Reaksiyondan Aksiyona


Faruk Hanedar

Faruk Hanedar

04 Haziran 2018, 18:15

Toplum olarak bugün düştüğümüz en büyük hatalardan birisi, başkalarının yanlışlarını en yüksek perdeden dile getirirken, kendi yanlışlarımızı görmekten imtina etmemiz. Bunun akislerini, içinde bulunduğumuz siyasî, iktisadî ve içtimaî vaziyeti izah ederken de rahatlıkla görebiliyoruz. “Kötü” olduğunu bildiğimiz Batı medeniyetinin ağrazını dile getirirken kendimize hiç bakmıyor, bir istinad noktamız olmadığı için rüzgâra göre savruluyoruz.

Elbette, bir istinad noktasına sahip olmamamızda, Batı’nın zihinlerimize ve idraklerimize yönelik gerçekleştirdiği taarruzun payını göz ardı etmek mümkün değil. Ve yine elbette düşmanımızın silahlarıyla silahlanma zarureti ve “küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz” hikmeti icabı Batı medeniyetini bilmek zorunda olduğumuzu inkâr edemeyiz.

Batı medeniyetinin belki de en önemli hususiyeti enaniyet sahibi fertlerden müteşekkil toplumlar tarafından inşa edilmiş olmasıdır. Batı insanındaki hodbinlik fertlerin birbiriyle olan münasebetlerinden, dünyanın geri kalanıyla olan münasebetlerine kadar kendisini gösterir. Hudperestliğe varan bu anlayış, dünyada sadece kendileri yaşıyormuş ve kendilerinden başkası yaşama hakkına dahî sahip değilmiş gibi bir düşünceyi beraberinde getirir. Onların “öteki”leştirdiği herkesin fikri kıymetsizdir. Batı’da fert merkezli materyalist telakkilerin, her fikirden daha fazla itibar görmesinin ve de kendilerinden başka kimsenin problemlerini önemsememelerinin sebebi de bu olsa gerek.

Nitekim Batı’nın tüm maddî sahalarda kurmuş olduğu üstünlük, onların kibrini daha fazla artırdı, bizim gibi toplumlarda ise reaksiyoner bir tavır ve söylemin gelişmesine vesile oldu. Bu reaksiyoner söylem, Batı tarafından oryantalize edilen bizim, kendimizi yeniden oryantalize etmemize sebeb oldu ki; “tepkisel bir anlatım, kendisini ‘öteki’ yapan bir üst-anlatımın dilini kullanır” (Sarıbay, 2000: 14) vaziyete gelip ona eklemlendi. Bu problemin ne seviyede olduğunu anlamanın en kestirme yolu ise akademik camiaya bir göz atmaktan geçiyor.

Uluslararası ilişkiler disiplininde Batı-merkezci bir anlayışın hâkimiyeti, bu disiplinin ortaya çıktığı dönemden beri devam ediyor. İnsanlık tarihi boyunca var olan toplum ve devletler arası münasebetleri ele alan sahayı “uluslararası ilişkiler” olarak yaftaladıktan sonra, “bu alandaki çalışmalar I. Dünya Savaşı’nın ardından başlamıştır” diye etiketleyerek Batı’nın topyekûn hâkimiyetine atıf yapılınca, merkeze alınan sorunların da, Batılıların dış politikadaki önceliklerine göre yönlendirilmesi kaçınılmaz oluyor. Nasıl ki, I. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Cemiyet-i Akvam, Batılı devletler arasındaki problemleri çözmek için “Savaş niçin başladı, savaştan ne dersler çıkarıldı, yeni uluslararası sistem hangi temeller üzerinde inşa edilmelidir?” (Burchill, Linklater, 2013: 22) sorularını merkeze almak suretiyle kurulmuşsa, II. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen Birleşmiş Milletler de Batı’nın ihtiyaç ve menfaatleri doğrultusunda form almış bir müessesedir. Aynı şekilde uluslararası ilişkiler, Soğuk Savaş döneminde nükleer caydırıcılık ve silahsızlanma, Soğuk Savaş sonrası küreselleşme, 11 Eylül’ün ardından ise “terörizm” ve güvenlik konularına odaklanmıştır. Çünkü Batı’nın sorunları bunlardır.
Batılı akademisyenler kendi problemlerinin çözümü için kafa patlatırken, kendi adına düşünebilme kabiliyeti elinden alınmış bizler de, onların “açtığı yolda, gösterdiği hedefe” koşar adım gitmeyi tercih ettik. Dünyanın en büyük problemi adaletsizlikmiş, post-kolonyal süreçte modern sömürgecilikmiş kime ne; nasılsa Batı’nın böyle bir problemi yok. Eee, kelli felli ve de dürüst bir profesörümüzün tabiriyle, ne de olsa “bizde akademi Batı’nın jurnalciliğini yapan müessese...”

Dünyada, Batı’ya karşı olduğunu söyleyen ve Batı’nın habisliğini her fırsatta dile getiren bunca insan varken, kullanılan tepki dili sadece Batı’ya yaradı; fakat ne kadar ironiktir ki, tepkilere rağmen ayakta kalmayı başaran Batı medeniyeti, kendi sonunu elleriyle hazırladı. İnşa edilen akademik despotizm, uluslararası ilişkiler gibi insan faktörü göz ardı edilerek anlaşılması imkânsız bir sahayı dahî, bir takım denklemlere irca etmek suretiyle analiz etmeye çalıştı. İnsan ve toplum meselelerine Batının donuk zaviyesinden yaklaşılması, Doğu insanının ve bilhassa Müslümanların doğru anlaşılamamasına, Batı dışındaki coğrafyalarda yaşanan hadiselerin akademik çevrelerce analiz edilememesine sebeb oldu.

Bazı akademisyenler; Batı’da tamamlanmış devlet inşa sürecinin Doğu’da henüz sürmesi sebebiyle, yani Doğu’nun Batı’yı tarihî olarak takip etmesi dolayısıyla Batı’nın bugününü temel alan teorilerin Doğu’yu açıklayamadığını (Rumelili, 2016: 208) iddia etmiştir. Oysaki Batı’nın Doğu’yu açıklayamamasının sebebi, Batı ile Doğu’nun insan ve toplum meselelerine bakışındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Zira iddia edildiği gibi Doğu, Batı’yı takip ediyor ve onların geçtiği süreçlerden geçiyor olsa idi, izah etmeleri daha kolay olmaz mıydı?

En önemlisi ise; Batı medeniyeti kendisi dışında kalan dünyaya bir şey vazetmediği için çöküyor. Hâlâ bunu idrak edemedikleri için geçmişten kalma alışkanlıklarıyla çözüm arıyorlar. Bugün, karmaşık güç dengeleriyle malûl düzeni anlayamadıkları için yeniden Soğuk Savaş benzeri bir konjonktürün ortaya çıkması adına çaba sarfediyorlar. Zira, Akademik çevrelerin, uluslararası ilişkiler sahasındaki tutumunu, “Bir Amerikan Sosyal Bilimi: Ululsararası İlişkiler” diyerek tenkid eden Stanley Hoffman dahî Soğuş Savaş’ın stabil atmosferine saplanan Batı’nın çıkmazını “Soğuk Savaş sonrasında uluslararası politikanın nasıl işlediğine cevap bulamadığını” söyleyerek itiraf etmiştir. Fakat bu imkânsız! Artık ne İslâm dünyası, ne de Uzak Doğu, ABD ile Rusya arasındaki düelloda bir taraf seçmek için gönüllü; üçüncü dünya olarak vasıflandırdıkları halklar ise iki devin ağzından dökülecek kırıntılarla karnını doyurmaya razı olacak vaziyette hiç değil.

Hülâsa, Batı medeniyeti çöküyor; çökerken de dünyayı toza dumana katıyor. Bu süreçte, uluslararası politika Batı-merkezcilikten ister istemez kurtuluyor. Uluslararası politikayı tekrar yerel coğrafyalara hapsetme hatasına da düşmemeliyiz. Bilakis bizler alemşümul bir davanın mefkure sahibi, kendimizden olmayanları dahî kurtarmanın hayalini gören fertleri olarak bu hataya düşme lüksüne sahip değiliz. Her şeyi yerli yerine koymakla mükellefiz.

Dünyanın sorunları ile alakalanmak yerine kendi problemlerini çözme odaklı teoriler ortaya koyup, insanlığın problemlerine çare olamadığı gibi kendi problemlerine de reçete sunamayan Batı’nın çöküşü önümüzde ve akademimizi içine düştüğü buhrandan kurtarmak vazifesi üzerimizde... Akademimizi kendi toplumuyla barışık ve mükellefiyetinin farkında olan, üniversiteleri yan gelip yatma yeri olarak görmeyen, Mutlak Fikir’i hâkim kılmanın bizi kurtaracağı gibi tüm insanlığın kurtuluşuna da vesile olacağını idrak etmiş, dünyayı yangın yerine çeviren Batı insanına nazaran diğergamlığı şiar edinmiş idealist fertlerle doldurmak ise elimizde. Cihanşümul davamızın tüttüğü teorileri, ancak bunu gerçekleştirdiğimizde görebiliriz.
 
Kaynaklar
-  Ali Yaşay Sarıbay, Yirmibirinci Yüzyıla Doğru Global Kapitalizm, Oryantalizm, Yerlicilik: Teorik Bir Çerçeve, Global Yerel Eksende Türkiye (1. Baskı), Ed: E. Fuat Keyman, Ali Yaşar Sarıbay, Alfa Yayınları

- Bahar Rumelili, Batı Merkezcilik ve Post Kolonyalizm, Küresel Siyasete Giriş-Uluslararası İlişkilerde Kavramlar, Teoriler, Süreçler (2. Baskı), Ed: Evren Balta, İletişim Yayınları

- Scott Burchill, Andrew Linklater, Uluslararası İlişkiler Teorileri (2. Baskı), Küre Yayınları


Baran Dergisi 594. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.