde şu şekilde, “Dirâyet tefisirinde” bu şekilde… Fıkhî hükümlere konu olan mevzuular… “Nasih-mensuh” mevzuuları… Yani bu mevzularla da irtibatlı olarak tefsir ediliyor. Çünkü, Allah dilediğini yapar. İstediğini değiştirir..
Salih Mirzabeyoğlu: -Tabii tabii… Yani bir âyetin hangi meselelere kaynak veya delil teşkil ettiği, hangi mevzularda hüküm çıkarmaya mevzu olduğu vesaire ayrı bir mesele..
Şükrü Sak: -O ifadeden hareketle…
Salih Mirzabeyoğlu: -Benim kasdettiğim daha farklı!. Meselâ bak; “Dilediğini siler, dilediğini sabit kılar.” Dilediğini değiştirir anlamı da dâhil…. Misâl söylüyorum; İnsanın kalbi Allah’ın iki parmağı arasındadır, tamam mı.  ("Kalpler Allah´ın iki parmağı arasındadır. Onları dilediği gibi evirip çevirir…") Ölçü bu… “Dilediği gibi…”
 
Şükrü Sak: -Farklı zamanlarda farklı yorumlara mevzu olması gibi…
Salih Mirzabeyoğlu: -Bir de şöyle bir mesele var; diyelim, âyet şu zamanda, şu şu şu mevzulara karşılık gelir, ona dairdir. O mevzuya dönüktür. Gelecek bir zamanda da başka bir mevzuya dönüktür. Burada statik-donuk bir anlam vehmetmek veya öyle düşünmek olmaz! Bu hayatın yeniliğine de aykırıdır.
“İnsan idrakine bitişik sırrîlik…”
Misâl vermek gerekirse, -biliyorsun ben kelimeleri fazlasıyla kurcalıyorum, oynuyorum bir bakıma onlarla, farklı mânâları, değişik lisanlardaki karşılıkları vesaire- fark ediyorsanız çok orijinal hakikatler-incelikler de ortaya çıkıyor bundan… Meselâ bak şimdi; Arnavutçada “varr” kelimesi, -iki r ile- ‘mezar’ demek… Halbuki biz de mezar; “yok”tur yani… Yokluğa açılan kapı, yokoluşun kapısı gibi, ölüm, ölmek, yok olmak gibi anlam ve tedaileri var, anladın değil mi?
Burada insan idrakine bitişik bir sırrîlik içinde durmak gerek, bunun gibi; böyle “varlığı” kurcaladın “yokluk” çıktı, “yokluğu” kurcaladın “varlık” çıktı, anlatabiliyor muyum? Varlık ve yokluğun nitelemeleri boyunca bu böyle… Nitelemeleri derken de, her iki nitelemeden çıkan “güzel”ler vardır, “çirkin”ler vardır… Burada da; “Allah güzeldir güzeli sever” ölçüsünü hatırlamak lâzım! Hep ona göre “tefsir” edeceksin… Şimdi, “silme” mesela, -misâl olarak söylüyorum-; eski devirdeki hayat biçimini bugün sürmen mümkün mü?
Şükrü Sak: -Mümkün değil…
Salih Mirzabeyoğlu: -Ne oldu, o “silindi…” Bak, buradaki ‘silinme’nin bile anlamı nasıl bir anda değişiyor… Nüanslar ortaya çıkıyor… O hayat biçiminin silinmesi demek, ‘yok olması’ anlamına da gelmiyor, bugünün taşıdığı izler bakımından, ilgi ve irtibatlar bakımından… Meselâ; şimdi “çekirdek” ağaca yürürken her safhada evvelini siliyor…
Şükrü Sak: -Orda da bir “silinme” var.
Salih Mirzabeyoğlu: -Anlatabiliyor muyum? Mesela zamanda, zaman ve tarihle ilgili konularda vardır böyle bir şey; misal söylüyorum, şuna işarettir demişim de buna işaret olarak çıkmış… Buradaki durum çelişki değildir; deminki söylediğim hadiseyle birlikte düşünürsen, “İslâm’da rasgelelik yoktur” diyorum ya. Ona ait bir çelişki yoktur bunda!
“Buradaki hikmeti anlamaya çalışacaksın!”
Sen tutacaksın, tamam mı, matematiğin üzerinde durarak, “zaman”ın üzerinde durarak, bu hikmeti anlamaya çalışacaksın! Şimdi bak, bu 1400 hikâyesinde bunu –sen takib ediyorsun Ölüm Odası'nı, düzgün okuduysan- bunu gayet güzel gösterdim.
Şimdi bu 1400, -uzun uzun izahına girmiyorum, çünkü diğer ilgi ve irtibatlarını da göstermem gerekiyor o zaman- şimdi 571 tarihi Resullulah Efendimizin doğumu… Bunun doğrudan “Şeriat” anlamı açık... 10 demek; “Onda birini almak” demek. –Bu "Tılâi, on iranî" hikayesine de girer- tamam mı. “Sistem” demek ve “şiir” demek… “Şiir idrâki” filân diyoruz ya!
Şükrü Sak: -Evet efendim…
Salih Mirzabeyoğlu: -Bu 1400 hikâyesini-sana daha önce de anlatmıştım ben-1400; bu işin gerçekleştiği zamandır!Anladın değil mi?. Çünkü, “bâtına” doğru gittikçe, bu bilinen “kronolojik zaman” geçmez… Orda farklı bir zaman var. Bilinen bu kronolojik zaman değil! Bu da “ruh”un zamanüstü olmasıyla ilgilidir, anladın değil mi. Şimdi öyle bakmazsan, bakamazsan anlaşılmaz da zaten. Mesela; Resululluh Efendimize soruyorlar ya Yahudiler, “Senin ümmetinin ömrü kaç sene?” diye… O da sûrelerin başlarındaki “huruf-u mukatta”yı söylüyor, onları işaret ediyor… “Tamam” diyorlar, “745 sene” çıkıyor… E şimdi, 745 seneden beri, aradan bir 700 sene daha geçti… Espriyi anladın değil mi?
Devam edecek.
 

Kaynak:
Nabız Haber

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.