Mehmet bey sizi tanıyabilir miyiz?
Gümüşhane doğumluyum. Üniversiteyi Erzurum’da bitirdim, edebiyat mezunuyum. Özel bir kurumda yöneticilik yapıyorum. 2001’den beri birkaç arkadaşımla Barbar Dergisi’ni çıkarıyoruz ama ciddi anlamda 2013’ten bu yana çıkarmaktayız. Bu dergi kapsamında üç şiir, üç de düşünce kitabı çıkardım. Düşünce üzerine olan kitapların ikisinin devamı halinde yazmaya devam ediyorum. İslâm teolojisi, dil ve anlam felsefesi, hermenötik, bizdeki geleneksel karşılığı hikmetler üzerine kaleme aldığım, Batılıların aforizma türünden sayılabilecek metinler… “Yenilginin teolojisi” dediğim bir şey var. Son 150 yıllık maceramızda İslâm adına ortaya konulan düşünceler bundan besleniyor. Bunu eleştiriden geçirmek zor, genelde saldırı olarak algılanıyor. Oysa Allah bizi sorumlu tutuyor. Küfür veya nifak varsa bunlar zaten net durumlardır; varsa eleştirisi yapılır.

“İlimde ruhban otoritesi uydurulmuş”
Müslümanın mükellef kılındığı, “halife” olarak yaratıldığı?
Tam olarak bunu kastediyorum. Hakikat reddediliyorsa bunu düzeltmek zaten mümkün… Diyelim ki, peygamberin veya sahabenin yapmadığı şeyi yapmış iddiasında bulunuyorsun. Açılır kaynaklar ve mesele düzeltilir. Anlıyorum ki, iş yorumda. Batı’da da aynı sıkıntı var. Hermenötik dedikleri şey ve diğer eleştiri ekolleri, teorileri, hatta felsefe. Felsefe de kiliseden çıkmış nitekim. Bizdeki kelâm, tasavvuf bunun karşılığı aslında, yani felsefeye de bulaşmışız. Bunu kabul edip öyle ilerlememiz daha şık olacaktır. Biri felsefe, diğeri dil. Dil ne? Bizde ilim sahipleri, müfessirler, siyer ve hadisle ilgili yetkin olduğu diğer metinlerden faydalanıyor, bir de Arapçanın etimolojisine başvuruyor. Bu malzemeyi ortaya koyabildikten sonra herkes yorum yapabilir. Ayrıca yorumun “kul işi” olduğunu kabul ettirmemiz lazım. İnsan aklıdır bu. Fakat burada Batı’dakine benzer bir “ruhbanlık” uydurulmuş. Laik kelimesi Batı’da, “meslekten olmayan” anlamına gelir aynı zamanda. Meslek dedikleri, rahiplik. Oysa işleyiş olarak karşısındakinden farkı yok. İlahiyatçı, muhatab aldığı kişiye “sen kimsin ki yorum yapıyorsun?” diyor. Şunu demiyor; “kaynağın, dayanağın, malzemen, hakikate yönelik elinde ne var nedir?” demiyor. “Sen medrese tahsili mi gördün, alim misin?” diyor.

Bu zihniyeti nasıl aşıp etkisizleştireceğiz?
Ben bu hususu “asıl konuya dönmek” şeklinde değerlendiriyorum. Hatta hazırladığım bir kitabımın adını, “konuya dönebilmenin yolları” koymayı düşünüyorum. Bizim meselemiz “vasat ümmet”, güzel kullar olmak, selâmı yaygınlaştırmak. Bütün insanlığa hayır, güzellik götüren olmak. İnandıklarımızdan değil yaptıklarımızdan yargılanacağız. Dolayısıyla itikada taalluk eden tartışmalardan vazgeçmemiz lazım. Şunun için, eğer ben bir münafıksam siz beni hiçbir şekilde ikna edemezsiniz. İtikadım bozuksa zaten bu sopayla da düzelmez. Öte yandan güzel davranışla kalpler ısınır, münafık değilsem. Bizim eylemde ortaklık için çareler düşünmemiz lazım. Fakat bu “ruhbanlık otoritesi”yle mevzu iyice çatallaşmış. Bugün tıpçılara da, hukukçulara da “ruhban sınıfı” diyorum. Başka hiçbir kelimeyle ifade edilemez bu tür otoriteye dayalı meslek organizasyonları..

Orada da bir tür “din” telakkisiyle dayatma olduğunu mu kastediyorsunuz?
Tabi ki. İnsanları hastanede öldürebilirsiniz ancak. Orada da dikkat edin, ilahiyatçıların kendi dışında olanlara yaptıkları saldırılar gibi saldırı var. Tıpta da alternatif tıp-yasal tıp çekişmesi, çatışması söz konusu. Hukukta “sorun” yok. Hukuk, iktidar gücünün ayağı olduğu için hukuk ruhbanlığında hiçbir sorun yok. Mesela hukuk metinlerini yazanlar ve hüküm koyanlar, cümle nedir, nereye gider buna bakmadan içtihatlar dairesi kurup “bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” misali insanların hayatına ciddi etkilerde bulunan kanunlar yazıyorlar. Kutsal metin gibi “dokunulmaz” kanun ve içtihatları var. Hukukun, mazlumun hakkını korumasını beklediğiniz yerde, bilakis kanun hukuka tecavüz ediyor. Laiklik, tıp, hukuk ruhbanlığıyla da uğraşmak durumundasınız. İktidar kurma güdüsü bunların her birinin etrafında kavga koparıyor. Beni ilgilendiren kısmı da bu tarafı. Mesela, biri imamların maaşlarının fazla olduğundan şikâyetçi, buna karşı çıkan imam da, “ne yapalım kardeşim hayat mı yaşadık biz? Şu kadar yıl okul, şu kadar yıl kurs, yurt hayatı yaşadık, artık hakkımız değil mi” diyor. Sen bunun karşılığını dünyada mı alacağını düşünüyordun?

Bu çarpıklığı neye bağlıyorsunuz?
Kafalar o derece karıştırılmış ki,  tembel öğrenci psikolojisini hatırlatıyor. Çalışması gerektiğini biliyor ama çalışmak istemiyor. Buna bahane kazandırmak için annenin, babanın, komşunun işlerini yapıyor. İbadet kolay, yeri geldiğinde siyaset de kolay, orada bir kendini gösterme şehveti barınabiliyor. Peki ahlâk? Mesela peygamberimize vahyin ilk gelişinde yaşadığı sarsıntının hikâyesi kafama çakılmıştır. Cidden korkmuş bir insan olarak eve dönüyor. Yaşadığına anlam vermeye çalışırken bir “kadın” onu teselli ediyor. Onu teselli ederken, “sen yetimlerin, gariplerin babasısın, sen iyi bir insansın, Allah sana kötülüğü musallat etmez” diyerek teselli etmeye çalışıyor. Güzel insan olmak? Öte yandan savaşılacak mı, yeri geldiğinde namus meselesi tabi. Her kesimden insan arkamdan sallayabilir ama şunu dememeliler; “yalancının, sahtekârın teki…” İşte bunu duymak kahredicidir. Yoksa biri itikadıma, diğeri dünya görüşüme sallamış, umurumda olmaz. Kişi önce insanlığıyla yargılanmalı. Bu anlamda Müslümanların temsil hüviyeti korkunç bir seviye kaybı yaşıyor.

“İlkesiz Müslümanlık”
Müslümanlığın temsil sorununu önce ahlâka bağlıyorsunuz yani?
Kesinlikle. Yani biz İslâm’ı güzel temsil etmiyoruz. Kişi ve topluluk olarak. Herkes kendine, her grup kendine Müslüman. Mesela “aramızda selâmı yayalım” diye paylaşımım oluyor, altına “bu selamün aleyküm demek değil kardeşim” diyorum. Selâmı yayalım derken huzur, dayanışma, güzellik anlamında. Gücümüz ne kadar yetiyorsa. Ben bunu anlıyorum.

Bildiğim kadarıyla “merhaba”nın “benden sana zarar gelmez” anlamı var?
Evet. Bunu çevremize göstermek zorundayız. Müslümanlığın temsili bu. 90’da Ankara’da üniversitede okuyorum. “Radikal Müslüman”ım. Bir gün yurttayım. Bir arkadaşım kahkahalarla geldi. “Bugün Ulus’ta bir başörtüsü eylemi yaptık. Polis dağıttı. Ben kaçtım, polis yakaladı. Benim bu eylemle alakam yok, geçiyordum merak ettim, baktım, eylemci değilim dedim. Polis de beni bıraktı” diyor bir kahkaha daha atıyor. Dondum kaldım. Ne oldu şimdi diyorum kendime? Madem hakikat için çıktın ortaya, polisin copundan mı korktun, gözaltında bir gece kalmaktan mı korktun? Sonra baktım ki, önümüzdeki “ağababalarımız” da aynı. Mahkemede onu demek istemedim, bunu demek istemedim gibi sözler. Hayır kardeşim onu diyorum, tam da onu diyorum. Yatılacaksa yatılır. Yoksa cesaretin sus. Çünkü sen yazarak, çizerek, konuşarak bir öne geçme tavrı, bir temsil tavrı ortaya koymuş oluyorsun. Benim zihnimde bir örneklik oluşturuyorsun. Oraya gittiğinde bunları kıvırmak olmaz. Cidden bu çelişki kafamı çok yordu. Hakikat, bu veya şu kılıfa göre eğilip bükülerek söylenemez. Ya susarsın veya dümdüz söylersin. Tanımıyorum kardeşim. Mücadeleler bu üslûpla ve böyle tavırlarla çok yıpratıldı.

Kafalarda ideal Müslüman tipi canlandırmakta zorlanıyoruz, tersine bir alışkanlık mı oldu yoksa?
Yani insan hürriyetinin ve canının tehlikeye düşeceği durumlar değil mi bunlar? Bu hususta bir iman gücü, sosyal yeterlilik, dini yeterlilik hissetmiyorsak o zaman bir kenarda durmasını bileceğiz veya kıvırmadan düz konuşacağız. Bunu yapmadık. Mesela İslâm’da parti mücadelesi, demokrasi olur mu? gibi 90’lı yılları meşgul eden tartışmalar. Hz. Yusuf örneği verilirdi. Köleydi; Firavun’un yanında bakan oldu. Kur’an’da geçiyor ya, “onlar Allah’ın istediği dışında şeyler ihdas ettiler fakat ona da gereği gibi uymadılar.” Allah bizden bir demokrasi mücadelesi bana göre istemiyor. Bir kısmı bu Allah’ın istediği budur dedi. Ne oldu? İlkelerin ne senin? Erbakan’ın 99’da hapis yatmamak için Çiller’le anlaşmasını affetmiyorum. Girecekti, paşa paşa yatacaktı. Öndeysen, önce düşmeyi, önce vurulmayı göze alacaksın yoksa öne geçmeyeceksin. Biz gerçekten inanmıştık çünkü. Bu mücadelenin gerilemesi sadece rahmetlinin suçu değil tabii.

“15 Temmuz’da Ölümüne Direniş Beklenmiyordu”
Dönemin toplumunda beklentilerin karşılanmayışı 28 Şubatçıların operasyonunu da kolaylaştırmış olabilir mi?
Orada iki tavır beklenebilirdi. Bir, askeri, arkasındaki medya ve oligarşik güçlerin karşısında hakkı savunmak için iş bırakma, boykot gibi değişik yollar denenebilirdi veya Erbakan’ın yaptığı gibi suhuletle karşılanabilirdi. Şundan emin değiliz, Hizbullah? Arkası, etrafı karışık bir yapı. Fakat Salih Mirzabeyoğlu’na yapılanlar herkese yapılır mıydı? Bunların o kadar gözü dönmüş müydü? Kitlesel kan dökmeye kadar işi götürebilirler miydi? Buna dair sağlam öngörülerde bulunamam. Türkiye’nin kendine has sosyal yapısı, kodları meseleyi karmaşık hale getirebiliyor. Beklenmedik zamanlarda beklenmedik tepkileri verebilen bir halkımız var. 15 Temmuz’da olduğu gibi. O gün kimse beklemiyordu. Üstelik silahsız, saldırmadan, vurmadan, kendini tankların önüne atacak kadar. Ölümüne direniş. Ha, 28 Şubat’ta bu olur muydu? 28 Şubat’ta bu halk protestosunu yaptı fakat siyasi iktidarda karşılığını bulamadı. Mesela şunu unutmuyorum; Oğuzhan Asiltürk’ün “efendim filan paşa Erbakan’a sövdü, siz ne diyorsunuz” sorusunu iğrendiren bir sırıtmayla, “efendim o paşa emekli olunca bize gelecektir” deyişini unutmuyorum. Sen kimsin diyemeyen, aciz bir tavır. Tayyip Erdoğan farkı da burada ortaya çıkıyor; ezik değil. Halkın gönlünde eziklikten kaynaklanan öfkeyi boşalttı.

Hissiyatına tercüman oldu yani?
Hakkıyla tercüman oldu. Aslında 2003’te de ezik değildi. Eş-dost sohbetinde anlatırım. İlk dönem bir resepsiyonda içki içiliyor. Onun kadehine de meyve suyu koyuyorlar. Televizyonlarda da bu anlatılıyor. Onun bir o kadehe bir etrafa bakışındaki öfke, hiç içine sinmediğini belli etmesi aklımdadır. 2007’de ciddi ciddi darbe bekleniyordu. O ise ezdirmedi kendini. Biz de imanın, asaletin ne olduğunu gördük. Birçok yönden eleştirebilirim ama bu noktada hakkını verdi. Siyasi liderlik anlamında böyle gerekiyordu, verdi. 28 Şubat’ta eksik olan buydu.

O dönemden bu döneme değişim ne yönde sizce?
Tipik bir eleştiri örneğiyle başlayalım, “bu iktidar bizi ahlâksızlaştırdı”. Hayır kardeşim. Bu iktidarlar bizim ahlâkta ne olduğumuzu su yüzüne çıkardı. Dürüst olalım, kabullenelim. Biz buyduk, ortaya çıktık. Daha önce çeşitli sebeplerle bu ahlâksız tarafımızı gösteremiyorduk. Para, kadın, mal, mülk vs.

Bastırılıyordu sanırım?
Yani yoksulluktan, mahrumiyetten kaynaklanan bir ahlâklılığımız vardı. İktidarın imkânlarına uzanışla birlikte ipler koptu. Değişim bu. Özellikle Refah partisi kökenliler bir şeyi karıştırıyor. 80-90’larda olan samimiyet bugün kayıp. Yoksa bilgi, iman ediş biçimi olarak gerileme yok. Olan, ortaya çıkmıştır. Yalnız bu olumsuz görüntüyü sorgulayan insanlarda artış söz konusu, bunu görmek lazım.

Bir mânâda dibe vurma yaşandı, sıçrayış sıkıntısı yaşanıyor?
Evet. Kendimizi, eksiklerimizi görüyoruz artık. Asıl ihtiyacımızın ne olduğunu kabul edecek duruma geliyoruz.

“Ağa Yerinde Duruyor”
Şerif Mardin’in “mahalle” kavramıyla birlikte “merkez-çevre” teorisi etrafında kompleks aşılı yorum tarzında gayretler de görüldü
Kimse kusura bakmasın. Biz bu ülkede henüz “kâhya”yı devirdik, “ağa”yı değil. Bilerek bilmeyerek “ağa”ya hizmet ediyoruz. Burası önemli. Bu ülkenin tam sahibi değiliz. Ağa bütün gücüyle yerinde duruyor. 28 Şubat sürecinin devam etmesinin sebebi de odur. Müslümanların kültürel anlamda köylü muamelesi görmesinin veya köylü tavrı sergilemesinin sebebi de budur. “Ağa”nın göz yumduğu kadar sermayeye sahip oldular. Müsaade edildiği kadar kültürel hamlelerde bulundular, akademik gelişim yoluna girdiler.

“Ağa” yerinden emin mi?
Emin değil ama şundan emin “ağa”: Kim adına bu topraklarda “ağalık” yaptığını biliyor. Ufak değişim durumlarında kendisine bir şey olmayacağını da biliyor. Fakat “ağa” yerini kaybetmemek için ülkenin üçte birinin canına kıymaya da hazır. Bu aritmetik bölünmeyi sağlayacak altyapıyı hazırlamışlar. Adını koyarak söylüyorum. “Laik-seküler” kimlikli Kürtler içinde olsa da, Kürtler tam destek vermediler. Fakat asıl vurucu güç olarak alevileri düşünüyorlar.

Bütün aleviler için mi söz konusu bu?
Bizdeki ezik, asalet yoksunu edebiyatçılığın, yazarlığın, siyasetçiliğin, aydınlığın getirisi yüzünden 2013’ün bir “alevi kalkışması” olduğunu kimse söylemiyor. Arkadaki organizasyondan bahsediyorum. Sade vatandaş değil. Osmanlı’nın son döneminde Amerikan kolejlerinin bir misyonu vardı. Bunları iyi takip etmiş olmak lazım. Misal vereyim, bir dostum dedi ki, “dedem hafız, iki amcamı hafız olarak yetiştirdi. Fakat ne odu anlamadım üçüncü nesilde birden alevi olduk.” Aynen cümlesi bu. Bahsettiğim şahıs Türk alevisi. Mesela geçmişte Çorum alevileri “namazlı alevi” bilinirdi. Sünnilikle fark göremezdiniz. Sadece dilde alevilik. Buradaki ufak eğilim bir şekilde kullanılıyor, böylece bir kitle oluşturulmak isteniyor. Bunu söyleyenler var fakat mevzu tartışılıp güncellenmiyor. Oysa “alevi” kelimesinin geçmişi yüz yılı bulmamıştır. Arap coğrafyasında, o da küçük topluluklar halinde vardı. Türkçenin konuşulduğu topraklarda “kızılbaş”, “rafızilik” denirdi, Alevilik kelimesi yok, hatta “cemevi” kelimesi de yok yakın zamana kadar.

Bölücü unsur olarak hazırlanıyor

Hem kelimeyi üretiyor, hem sosyal altyapısını hazırlıyor, hem de tarihini yazıyor. İçimizden bazı insanlar çıkıp diyor ki, “Yavuz bir sürü şii katletmiş”… Kaç kişi? İsmail Hakkı Uzunçarşılı’da kırkbin geçiyormuş; 40 bin. Bir meydan savaşındaki artçı kırılma bu. İki büyük devlet savaşıyor. Bu rakamlarla büyük bir “alevi kırımı”, mezalimi çıkarılamaz, uydurulamaz. Yunus’tan beri Türkçede bir şiir geleneği var. Madem böyle bir zulüm vardı, bu zulmü yansıtan şiirler, yazılı metinler vs. olmalı ama yok. Pir Sultan’dan bir sürü şiir kalmış, hiçbirinde böyle bir katliamın izleri yok. Sadece iki devletin düşmanlığı var o şiirlerde.

Buradan bir zorlamayla mağdur, ezilmiş, sürgün, ölüm mitleri..

Hepsi üretilmiş, hatta etnisite edebiyatı üretilmiş. Bu tür tartışmalar sırasında kimileri öne çıkarken sorulmuyor; alevi misin, ateist misin? Bu soru çok önemli. Sen ateist biri olarak nasıl Aleviliği temsil ediyorsun? O zaman Alevilik bir inanç değil, etnisite mi? O halde ırkın, milletin, dinin, mezhebin ne, söyle bana? Aziz Nesin sünni kökenden geliyordu, “ben sünniyim” dedi mi? Ateistim diyordu. Bu soru, organizasyonun kirliliğini ortaya koyması açısından çok önemlidir. İçinde Türk, Kürt, Arap, Zaza var, böyle bir millet olmaz. Ateist, komünist, şu, bu var. Böyle din ve mezhep de olamaz. Fakat “kesim” olarak görünüyor.

Bir patoloji alameti olmalı?
Kesinlikle. “Stockholm sendromu” var burada. Ahlâkî ve aklî savunulabilir hiçbir tarafı yok. Ama bizdeki asalet sorunu burada da kendini gösteriyor. Bunun tartışmasında, müzakeresinde hep ezik davranıyoruz. Konuşuyorsak hakikati konuşmalıyız.


Baran Dergisi 594. Sayı