Mimar Serkan Akın: Kentleşme Politikaları Millî Güvenlik Sorunudur!

Mimar Serkan Akın’la İstanbul’da yaşanan deprem vesilesiyle, “kentleşme politikaları, betonarme ve deprem” üzerine bir söyleşi yaptık. Akın’ın “kentleşme politikalarının millî güvenlik sorunu” olduğunu ifade ettiği mülakatı da alâka ile okuyacağınızı düşünüyoruz.

Mimar Serkan Akın:  Kentleşme Politikaları Millî Güvenlik Sorunudur!

20 yıl sonra İstanbul şiddetli bir deprem daha gördü. Deprem öncesi ve sonrasını sağlıklı konuşabiliyor muyuz?
Deprem yeryüzünde doğal bir oluşumdur. Yağmur, kar gibi; doğanın ölmesi, yeniden doğması gibi deprem de bir süreçtir. Dünyanın fiziksel özelliklerini incelersek 12.750 km çapı var. Saatte 1650 km hızla kendi etrafında dönüyor. 100 bin km hızla uzayda hareket ediyor. Yanılmıyorsam güneş sistemi de 80 bin km hızla uzayda hareket halinde... Bu hareket eden kütlenin katı kısmı ortalama 20 km, yani 5-40 km arasında, okyanus diplerinde 5 km’ye kadar düşüyor. Dağ tepelerinde 40 km’ye kadar yükseliyor. Bu kütlenin içi sıcak magma tabakası. Yani bir elma kabuğunun kalınlığından bile ince bir yüzeyde yaşıyoruz. Dünyayı bir pinpon topu kadar ufaltırsak dünya daha pürüzsüz bir yüzeye sahip bir top oluyor. Bilirsiniz; bazen tavuklar erken yumurtlar. Bu yüzden kabuğu yeterince sertleşmediği için içi kabuğunu sarsar. Dünya böyle bir şey aslında. Aldığımız, verdiğimiz her nefese şükretmemiz gerekir. İkincisi; bu kadar büyük bir kütlenin Fizik kanunları dâhilinde yaklaşık 50-100 metresinde debeleniyoruz en fazla. Bizim geleneksel mimarîmiz olsa, bu seviyelere de inilmez. Subasman seviyesinin altına çok fazla inmeyiz. Toprağı eşeleyip, bir taş koyup üzerine evimizi yaparız.

Modern teknolojiyle ise 50 metreye kadar indiğimizi düşünelim. Eksi onuncu kata... 20 km’lik tabakanın çok cüz’î bir kalınlığını kullanıyoruz. Şöyle; mesela biz mimarlar cm birimiyle çalışırız. Metrik ölçü kullanırız. Tıpta cerrahlar mikron büyüklüğünde ölçülerle çalışır. Ama bir jeolog eline bir taş aldığında, taşla ilgili şöyle bir cümle kurar; “Bu taş 10 ilâ 15 milyon yaşında.” der ve bu “bilimsel” bir cümle olur. Çünkü fizikî ölçek değiştiği ve büyüdüğü zaman bilimsellik o noktada acziyete düşer. Ama bu bilgi bilimseldir. Bunda bir tartışma yok. Dolayısıyla konu dünya ölçeğinde, yerküre büyüklüğünde olunca hâkim olamadığımız bir büyüklük ortaya çıkar.

Bununla birlikte jeoloji mühendisleri, jeofizik mühendisleri ve inşaat mühendislerinin zemin ile ilgilenenleri bu konuda uzmandır. Mimarlar zemin bilgisi konusunda son sıradadır.

Mimar olarak diğer mühendisliklere nasıl bakıyorsunuz?
Özelde deprem mühendisliği diye bir şey yok. Sadece uzmanlığı ve akademik çalışması deprem olan mühendisler var. Bununla birlikte depremle ilgili en temel mesele şudur; siz tüm dünya ölçeğindeki depremler, deprem bölgeleri veya faylarla ilgili konuşamazsınız. Türkiye’deki bir mühendis San Francisco’daki fayın faaliyetiyle ilgili çok şey söyleyemez. Veya dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen depremlerle ilgili anlık, periyodik bilgiler eline ulaşmıyorsa o fayla ilgili bir bilgi veremez, somut şeyler söyleyemez. Ben burada uzmanlığı reddetmiyorum; işin niteliğini, tarifleri doğru koyalım, diyorum.

Uzmanlığın altını doldurmak gerektiğini mi kastediyorsunuz?
Aynen öyle. Bir mühendis arkadaş jeologdur; Marmara Bölgesi’nde aktif olarak çalışıyordur. Dolayısıyla bölgenin faylarını ve bu konudaki aktif bilgileri çok iyi biliyordur. Depremle ilgili temel beklenti şudur; “Hangi zamanda kaç büyüklüğünde deprem olacak?” Bu sorunun, bugünkü teknolojiyle bilinmesi mümkün değil. İkincisi, başka bir şey var; biz yağmurun ne zaman yağacağını anlık olarak merak ediyor muyuz? Etmiyoruz. Genel yağmur bilgimiz ve beklentimizle biz dere yataklarına ev yapmayız ya da yapmamalıyız. Geleneksel tecrübe budur. Dolayısıyla yağmur yağdığında, “Tüh yağmur yağdı, sel olacak!” demeyiz. Ya da “Sel olacak yüzme öğrenin!” veya “Eşyaları bir sandala koyun!” diyemeyiz. Ama biz modern kentlerde yaşadığımız için “Eyvah kar! Eyvah yağmur! Eyvah trafik!” diyoruz. Doğal gerçekliğe, Sünnetullah’a aykırı davrandığımız için yağmur ya da kar bizim için nimet olmaktan çıkıp afet ya da külfet sebebi sayılıyor.

“Betonarme Siyasi-Sosyal Bir Projedir” 
Biraz da hayat tarzımız bu tavrı tetikliyor olabilir mi?
Kesinlikle. Mesela Adapazarı’nda fay hattının hangi istikametten geçtiği bilinir. Haritası çıkarılmıştır. Çıplak gözle de görülür. Yer zaten sallanacak, bu çok doğal bir durum. Tüm bunları biliyor ve tekniğine uygun binalar inşa ediyorsak niçin deprem olmasından korkalım? Doğal olmayan bizim doğa kanunlarına aykırı inşaat yapmamız. Bu gerçeğe aykırı kentleşmeye, yapılaşmaya teşebbüs etmemizdir. Neticede bir fay hattı üzerinde yaşadığımızı biliyoruz.

Ayrıca akademik camiada da kimse net olarak betonarmenin aleyhine konuşmaz. Düşünün, 99 depreminden sonra hatırladığım kadarıyla 2-3 defa deprem yönetmeliği değişti ve statik olarak betonarme kesitleri arttı. 1999’dan önce de 1978’de bir yönetmelik vardı. Betonarme 1903’te çıkmış bir teknoloji. August Perret adlı bir mimar Paris’te Franklin caddesinde 25 numarada betonarme bir apartman inşa etti. Bu da rastlantı değildir mesela. Bilinçli olarak betonarme bir apartman yapmıştır. Peki bu aradaki binalar nasıl ayakta duruyor ya da betonarmenin ömrü ne kadardır? Bundan 50 yıl önceki beton yapının kalitesi ve betonu tanımlayan standartlarla şimdikiler farklıdır.

Demokrasi de böyledir. Demokrasi hiç tartışılmaz ya, beton da “ontolojik” olarak hiç tartışılmıyor. Ne hikmetse demokrasi bir çok sorunu çözmez; ama kutsallaştırılmıştır. Betonarme de ağır bir taşıyıcı şemadır. Bizim normal şartlarda daha büyük evler yapmamız gerekmiyorken; betonarme ile apartman, konut, rezidans, gökdelenler yapmamız varlıksal bir problemdir. Bizim insani ölçekte taşları üst üste koyarak ve tahtaları üst üste çakarak Âdem peygamberden bu yana yaptığımız evler zaten betonarme gibi ağır bir sisteme ihtiyaç duymamıştır.

Betonarmeye ortalama 50 yıl ömür biçiliyor ayrıca...
Küresel ısınma dedikleri durumla birlikte betonarme binaların ömürleri de kısalıyor. Mesela Arap yarımadasındaki betonarme binaların aşırı sıcaktan gösterdikleri bozulma tepkileri var. Korozyon mesela... Demirle beton malzemesinin birleştiği sisteme betonarme diyoruz. Felsefesî bakımdan irdelersek, kâgir bir yapı basınca çalışır. Yerçekimi olduğu müddetçe kâgir yapılar ayakta kalır. Beton yapılar ise tüm momentleri ve kesme kuvvetlerini sıfırlamak üzere hesaplanarak inşa edilir. Dolayısıyla var olan yüklere sürekli karşı koyan bir tasarım ortaya çıkar. Kâgir yapılar ise kıyamete kadar ayakta kalabilecek şekilde yapılır. Taş taş üzerindedir. Dünya da zaten taş veya kayaların üst üste olmasından dolayı bir arada durur ki, taşlar yorulmaz. Ama beton yorulur. “Beton ve malzeme yorulması” diye bir kavram vardır. Siz, çekme kuvvetine karşı açığınızı donatıyla karşılarsınız ve bu metal yorulmasına sebep olur. Korozyon vardır ayrıca. Betonarme bina, eninde sonunda yıkılmak zorundadır. Oysa biz evliliklerimizi boşanmamak üzere yaptığımız gibi evlerimizi de yıkılmamak üzere inşa ederiz; ama tabiî malzemeden ve bu malzemenin tekniğine uygun şekilde yaparız. Mesela kerpiçten bir ev yaparız. Aileye yeni birileri gelirse oda ekleriz. Anamız-babamız vefat ettiğinde onların kaldığı odayı sıvamazsak o oda kendiliğinden yıkılır. Ahşap bir bölgede oğlumuz olduğunda gideriz dağa, ihtiyacımız kadar kereste keseriz. O kereste yirmi yıl bekler, demlenir, nefes alır, kurur ve kendine gelir. O malzemeyle, oğlumuz evlenme yaşına gelince yeni bir ev kurarız. “Sürdürülebilirlik” gerçek mânâda budur. Dolayısıyla deprem öldürmez. İnsanların hatası öldürür. Deprem bu noktada “afet” değildir. Deprem “Sünnetullah”ın parçasıdır.

Betonarmeye geçişle birlikte kendimize tabut yapmış gibi oluyoruz o hâlde?
Tabiî... Ben betonarmeye ontolojik olarak karşı çıkıyorum. Beton bize apartmanı getirmiştir. Üst üste inşa zihniyetini getirmiştir. Bizi doğal seyrinde müstakil ev fikrinden, tahayyülünden uzak düşürmüştür. Bu da sanayileşme ile birlikte gelişen kentleşme politikalarıyla, fabrikaların etrafına kurulan işçi kitlesinin; yani mesleksizleştirilen, tek tipleştirilen, cinsiyetsizleştirilen, ailesizleştirilen zavallı insanların komün hayatı hâlinde apartman bloklarında, hücrelerde yaşamasını sağlamak için icad edilmiş bir inşa sistemidir. Bu bir rastlantı değildir; betonarmenin amacı tüm teknolojik ürünlerde olduğu gibi hayatı kolaylaştırmak değil, tam tersine bizim düşünce tarzımızı ve hayat şeklimizi değiştirmektir.

“Kentleşme Politikaları Millî Güvenlik Sorunudur”
Yani betonarme bu işe özel bir proje mi?

Net olarak projedir. August Perret kimse, Steve Jobs odur. Jobs kimse Bill Gates odur. Gates kimse Edison odur. Bunlar, şeytanî küreselcilerin toplumları dönüştürmek için laboratuvarlarda, kapı arkalarında tasarladıkları medeniyet tasavvurlarını hayata geçirmek için çalıştırdıkları adamlarla birlikte ürettirdikleri projelerdir.

Deprem üzerine konuşan jeologlardan Şener Üşümezsoy, İstanbul’da beklenen “büyük deprem”in asılsız olduğunu, bu iddianın inşaat sektörünün yaşaması için üretilmiş bir spekülasyon olduğunu ifade ediyor.
Üşümezsoy’a şöyle katılırım: Kimse depremin ne zaman olacağını söyleyemez. Başta belirttiğim fizikî kütle ve veriler depremin büyüklüğü, kalıcılığı ve zamanlamasıyla ilgili isabetli bilgiler vermemize engel teşkil ediyor. Bu konuda çok yetersiziz. Şu söylenebilir; yer altı gaz çıkışları, fay hatlarında titreşim, deprem öncesi veya sonrası hareketlilikler. Ancak bunlar takip edilip paylaşılabilir.

Bununla da eş zamanlı olarak toplum sürekli beton yapılaşmaya mı ikna ediliyor?
Kentleşme politikaları millî güvenlik sorunudur. Burada son derece ciddi bir durum var. Sadece Konya ovasına tüm Türkiye’yi dünya standartlarında yerleştirebilecek bilgiye sahip iken, Avrupa’da km² başına 500 kişinin yaşadığı bir durumda Türkiye’de 100 kişi yaşıyor. Bu hesapla baktığımızda biz Anadolu’da 400 milyon insanı rahatlıkla yerleştirebilecek, barındırabilecek ve besleyebilecek durumdayız. Amaç, bizim üst üste balık istifi gibi yığılmamız, bizim köleleştirilmemiz, bağımlı hâle getirilmemizdir. Trafikte vaktimizin çalınmasıdır. Psikolojimizin bozulmasıdır. Faizle borçlanarak toplumsal ahlâkî düzenimizin bozulmasıdır.

Teşekkür ederiz.
Rica ederim.


Baran Dergisi 664. Sayı


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.