Gazeteci-Yazar Beytullah Demircioğlu: Katar Krizi ile Türkiye’yi Yeniden Çevrelemek İstiyorlar!

Gazeteci-Yazar Beytullah Demircioğlu: Katar Krizi ile Türkiye’yi Yeniden Çevrelemek İstiyorlar!

Gazeteci-Yazar Beytullah Demircioğlu: Katar Krizi ile Türkiye’yi Yeniden Çevrelemek İstiyorlar!

Trump’un Körfez ülkelerini ziyareti ve akabinde Katar’a uygulanmaya başlayan ambargo ve diplomatik yaptırımlar… Bu iki hâdiseyi birbirinden ayrı düşünmek mümkün müdür?
ABD Başkanı Donald Trump’ın ziyareti ve akabinde patlak veren Katar krizi ve sonrasında yaşananları birbirinden bağımsız hadiseler olarak görmek elbette mümkün değil. Ancak olup biteni daha iyi kavramak için tüm bu gelişmelerin öncesine, ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu ziyareti öncesinde başlayan sürece bakmak gerekiyor.

 Obama sonrası ABD’nin Ortadoğu politikasının ne olacağı merakla beklendi uzun süre. Trump, A takımını, İslamofobik, Ortadoğu’da İsrail’in çıkarları doğrultusunda politika izlenmesi gerektiğini savunan Neo-con ve Yahudi ağırlıklı ekipten oluşturunca, izlenecek muhtemel politikanın ne olacağı beş aşağı on yukarı tahmin edilir oldu. Neydi o tahmin edilen? “Ilımlı” ya da “radikal” siyasal İslam’ın tüm tonlarına karşı mücadeleyi öngören, Obama döneminde önünü açılan İran’a “artık yeter” diyen ve onu çevreleyen, Ortadoğu’yu Arap baharı öncesindeki fabrika ayarlarına döndürmeyi hedef alan bir politika izlenecekti. Nitekim şimdiye kadar yaşananlar bu tahminlerin doğru olduğunu gösteriyor…

 Trump ilk yurt dışı gezisini Ortadoğu’nun ve Sünni İslam dünyasının en simge ülkesi olarak takdim edilen Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Neden mutat olduğu üzere İsrail değil de Suudi Arabistan seçilmişti? Kimin önerisiydi bu? Bu ziyaretin fikir babaları Trump’ın neo-con taifesi idi. Neden böyle bir tercih de bulunmuştular, hedeflenen neydi peki? Bir taşla birkaç kuşun vurulması vardı bu ziyaretin siyasi hedefleri arasında. Neydi bunlar?

-İsrail ile Arap dünyası arasındaki normalleşmenin önünün açılması…
-Bu normalleşme ile Arap devletleri üzerinden “terörist” yaftasıyla başta Hamas ve tüm Filistinli gruplar üzerinde baskı kurulması, bu vesileyle işgal devleti İsrail’in elinin rahatlatılması…
-”Terörle mücadele” kılıfı altında bölgenin İslamî siyasî oluşumlarının bertaraf edilmesi sadece İsrail’in işine değil aynı zamanda bu coğrafyanın diktatöryal yönetimlerinin de işine gelecekti...
-Kurulacak “Arap-İslâm Nato’su” ile İran’ın çevrelenmesi sağlanacaktı… 

-Bir de bunlara Körfez ülkelerini, “İran tehdidinden korumak vaadiyle” milyar dolarlık silah satışı yapıldı mı ballı börek olacaktı.

Son dönemde yaşananları bu siyasî hedeflerin hayata geçirilmesi olarak okumak mümkün... Kendi vatandaşlarının değil, Batı’nın kucağında oturan, meşruiyetten yoksun yönetimlerle bu hedeflere ulaşmak için bundan daha uygun bir konjonktürün bulunamayacağını düşündü, ABD’nin dış politikasına yön veren neo-con taife... Dolayısıyla Trump’ın Ortadoğu gezisiyle birlikte gelişen, gerek Katar krizi gerek İran’daki parlamento ve Humeyni’nin türbesine yönelik saldırıları ve onun öncesinde PKK’nın İran kolu PJAK’ın yeniden İran’da eylemlerine başlaması hadiseleri birbirinden bağımsız değil.

Katar niçin hedef seçildi peki? Ne düzeyde ehemmiyetli bir ülke ki Körfez ülkelerinin hedefi oldu?
Katar’ın Körfez ülkelerinin hedefi olması aslında yeni değil. Katar, hem iç politikasında hem dış politikasında diğerlerinden ayrı bir politika izleye geldi hep. İçeride daha özgürlükçü, dış politikasında da özellikle bölgenin ezilen tüm haklarının yanında olma gibi Türkiye ile örtüşen politika takip etti. Diğer Körfez ülkelerinin aksine bölgenin büyük abisi rolündeki Suudi Arabistan’ın vesayetine girmeyi reddetti. Kaynaklarını iyi değerlendirerek, akıllı yatırımlarla dünyanın en güçlü ekonomisine sahip oldu. Katar’ın en önemli markası haline gelen El-Cezire kanalları bölgenin anti demokratik tüm yönetimlerinin korkulu rüyası haline geldi. Onların rezilliklerini ortaya koyan yayınlar yaptı. Özellikle Arap isyanları dönemindeki rolü, diktatöryal rejimlerin tepkisini çekti.
Mursi’nin darbe ile devrilmesinin ardından takip ettiği yayın politikası da darbe lideri Sisi’yi inanılmaz öfkelendiriyordu. Özellikle Mısır ekonomisinin, Körfez ülkelerinin milyarca dolarlık ekonomik yardımlarına rağmen, Sisi döneminde nasıl uçurumun eşiğine getirildiğini, Libya’da, BAE ile birlikte gerçekleştirdikleri hukuksuzlukları gün yüzüne çıkartan yayınlar yapıyordu.
Kısaca, Katar’ın neden Suud’un, BAE ve Mısır’ın hedefi haline geldiği sorusuna ilişkin sebepler maddeler halinde sayılacak olursa birinci sıraya, vesayet altına girmeyi reddedip, despot yönetimlere karşı halkların yanında yer almayı tercih eden bağımsız politika izlemesini sayabiliriz. İkincisi sıraya ise El-Cezire’nin yayın politikasını yazılması gerekir. Katar yönetimine yönelik diğer ithamlar gerçeklikten uzaktır.

İktidarı elinden alınan, darbeye maruz kaldığı halde lideri tutuklanan, binlerce üyesi katledildiği halde şiddete başvurmayan İhvanı desteklemek mi “teröre destek” oluyor? İşgal altındaki zulmünü, gaspını her geçen artıran, Müslümanların tüm kutsallarını çiğneyen işgal devleti İsrail, devlet terörü estirmiş olmuyor ama ona karşı direnen, kendi toprakları haricinde bir tek kurşun atmamış Hamas, “Terörist” oluyor, Katar’ın ona verdiği destek de “Teröre destek” oluyor, öyle mi? 

Cunta lideri Sisi’nin Suudi Arabistan’ın Yemen’deki düşmanlarından İran destekli Ali Abdullah Salih’i gizlice ağırlaması sorun olmuyor. Sisi’nin, katil Esed’i Suriye’nin “meşru lideri” görmesi, rejimin pilot açığını gönderdiği Mısırlı pilotlarla kapattığı iddiaları hiç sorgulanmıyor. Esed rejiminin kimyasal silah kullanması sebebiyle yaptırımların uygulanmasını öngören BMGK’nın karar tasarısında Mısır’ın çekimser oy kullanmış olması problem teşkil etmiyor. Fakat Katar, Hamas ve İhvana verdiği destek nedeniyle “Terörü destekleyen ülke” oluyor.

İran ile ticarî ilişkileri 20 milyar dolara aşan BAE, İran’ı desteklemiş olmuyor. Katar, Arap-İslâm Nato’su diye sunulan ve İran’ı çevrelemeyi hedefleyen oluşuma katılmayı, bunun ümmeti birbirine kırdırma taktiği olduğu gerekçesiyle reddetmesi sebebiyle İran işbirlikçisi oluyor, öyle mi? İroni bir yana, İran işbirlikçiliği suçlamasıyla Katar ile ilişkilerini onu boğmayan çalışanlar, İran ile ilişkilerini koparmayı her nedense düşünmüyorlar.

Trump yönetimi ve Batı dünyası bölgede neye oynuyor peki?
Arap isyanlarıyla başlayan sürecin ardından bölge tam bir alt üst oluş yaşıyor. Dengeler kaybolmuş vaziyette, çok ciddi bir dönüşümden geçiyor coğrafyamız, yeni dengeler kuruluyor, muhtemeldir ki bu sürecin ardından bölgenin haritaları yeniden çizilecek. Dolayısıyla dış etkenlere ve müdahalelere açık çok hassas bir dönemden geçiyoruz. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu ziyaretinin İsrail durağında; “Önümüzde, bu bölgede terörü bitirmek, güven, istikrar ve barışı sağlamak için eşsiz bir fırsat var.” ifadelerini kullanmıştı. Arap dünyasında Trump’ın bu açıklamaları yorumlanırken, mevcut konjonktürün “tarihi ve eşsiz bir fırsatı” ortaya çıkardığı teyit edilmiş ama bunun Trump’ın kastettiği gibi barışın tesisi için değil, Filistin’in İsrail tarafından teslim alınması için tarihi bir fırsat olduğu söylenmektedir. Hakikaten de öyle, Filistin davası Körfez’deki monarşilerin umurunda değil. Hatta sırtlarında yük olarak görülüyor Filistin sorununu... 1977’de İsrail ile barış anlaşması imzalayan Mısır ile ilişkilerini kesen Arap ülkeleri bugün, işgalci İsrail’e karşı direnen Hamas’ı ve Müslüman Kardeşleri destekliyor diye Katar ile ilişkilerini kesecek duruma gelmiş vaziyette. Filistinli grupların değil, ABD’nin de etkisiyle İsrail’in yanında duruyorlar artık. Filistin’i, İsrail’e teslim edip karşılığında koltuklarını garanti almaya hazırlar. Yaptıkları da bu... Artık kimse bir Arap-İsrail geriliminden bahsetmiyor Ortadoğu’da. İsrail’in eski Savunma Bakanı Moşe Yaalon’un “6 gün savaşı sırasında bize karşı koalisyon kurup bizi yok etmek isteyen Araplar, bugün kendilerini bizimle aynı gemide görüyorlar” sözleri durumu özetliyor aslında. Ne yazık ki bugün bölge halkları ile despot yönetimler arasındaki gerilimi, Sünni-Şii ayrışmasını, etnik parçalanmışlığımızın doğurduğu acı sonuçları konuşuyoruz İslâm dünyası olarak.

Dolayısıyla bölge yeniden şekillenirken mevcut konjonktür hem ABD’ye hem de İsrail’e bulunmaz bir fırsat sunmuş durumda. Onlar da meşruluğunu kaybetmiş yönetimler sayesinde bu fırsatı tepe tepe kullanıyor.

İran’la korkutulan Suudi Arabistan ve onun vesayetindeki Körfez’deki diğer ülkelere istedikleri adımları attırıyorlar. Onlar da Obama sonrası, ABD yönetimini yeniden yanlarına çekebilmek için Trump’ın tüm emir ve telkinlerini yerine getirmeye amade vaziyette bekliyorlar.

Velhasıl ABD’nin başını çektiği Batı emperyalizmi, avuçlarında oynattıkları yerli işbirlikçileri ile birlikte, koltuklarını tehdit eden unsurlar olarak gördükleri bölgenin tüm İslâmî oluşumlarını ve onlara destek veren çevreleri şeytanlaştırıyorlar. Hedeflenen, bölgeyi tıpkı Arap Baharı öncesi, despotizmin hâkim olduğu fabrika ayarlarına döndürebilmek. Bölgede oynanan oyunu bu şekilde özetlemek mümkün…

Katar krizi Türkiye’yi nasıl etkiler?
Türkiye, bir anlamda bizim 15 Temmuz’umuzu yaşayan Katar’a tıpkı onların yaptığı gibi sahip çıkarak doğru olanı yaptı. Katar’a yönelik hamle, sadece Katar’a yapılmış değil. Bu hamle başarılı olursa, Katar vesayet altına alınırsa, söylendiği gibi Katar’a “kayyum” atanırsa Türkiye’yi çevrelemeyi yeniden deneyecekler. Çünkü Türkiye, bölgenin meşruiyetten yoksun yönetimlerine karşı mücadele eden bölge halkları için kötü örnek oluyor. Bölgenin despot rejimleri gözünden bakıldığında böyle görülüyor. Kötü örnek olmakla kalmıyor despot yönetimlere karşı halkların yanında yer alıyor. 15 Temmuz öncesinde özellikle BAE ve onun finanse ettiği Mısır medyasının Türkiye ve lideri Erdoğan’a yönelik yürüttüğü akıl almaz karalama kampanyalarının, iftiraların haddi hesabı yoktu. Darbe başarısız olunca umutları kırıldı ama pes etmiş değiller. Dolayısıyla Katar’ın düşmemesi gerekiyor.

Belki bu noktada Katar’a yönelik bu kuşatma harekâtı başarıya ulaşabilir mi sorusu sorulabilir. Evet, Katar, küçük bir ülke ama Gazze gibi kolay boğulabilecek zayıflıkta değil. Bir kere çok güçlü bir ekonomisi ve yanında duracak Türkiye gibi dostu var. Ekonomik gücü sayesinde en az Suudi Arabistan ve BAE kadar Batılı lobiler üzerinde etkisi var. Sonra Türkiye’nin ardından Pakistan hükümeti de Katar’a 20 bin Pakistan askerini gönderme kararını onaylatmak üzere Pakistan Meclisi’ne göndermiş vaziyette. Körfez’deki krizin Trump’ın başının altından çıktığını söyleyen Almanya gibi Batılı ülkeler de var. Hepsinden önemlisi, Katar’ı boğmaya kalkan ülkelerin kendi iç kamuoylarında bir bölünmüşlük hâkim. ABD ve İsrail ile kol kola girip Müslüman bir ülkenin boğulmaya kalkışılması hazmedilmiyor. Velhasıl Katar yalnız değil. Suud öncülüğündeki cephe Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. 

ABD ve İran uzunca bir süre birbirlerini şeytanlaştırdıktan sonra geçtiğimiz senelerde ilişkilerinde yumuşama emarelerine rastladık. Esasında daha önce yapılan şeytanlaştırmanın da mizansen olduğu Humeyni’nin iktidarı ele alma süreci ve “İrangate” gibi skandallar sebebiyle konuşuluyordu. Bugün ise ABD ile İran’ın tekrardan birbirilerine karşı sert bir üslup kullanmaya başladığını görüyoruz. ABD tavrını niçin değiştirdi? İran asıl hedef mi yoksa nihai bir hedefe doğru ara gaye mi?
İran’ın bölgede önünün açılması Amerika’nın öncülüğündeki Batı’nın, Sünni dünyayı, Şii İran ile dengeleme stratejisinin bir parçası idi. Taa ABD’nin Afganistan ve Irak işgalinden bu yana özellikle Ortadoğu politikalarının sonuçlarına bakıldığında İran’ın hep karlı çıkan taraf olduğu görülecektir. ABD’nin, Irak’ı işgaliyle başlayan süreçte Şii İran’ın önünün açılmasını tesadüfi diye ‎okumak mümkün mü? ABD yeşil ışık yakmasa İran, Irak’ı adeta kendi vilayeti haline ‎getirebilir miydi? Suriye’de bu denli inisiyatifi ele geçirebilir miydi? İran, bugün dört Arap başkentini kontrol ediyorsa bunu büyük oranda “Büyük Şeytan” ‎dedikleri Amerika’nın özellikle Obama döneminde onlara alan açması, göz yumması sayesinde gerçekleştirilmiştir.‎ Obama döneminde İran’ın önünü açan politikaların yerini Trump döneminde kuşatma politikasının alacağı biliniyordu. 

Yine İsrail eski Savunma Bakanı Moşe Yaalon’un sözlerine atıfta bulunalım. Ne diyordu eski bakan: “Katar dışındaki Sünni Arap ülkeleriyle aynı gemide hareket ediyoruz. Bunun sonucu olarak da İran’ı bir numaralı düşmanımız olarak görüyoruz.” İsrailli diplomatların İran’ı bir numaralı tehdit olarak gören yaklaşımı, Trump’ın Ortadoğu politikasını teslim ettiği neo-con ekip de savunuyor. Dolayısıyla İsrail-ABD destekli Arap-İslâm Nato’su ile İran’ı çevreleme operasyonlarını müşahede edeceğiz önümüzdeki günlerde. Özellikle İran’ın, üst üste gerçekleşen terör eylemlerinden Suudi Arabistan’ı sorumlu tutması ve bunun intikamını alacağı açıklamasında bulunması gerilimin bir hayli tırmanacağı anlamına geliyor. Tabii bu noktada Ortadoğu’daki Körfez ülkelerinin düştüğü ABD tuzağına, İran yönetiminin de düştüğünü söylemek gerekiyor. Evet, İslâm dünyasının izzetinin bu denli kaybedilmesinde meşruluğunu kaybetmiş yönetimlerin büyük payı var ama en az onlar kadar, hatta onlardan daha fazla İran da fitne ateşine odun taşıyor. Pers yayılmacılığı hırsına bir türlü gem vuramayan, bu uğurda Şiiliği bir kaldıraç olarak kullanan İran yönetimi, kendine düşman olan çevreleri genişletirken başta Körfez ülkeleri olmak üzere düşmanlarını biraz daha ABD’nin kucağına itiyor. Ümmeti birbirine kırdırma stratejisine sürekli katkı veriyor.

İsrail ve onun çıkarlarını misyon edinen ABD’deki neo-con taife için Sünni-Şii ayrımı yapmaksızın, onlara boyun eğmeyen tüm İslâm dünyası tehdit unsuru olarak görülüyor. Velhasıl sorunuzda vurguladığınız gibi İran, asıl hedefe giden yolda bir araç. Tıpkı kullandıkları diğer despotik yönetimler gibi. Hedef, ABD ve İsrail’in çıkarlarına karşı duran tüm İslâm dünyası aslında…  

İran’ın Şiilik merkezli yayılmacı politikalarının önüne nasıl geçilebilir?
İfade ettiğimiz gibi İran, ABD’nin önünü açmasını fırsata dönüştürme gayreti içinde. Direniş hattı dediği hattı, kendi topraklarının çok ötesinde kurmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken, Pers emperyal hırslarının esiri oluyor. Suriye’de, Irak’ta yaptıkları ortada. Bölgenin ve dünyanın dört bir tarafından, mezhebî motivasyonlarla topladığı binlerce genci, Suriye’de, Irak’ta öldürmeye, ölmeye yolluyor. Ne yazık ki ümmet çıkarları için değil, kendi ulusal çıkarları için yapıyor tüm bunları. Batı emperyalizmine karşı direniş hattı olduğuna İslâm dünyasına inandırmaya çalışıyor.

Bunun önüne nasıl geçilebilir sorusunun cevabını verebilmek gerçekten son derece güçleşmiş durumda. Her iki tarafın şahinleri kör bir taassup ile hareket ediyor. Göz gözü görmeyen bir savaş yaşanıyor İslam coğrafyasında. Sünnisiyle, Şiisiyle kimse bulunduğu yerden geri adım atmak istemiyor. Kaybeden bölge hakları oluyor. Şimdi bu parçalanmışlığımız yeni bir mezhep savaşı körüklenerek çok daha vahim boyutlara taşınmak isteniyor.   

Bugün karşımıza çıkan tabloda Şii İran yayılmacılığına karşı Vehhabi Arap savunmasını görüyoruz. Ehli Sünnet Vel’Cemaat-Doğru Yol anlayışının dışarısındaki bu iki fırkanın birbiri ile olan mücadelesi mezhep çatışması olarak adlandırılıyor. “Mezhep” mefhumunun ve “mezhep çatışması” tabirinin bu yaşananlar için kullanılması doğru mudur?
Şii İran ile Sünni dünyayı temsil ettiği ileri sürülen Suudi Arabistan arasında yaşanan rekabeti, “mezhep çatışması” diye tanımlamayı doğru bulalım ya da bulmayalım bu durum sahadaki vakıayı değiştirmiyor. Irak ve Suriye’de insanlar mezhebi gerekçelerle birbirlerini katlediyor. Hem Suriye’de hem Irak’ta şehirler, bölgeler, demografik yapı, etnik ve mezhebi aidiyetlere göre şekilleniyor. Bu çok büyük felaket. Aradaki uçurum karşılıklı atılan adımlarla ne yazık ki sürekli derinleştiriliyor.

Evet, İran ve Suudi Arabistan arasında mezhebi yaklaşımları sebebiyle tarihsel bir husumet söz konusu. Ancak onun ötesinde her iki tarafında birbirlerine karşı bölgesel siyasi üstünlük kurma çabaları, bu uğurda mezhebi argümanlarla hareket etmeleri Ortadoğu’yu içinden çıkılmaz duruma getirmiş vaziyette. İran, direniş hattını Ortadoğu’da Şiilerin olduğu tüm bölgelere siyasi müdahalelerde bulunarak kurmaya çalışıyor. Riyad yönetimi de çeşitli argümanlarla buna karşılık veriyor. Sonunda vekiller üzerinden yürütülen bu savaşı İran ve Suudi Arabistan artık doğrudan bilfiil kendileri yürütme noktasına gelmiş durumdalar. Böyle bir şey İslâm dünyası açısından tam bir felaket olur. Umarız aklıselim galip gelir de Batı emperyalizminin tuzağına düşülmez.
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.