Gazeteci-Yazar Nedim Şener: Asker Balyoz Semineri Yapacağına NATO İşgaline Karşı Plân Yapsın!

Gazeteci-Yazar Nedim Şener: Asker Balyoz Semineri Yapacağına NATO İşgaline Karşı Plân Yapsın!

15 Temmuz akşamı Türkiye’de ne oldu?
Uyuşturucu kullananların tabiriyle, cemaat altın vuruş yaptı. Altın vuruş, ölüm için alınan aşırı doz uyuşturucudur. Bu da gösteriyor ki, ön hazırlık aşamasını çok keyifli bir şekilde yapmışlar. Bu dozun onlara mutluluk vereceğini zannettiler, öleceklerinin farkına varamadılar.

15 Temmuz akşamı denenen şey bir darbe girişimi miydi, yoksa ülkeyi bölüp dağıtmaya yönelik bir teşebbüs müydü?
O gece yaşanan, Fetullah Gülen denilen adamın hesap edebileceği bir harekât tarzı değil. Fetullah Gülen darbeyi isteyebilir, bunun için çalışabilir. Ama bu operasyon için kullanılacak uçağın, helikopterin, silahın, birliklerin neler yapabileceğini, plânların nasıl yapılabileceğini o bilmez. Sadece şuna bakın; İncirlik Üssü’nün kullanılmış olması… “Fetullah Gülen Amerika’da yaşıyor, CIA’nın vizesiyle orada kalıyor” falan, bunları geçelim. İncirlik Üssü’nün kullanılıyor olması ve bunun Amerikalılar tarafından dert bile edilmeyişi... Hani “Almanlar İncirlik Üssü’nde inceleme yaptılar mı, yoksa yapmadılar mı?” diye bir şeyi dert eden Amerika. Darbe girişiminde, İncirlik Üssü’nü kullandıktan sonra Amerikalıların karargâhına sığınıyorlar. Onlar başlarına bunun geleceğini tahmin edemediler, “bu kadar da olmaz kardeşim, destek veriyoruz; ama gelip de bize sığın demedik” diyorlar. ABD darbe teşebbüsünün başarılı olacağını sanıyordu. Çünkü böyle bir saldırı ancak başarı amaçlanırsa yapılabilir. Bu varlık-yokluk savaşı. Fetullah Gülen de kaybedeceği bir savaşa girmez, mutlaka kazanmak için girer. Onu destekleyen güçler de aynı şekilde, kaybedeceği savaşa girmez...

Gülen’in Amerika’da olması bile düşük bir argümanmış gibi gözüküyor; ama aslında kendisini Müslüman diye pazarlayan birinin Amerika tarafından bu denli sahiplenilmesi bile her şeyi gösteriyor. Bizden biri ABD’ye turistik amaçlı vize başvurusu yapsa, vermezler. Vermediler de.
Malûm, “terör örgütü üyesi olmak” ile suçlandım, hala da yargılanıyorum. Cezaevinden çıktıktan sonra vize almak için başvurduğumuzda, hakkımızdaki suçlamaları da öğrenmek istediler; soruyorlar, “ceza aldınız mı, yargılamalar, suçlamaların niteliği” vesaire... Ayrıca araştırma da yapıyorlar. Dediler ki, “kitap yazmak suçlamasından başka bir şeyiniz var mı? Silahlı herhangi bir eyleminiz oldu mu?” Bu kadar ince elenip sık dokunurken, mülakata alındığınız bir yerde, Fetullah Gülen Amerika’da. Bir de kendine “dindarım” diyor. Benim dindarlara saygım var. Ben dindar bir adam değilimdir, kendimce bir inancım vardır; fakat bir hoca gördüğümüz zaman elini öperiz. Bunlar ayrı bir sevgi. Biz dedemizle büyüğümüzü ayırmayız. Mesela benim dünyaya gelmemi sağlayan babamın, CIA’dan Amerika’da kalmaya yönelik bir belgesi olsa, ben bütün dünyamı değiştiririm; “ben nerede yaşıyorum, ben kimim?” falan derim. Ben bunu 2009’da Ergenekon belgelerinde Fetullah Gülen ve Cemaat kitabımdaki bir bölümde yazdım. Cemaatten olan bebelerle konuşuyoruz; “nasıl buldun o bölümü, CIA sizin hocanıza ‘Amerika’da yaşasın’ diye referanslar vermiş” dedim. Biri de, “hocam biliyor musun, hocamız o kadar mukaddes bir adam ki, CIA bile kefil olmuş” diyor. Karşımızda böyle adamlar var. Bu darbeyi plânlamasını falan başka birisi yapıyor. Olayın başını FETÖ mensupları çekiyor; ama FETÖ’cü olmayan askerler de orada bulunuyor. Zaten adam bir asker olarak dünyada gelebileceği her yere gelmiş, alacağı nişanları ve rütbeleri almış. Daha başka ne için yapar bunu? Bu ancak bir istekle olur. Bu da sadece Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak isteyen bir ülkenin projesi olabilir. Bu, 1-1,5 yıldır Amerika’nın gündeminde olan bir şey. Zaten mesajları da gönderiyorlardı.

Dış basında 7 Haziran seçimleri öncesinden beri her gün Türkiye ile alakalı asgarî 3-4 tane makale yayınlanıyor.
Uluslararası basının da bugün geldiği nokta, “bu başarılı olması gereken bir darbeydi”... Şaşkınlıkları yazılarından da belli zaten...

Darbeye teşebbüs edenler içerisinde sadece Fetullahçılar mı vardı?
Fetullahçı olmayan, NATO’cular da vardı. Bakın, “Kemalist, Atatürkçü” falan diye siyasî bir şey kullanmıyorum. Bunlar NATO güdümlü adamlar. İncirlik Üssü komutanı FETÖ’cü çıkmıyorsa, bilin ki NATO’cudur. Obama’nın Atlantik dergisine verdiği röportaja bakın. Ben bunu birkaç kez de televizyonda söyledim. New York Times’ta falan da yazıyor, “Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi NATO’dan ve Batı konseptinden uzaklaştırıyor” diye. Bu cümleyi duyduğunuz an alarma geçmeniz gerek. Bunu AKP’nin iktidar olduğu ve ulusalcıların orduya daha fazla hâkim olduğu dönemde de eleştirdiler. Hatta “Doğucular” ve “Rusya’ya daha yakınlar” tartışmaları vardı. O tartışmalardaki şifre; NATO’dan uzaklaşmadır. Bunu doğrudan yazanlar da vardı. Obama Atlantik dergisine verdiği o uzun mülakatta, “Tayyip Erdoğan bir fiyasko, ordusunu Suriye’de kullandırmayı reddeden bir otoriter” diyor. Yani “sen bir fiyaskosun, eğer ordunu kullandırsaydın fiyasko olmazdın” demek istiyor. Benim de demokratik ilkelerim var ve Erdoğan benim için fiyaskodur; ama bir sürü gazeteciye dava açıyor diye.  Ama ben o cümlenin devamına “ordusunu kullandırmayan bir otoriter” dediğim zaman mesajı alıyorsunuz. Bütün mesele de o. Suriye’nin Kuzey’inde Kürt devleti oluşumuna tavır alan Türkiye’ye, Suriye konusunda o çizginin dışına çıkmış bir Türkiye’ye sıcak bakmıyorlar. Tam da Rusya ile müttefik olabilecek bir Türkiye varken, Rusya uçağının düşürülmesinde de bu adamların parmağının olduğunu düşünmek için birçok nedenimiz var. Yani adamın FETÖ’cülükten tutuklanmış olmasını şöyle bir kenara koyalım. Onlar akıllarıyla bir yere varıyorlar, biz varamayacak mıyız? Gözümüzün gördüğü şeyler var.

15 Temmuz’da müthiş bir vahşet sergilediler. Çok sağlıklı bir hareket değil, diğer darbelerden de biliyoruz bunu. Bu motivasyonu nereden buldular? Kaybetme korkusundan dolayı mı böyle bir vahşet gerçekleştirdiler, yoksa senelerdir kendini gizlemenin neticesinde olan bir şey miydi?
Bence Mısır’dan esinlendiler. Bunu ben söyledim diye söylemiyorum; Tayyip Erdoğan nefreti üzerinden bir kutuplaşma doğuruldu. Tayyip Erdoğan’ın da politikaları buna çok yardım etti. Tayyip Erdoğan da kurtulunması gereken bir figür hâline getirildi.

Bir de hükümet medyasından kaynaklanan antipati var.
Evet. O da çok destekliyor. Hep söylediğim bir şey daha var; FETÖ’yle mücadelede en büyük zararı onlar vermiştir. Mesela, bir şişe suyumuz var elimizde içine bir damlacık yalan (arsenik) koysak, içebilir miyiz bunu? Gazetecilik böyle bir şey… Kaza ile yapabilirsin bunu, atar yeniden kurarsın her şeyi. Ama içine bilinçli olarak bir tane yalan koyuyorsan o patlar; “Sümeyye Erdoğan’a bilmem ne suikasti. Bilmem ne mason belgesi”. Ya bunlara gerek yok. Adam mason da olsa fiiline bakacaksın. Fetullah’ı şeytanlaştırmak için “bu adam şuradan geliyor, anası danası şu” falan filan deniliyor. Kim etnik kökenimizin tamamını biliyor. Bu önemli değil. Adamın devlet içerisinde insan haklarını ihlâl eden yapısını vurgulaman lâzımdı.

O kutuplaşma üzerinden darbeyi plânlayanlar şunu umdular; geri kalan yüzde elli destekleyecek zannettiler. Hatta Osman Özsoy denilen profesör bozması, “adam ne yapabilir falan filan” diyor. Kerim Balcı da parayla askerlik yapmış, herkesi kendisi gibi ruhu satılık adamlardan zannediyor. Bu milletin, halkın içerisindeki o damardan haberi bile yok. Üç beş kişi habire goy goyluyorlar birbirlerini. Bunlar nasıl seçkinci biliyor musunuz? Topluma tepeden bakan bir kitle vardır ya; elit ve aşağılayanlar. Bunların kafası da buymuş, güya halktan geliyorlar. Hesapta namaz kılıyorlar, “biz Anadolu’dan geliyoruz” lafları; fakat halktan kopuklar…

Adam, “bir yasak koysunlar Cuma namazına gitmezler” falan diyor. Adamın topluma bakışına bakar mısın? Bunu diğer cepheden söyleyen insanları da biliyorum. Mesela, “ya bu halktan bir şey olmaz” diyorlardı. Ama öyle olmadı! Halk, 15 Temmuz’da bir ders verdi… Hatta Tayyip Erdoğan daha mesaj vermeden, halk kendi iradesini ortaya koyup sokağa çıkmıştı. Bu müthiş bir şey, çok heyecan verici…

Amerika birtakım açıklamalar yapıyor ama tutarsız; milletimiz de bunu yemiyor. Nasıl olacak şimdi?
Mesela, “senaryo, Erdoğan’ın darbesi” falan… Fetullah Gülen bu işte gerçekten masum olsa, pazarlanan tiyatro veya senaryo gerekçesine sığınmaz. Bunu ancak iki kişi yapar; bir, bu toplumu anlamamış önyargılı insanlar buna “tiyatro” der. 

Ya da yabancı basını takip eden bir Amerikalı bunu diyebilir belki.
O der, diyor da. O yabancı zaten. Aynı kimliği taşıyıp da bu topluma yabancı olan insanlar “tiyatro” diyorlar. İkinci olarak da minareyi çalan, o kılıfı uydurmak zorunda. Fetullah Gülen’in CNN’de “bu tiyatro” demesinin bir sebebi de, Batı’da tiyatro söyleminin bir karşılığı var, onun altına saklanmaya çalışıyor. Ne demişti, “bu konuda benim etkim olduğuna dair bir tek şey gösterin, ben hemen gidip teslim olacağım”. Tam tersi, eğer bu ispatlanırsa gelmemen lâzım. Onu dinleyenler var ya “adamdaki reste bak be!” diyor. Ya salak, ben zaten o adamın bu işte bir şeyini ispatlayabiliyorsam, gelmemesini zaten çok makul karşılarım. Adam becerememiş ve gelmiyor. Dersin ki, “benim bu işte hiçbir idealim yok, bu öyle hafife alınacak bir şey de değil, yarın uçak biletimi aldım sorumlu olmadığımı göstereceğim. Çünkü ben masumum.” İşte o zaman mert adam olursun.

Doğru. Bu adamların zihniyeti için söylediğiniz şey o kadar hoş ki; anlıyorsunuz değil mi söylemek istediğimi?
Evet. Fark ediyorsanız ben onların kelimeleriyle konuşmaya çalışıyorum. Fetullah Gülen için Anadoluluk, civanmertlik kelimelerini kullanmayı bıraksınlar. Sen ruhunu satmış bir adamsın, ruhun bitmiş. Ondan sonra da bu halkı anlayamıyorsun.

Peki, daha Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı gelmeden sokağa fırlayıp, “Amerikancı Fettoş darbe yapıyor” diye mevzi alan milletimizi nereye koyacağız?
Tabiî, tabiî. Geçen doktorlarla oturup bir şeyler anlatmaya çalışıyorum, kahveci geldi “abi siz ne konuşuyorsunuz bu Amerika’nın operasyonu” dedi. Bitti! Adama delillerle kıvrana kıvrana anlatmaya çalıştığım şeyi adam çat diye söyledi ve gitti. O kadar basit. Tartışmalara bakın; özerklik, Suriye hikâyesi ve hemen komşumuz olan Irak’a yaşatılan. Bu coğrafyada Türkiye gibi özellikleri olan bir yer daha yok. Ve bu coğrafyayı bize bırakmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sevr öncesi anlaşmaları, Sykes Picot anlaşmasını falan gündeme getirmek, “Kürt devleti projesi demek ki o zamanlar da varmış, boş değilmiş” gibi söylemlerle…

Mesela bu hâdiseler başlamadan önce Selahattin Demirtaş ile Amerika arasında temaslar var. Aracılık edenlere bakınca, cemaatle ABD arasında aracılık eden aynı kadro.
Şaşırmam. Onların hepsi o lobilerin ajanları.

Hatırlarsınız, Washington Kürt konferansları vs.
Tabiî canım. Bu oyunu sezmemek için aptal olmak lâzım. O bütün senaryoları ellerinde patladı ve dönüp dolaşıp söyledikleri tek şey, “tiyatro”… Hiçbir açıklamaları yok. Zaten Türkiye’ye Batı’dan ve Amerika’dan “geçmiş olsun size” diye gelememelerinin sebebi bu. Çünkü böyle bir plânları yoktu, tek bir plânı vardı; teşebbüs başarılı olacaktı. Şimdi ne yapacaklarını bilemiyorlar. O gelecek, bu gelecek, komisyon başkanı “aa geçmiş olsun, devlet yaşamalı, ilişkiler devam etmeli” falan. Amerika Genelkurmay Başkanı Dunford falan da geldi. Devlet de nezaketen, “siz bu işin arkasında mısınız” demiyor. Devlet “FETÖ var bu işte, adam senin ülkende gereğini yap” diyor. “Arkasında sen yoksan, ver” diyecek. Diplomasi böyle bir şey... Batı basını da, “görüşmelerde hiç Amerika’yı suçlamamışlar” diyor. Ya kardeşim nasıl suçlasınlar, sen onu verme bak nasıl suçlanacaksın.

Ne olacak?
Herkes karşılıklı olarak yaptırım uygulayacak, kimin elinde ne koz varsa. Türkiye iktidarının şöyle bir avantajı var; Türkiye, halkını fedakârlığa ikna edebilir. Mesele memleket olduğu zaman birçok şey teferruatta kalır. Yani Kurtuluş Savaşı’nın fedakâr insanlarını boşuna anlatmadı bu sistem. Niye bu toplumun yüzde 60-70’i Atatürk’ü, Çanakkale’yi, Kurtuluş Savaşı’nı sever? Çünkü, orada herkes vardı. Bu çok değerli bir şeydir.

Bunlar çok uzun zamandır operasyonlar yapıyordu. En son da askerî darbe teşebbüsü. Batı basınında, manipülasyonlarla “Türkiye otoriter bir rejim, iç savaş yaşıyor, iktidar mücadelesi var” gibi gösteriliyor. Dış müdahaleye doğru bir algı operasyonu yapılıyor sanki...
Onu istediler zaten. Özetle Güneydoğu ile ilgili şunlar tesadüf değil; Türkiye’nin orada PKK’ya karşı savaş verdiğini cümle âlem biliyor. Ama akademisyenler, “Kürtlere karşı savaşılıyor” yazdı. Bu gibi liberaller de ellerinden gelen desteği verdi ve yurtdışında, “Türkler var ya Kürtleri öldürüyor. Onlar var ya Kürtlerle savaşıyor” diye yaydılar. En son Demirtaş’ın, “Kürt-Türk etnik savaş potansiyeli var” açıklaması... Hatta bildiride ne var, “uluslararasından gelsinler baksınlar” vs. sonrasında da müdahale… Ben bunları farazi zannediyordum. Salak salak Balyoz seminer plânları yapılacağına, bu tür risklere karşı plânlar yapsınlar. Bize, bir gün NATO bile saldırabilir hatta BM bile. O zaman “ben ne yapacağım” diye bir plânın olması lâzım. Bu coğrafyada yaşıyorsan her şeye hazır olmalısın.

15 Temmuz’da gördük, devlet müessesesi yokmuş.
Devletin bütün kurumlarını felç etmişler.

Mesela, “Askeriye zarar görecek” diye tartışmalar var. Tabiî ki görecek, o kadar hain var ki.
Diyorum ya, her yer felç olmuş. MİT Genelkurmay ile, asker emniyet ile irtibat kuramıyor. Risk analizleri yapılamıyor. Herkes bir rütbe derdine düşmüş. Evraklar gelsin imzalayayım gitsin. Düşünsene, FETÖ ile mücadele edecekler savcılık kırk tane yazı yazıyor ve askerî savcılıktan bir tane dahi geri dönüş olmuyor.

MİT belgeyi başbakanlığa veriyor ve belge sızdırılıyor.
Tabiî. Devlet müesseseleri uyuşmuş. Bütün bunların tekrar ayıklanıp, tıkalı damarların açılması lâzım. Yine “bir gün başıma böyle bir şey gelirse, ben ne yapacağım” diye analizler yapılmalı. Atıyorum, “Türkler kimyasal silah kullanıyor” dedikleri zaman ben ne yapacağım? Bunun medya plânlamasını, uluslararası ilişkiler boyutunu, strateji boyutunu plânlamaları lâzım. Batı’da bunun plânları var. Risk kurumlarında siviller ve akademisyenler çalışıyor. Şeytanın aklına gelmeyen adamın aklına geliyor, onlar da bunun plânını yapıyor. Bunlar boşuna yapılan bir şey değil. Bir devleti böyle bir coğrafyada anca böyle tutabilirsin. Bunu yaparken de komşu ülkenle analiz yaparak değerlendireceksin. Mesela “burada Yezidiler, Kürtler bilmem ne var. Bunlardan şu ikisi şöyle yaparsa ben ne yapacağım” diye bir şeyler düşünmen lâzım. Yoksa kapına gelindiği zaman kalakalıyorsun.

Biz hâlâ Yunan savaşı üzerine tatbikatlar yapıyoruz.
Evet. Bu olaylar olmasa Yezidi’yi bilmiyoruz; Paris’in haritadaki yerini gösterebilirdik, Halep’i gösteremezdik. Bunlar herkese öğretilecek. Biz de ona göre yaşayacağız bu coğrafyada. Başka yapıda, başka kıyafetli adamlar geliyor ne yapacaksın bu durumda? Toplumun buna hazır olması lâzım. Yoksa, “her yer doldu kardeşim ya, Suriyeliler var ya bakıyorum hep Arapça konuşuyorlar, direniyorlar bilmem ne yapıyorlar” diyorlar. E kardeşim adam komşun senin! İnşallah yarın bir gün sen de böyle olmazsın.

İnşallah. O kadar kuruma sızmışlar da Allah’tan millete sızamamışlar…
Tabiî. Mesele zaten o. Onlar abarttıkları gibi eğer beş milyon gibi bir nüfus olmuş olsalardı ki ben bunun gerçekçi olmadığını söylüyordum; Zaman gazetesi bayide yirmi bin satıyorsa, 600 bininin de köpük olduğunu ben bildiğim için nüfuslarının bu kadar olmadığını düşünüyordum. AK Parti yüzde otuz dört aldığı zaman “yüzde on biri bizden gitti” demişlerdi. Ben de kitabımda, “madem öyle yüzde on ile barajı geçiyorsun, bir parti kursanıza o zaman” demiştim.

Kendi yalanlarına kendileri inanmaya başlamışlar. Neyse Hrant Dink’e gelelim. Hrant Dink niçin bu yapıya hedef oldu?
Hrant Dink düşünceleri itibariyle bu toplumun ortalamasını yansıtan bir adamdı. Hem Ermeni Diasporası’na, hem Ermenistan’a, hem Türkiye’deki ırkçı kafaya, hem de devlete “ben bu toprağın” adamıyım deyip kafa tutabilen yürekli bir adamdı. O tarihlerde FETÖ’cülerin, emniyet istihbaratta tüm amaçları Ergenekon’u başlatmaktı. Ortada plân var ama fiil yok. Plân, askeriyeye girip işi büyütüp ordu içerisini temizleyip daha sonra da devleti uyuşturmak. O zaman başlıyor zaten.

Ergenekon dosyasındaki kimi adamların kirliliği de bu işe çanak tutuyor tabiî. FETÖ’ye dönecek olursak, sadece Türkiye’de örgütlenmiş bir örgüt değil. Dünya çapında yayılmış bir örgüt.
Bununla ilgili yakın zamanda “FETÖ-CIA İlişkisi” diye bir yazı yazmıştım. Niye Amerika iade etmez, ilişkileri anlatıyoruz. Eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun 1999’da, “FETÖ’nün hedefi 2000-2005’di ama şimdi ilerlettiler 2025’e” diyor. Şimdi 2016’dayız. Aslında işler yolunda gitse onlar 2025’te iktidarı hedefliyorlar. Zaten Batılıların Fetullah Gülen ile ilgili yaklaşım yanlışları da buradan geliyor. Birileri hep, “bu adam Humeyni gibi geri gelecekti” diyor. Ya kardeşim Humeyni Şii din adamı. Onun İslâmcı yapısıyla bununki arasında fark var. Bu iktidar derdinde... Bu adamın diyanetle falan ilgisi yok. Bu adam bildiğin güç elde etmek isteyen operasyoncu-siyasetçi... Yaptığı tek şey bu… Herkesin kullandığı gibi dini de kullanıyor.

Hatta daha çok mafya babası tiplemelerine uyuyor.
Mesela, onun daha yumuşak hâlini düşünün. Onun bütün dünyası biat üzerine kurulu. Adam kendini yurtdışında “ılımlı İslâm, lâik İslâm” falan diye pazarlıyor. Humeyni’nin metaforunu kullanınca onu gören adamlar da “Humeyni ile ne alakası var, bunlar gayet modern giyiniyorlar, görüşleri açık” diyorlar. O yüzden ben de Batılılara hep şunu anlattım; ideolojisinin amacı ne? Türkiye’de en önemli şey güç, herkes de bunun peşinde koşar. Patronlar bunun peşinde koşar, örgütler de öyle, siyasetçiler de öyle, dernekler de öyle. Hatta bürokratlar bile. Herkes iktidar olmak ister. Böyle bir coğrafya burası. Mesela İngiltere’de “ya gideyim de kralı devireyim de kral olayım” derler mi? Anca hükümet olursun. Orada bir sistem var, burası öyle değil. Burada asiller falan diye bir sınıf yok. Türkiye’de bugün çobanım, bir anda çok önemli bir şey olabilirim. Bu arada söyleyeyim ben de çobanlık yaptım. Bir adam var Anadolu’dan gelmiş kendisi de çoban, adam TSK imamı olmuş. Sınavlarda önünü açmışlar. Bu adam güç delisi olur. TSK imamı dediğin zaman beş generali ona bağladın mı, güç şeyi oluyor.

Dönersek; Eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun bunu tespit ediyor ve Amerika’nın projesi olduğunu söylüyor. Nuri Gündeş’in de bir kitabında, “Fetullah Gülen’in yurtdışında İngilizce öğretmeni olarak çalışanlar CIA’nın elemanları” diyor. Bunu bize uluslararası bir toplantı sırasında bu konuda görevli olan kişi söyledi. Demek ki bu devletin arşivlerinde var. Ben Amerika olsam, Fetullah Gülen örgütü gibi bir örgütle çalışmak isterim. Devletin en mahrem yerine kadar girmiş, genelkurmay başkanının odasına sabah dinleme cihazını koyup akşam cihazı tekrar alabilen başka hangi istihbarat örgütü var? Bundan daha değerlisi var mı? O yüzden Fetullah’ı elinde tutar. İngilizce öğretmenleri de CIA ajanı ise bu uluslararası network demektir bu. Amerika için de bundan daha kullanışlı malzeme olabilir mi? Düşünsene, Amerika Fetullah’ı teslim etti ve network dağıldı. Amerika ne kazanacak? Uydu ile mi takip edecek yani? Ama şimdi her okulda ne var, okullarda ne konuşuluyor, kim nerede, ne konuşuyor, hangi ülkeyle ilgili ne yapabilirler, biliyorlar… Bugün Türkiye’ye bunu yapıyorlarsa dünyanın 180 ülkesinin en az bilmem kaçında ne yapacaklardır.

Dikkatimi çeken şu;  İslâmcı hareketler bunlar için Ergenekon’dan daha önce bir hedef. 1990’lardan beri müdahale ediyorlar.
Ama onlar daha rijitler. Onlara “ılımlı İslâm” dediğin zaman kafana balyozu geçirir. Ben mesela dinden anlamayan bir insan olarak bir baktım, “efendi insanlar, temiz insanlar, kravat takıyorlar” falan… Hatta lâik cephe “ya kardeşim sarıklı cübbeli ne düşünüyorsun, bak bu kravatlı da Müslüman” diyor. Ben onu etiket olarak da kullanabilirim. “Ilımlı İslâm”ın pazarlamaya çalıştığı şey dinî cemaatleri etkileme gücünden değil, Türkiye’ye şekil verme anlayışından kaynaklanıyor. Şimdi ulusalcı diyerek siyasallaşmak istemiyorum. Türkiye’de vatanseverlik, vatanını kıskanan bir bakış vardır. Onu çözmek içindi. Gün gelir Fatih Sultan Mehmed dersin, Alp Arslan yahut Osman Bey dersin. Gün gelir Atatürk de dersin. Atatürk’ü de var eden o damardır zaten. Atatürk hangi dalganın üzerine yükseliyor? O bahsettiğim damar neyse öyle yükseliyor, günün birinde bunu daha iyi anlayacağız. Bu ülkeyi korumak isteyen o yurtsever damar. Bu adamları da o dalgayı kırmak için uydurdular. Asıl operasyon buydu. Onun üzerinden de insanları devşirip devlet içerisine yerleştirdiler. Ben sadece Atatürkçülerden falan bahsetmiyorum, ortalama muhafazakâr insan diyelim; Anadolu’da olanlardan bahsediyorum. Bunlar hem namaz kılar, Atatürk’ü sever, fedakârdırlar, yurtseverdirler, vergisini verirler, askere de onlarla gidersin. Asıl operasyonu o topluma çekmeye çalıştılar.

Son soru olarak şunu da ekleyelim; bundan sonra ne olacak? Belli tarihler verip tehdit ediyorlar…
Yani tabiî, karşı gruplar da insanları ayakta tutmak istiyor. Yabana atmamamız gereken şu, bu operasyonu başlatmaya karar verenler bu mağlubiyeti kolay sindirecek gibi görünmüyorlar. Çünkü, darbenin kilit unsuru Tayyip Erdoğan’ın öldürülmesi. Onun etrafında birleşen destekçileri dağıtmanın tek yolu, onu imha etmek. Darbeciler de bunu hedefliyorlar. 50 bin mermi, helikopterler, uçaklar falan ne demek? İki tüfek, bilmem neyle gidersin, tamam. Ama SAT komandolarıyla birlikte falan… Sokaklarda üç beş bin kişiyi öldüreceklerdi, millet çıkamaz olacaktı. Daha sonra da millet normal hayatına dönmüş olacaktı. Proje buydu, tam tersi oldu. Bunu burada bırakmazlar. Korkum, doğrudan Tayyip Erdoğan olmayabilir, belki bir Kürt siyasetçi olabilir. Karıştırmak için bu tür eylemler yapacaklar diye korkuyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Hayır yok.

Kolay gelsin, vaktinizi aldık.
Ne demek, teşekkür ederim.

Baran Dergisi 500. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.