“Müslümanlar Globalizmin Akıntısına Kapılmıştır!“

Doç. Dr. Serdar Demirel:

“Müslümanlar Globalizmin Akıntısına Kapılmıştır!“

Biz İslâm medeniyeti ile Batı kültürü arasında sıkışmış bir toplum olma özelliği taşıyoruz. Özellikle sekülerizmle beraber nefsimize olan tutsaklığımız hürriyet addedildi, bu da bir başıboşluk doğurdu. Müslümanlar olarak biz hürriyetten ne anlamalıyız?
İslâmî literatürde hürriyet demek, Allah’a kulluk demektir. Bir kişi Allah’a kul olmadan mutlak hür olmaz. Çünkü insan fıtratı boşluğu kabul etmez; Allah’ı tanımazlar, Allah’tan kendini âzade görenler O’nun yerine başka “tanrılar” koymaktadırlar. Bunlar yeni modern ilahlar, ikonlar, trendleri kontrol eden gurular, ideolojiler, insanın kendi nefsi vs.… Bu geçmiş dönemde de böyle olmuştur, modern dönemde de… Modern dönemde ortaya çıkan kültlerin sayısı belli değil. Peygamber Efendimiz (sas), kıyametin küçük alametlerini bildiren bir hadislerinde inananların içine düşeceği muhataralı bir durumdan haber verir. Hz. Sevban (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (sas) buyurdular ki:
“Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler”. Bunun üzerine sahabîler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Resûlullah, o gün sayımız çok mu az olacak? Efendimiz (sas): “Hayır.” der. “Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat siz -çokluğunuz- bir akıntıya taşınan çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de “vehn” verecek..” Bunun üzerine sahabîlerden biri sorar: “Vehn nedir ya Resûlullah” O da buyurdu ki: “Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.”
İnsan dünyayı sevip bağlandıkça o sevgi insanın kalbine kök salacaktır. O kök saldıkça da hürriyeti kısıtlanacaktır; çünkü insan gerçek hürriyetini Allah’a kullukla, ahirete inanmak ve hazırlanmakla sağlayabilir.
Sekülerizm de aslında dünya hayatını esas almaktır. Biz iki kavram üzerine konuşuyoruz: Sekülerizm ve laiklik. Bu ikisi arasında illiyet bağı vardır. İkisi de dünya ve dinî işlerin birbirinden ayrılmasını öngörür. Aradaki fark ise şudur: Laiklik, Katolik Fransa tecrübesinde ortaya çıkmıştır. Bilimsel çalışmaların ve yeni teorilerin kilisenin skolastik anlayışına ters düşmesi üzerine bilime ve bilim adamlarına savaş açtılar, engizisyon mahkemelerinde büyük kıyımlar yaptılar. Bu çatışmada galip gelenler kilise karşıtları oldu. Bunlar da dine ve din adamlarına, dinî olan her şeye savaş açtılar. Fakat sekülerizm biraz daha farklı bir tecrübede ortaya çıktı. Protestan olan Anglo-Sakson dünyada. Bu dünyada bilim ve din arasında Fransız tecrübede olduğu gibi katı bir savaş yaşanmamıştı. Böyle olunca da orada soft bir laiklik hayata geçirildi. Sekülerizm latince bir kelime olan seculuum’dan türetilmiştir. Burada ve şimdi demektir. Burada, yani bu dünyada, ahiret boyutu yoktur bunun. Şimdi ise yaşadığın zaman diliminde... Cennet istiyorsan bu dünyada ve yaşadığın zaman diliminde kuracaksın, ahirete ertelemeyeceksin.
Bu bir nevi insan ruhunu yok saymak mânâsını taşıyor…
Tabiî ki, insanın metafizik boyutunu görmezden gelmektedir. Seküler dünya da bunun üzerine inşa edildiği için “tanrıyı” hakkıyla takdir etmemek gibi bir durum söz konusu ve dünyevîleşme esas olmaktadır. Böyle bir dünyada ise insanlar modayı, teknolojiyi, yeni kült akımları, yeni ikonları “tanrı” yerine geçirdiler ve onlara tapınmaya başladılar. Daha evvel dediğim gibi, insan fıtratı boşluğu kabullenmez. Hatta Batı’da boşlukta olan modern eğitimli insanlar arasından gidip Budizm’e girenler, Hinduizm’e inanmaya başlayanlar çıkıyor. İnternetten bakın meselâ Sadi Baba diye birisi var; birkaç yıl önce ölmüştü. Bir Hindu din adamı. 25 milyon civarında tabisi var… Bu öyle bir adam ki, takipçileri onu ilah olarak görüyorlardı ve Hindistan’daki bakanlar, bürokratlar bu adamın ayağına kadar gidiyorlardı; çünkü müthiş bir oy potansiyeline hükmediyor. Nasıl ki “tanrı” “İsa”ya hulûl etti ise modern dönemde de Sadi Baba’ya hulûl etti diye inanan milyonlarca insan söz konusu… Gelmek istediğim nokta şurası; bir Hindu bu adama tapabilir, dinî gelenekleri gereği anlaşılabilir bir durum bu. Ama modern toplumdan gelme ve modern eğitim almış kişilerin bunu yapması anlaşılması zor bir durumdur. İnsan fıtratı boşluk kabul etmiyor demem bundan. Batı medeniyetinde “tanrı” dışlandığı için oradaki insanlar Hindistan ve benzeri yerlere gidip bu tarz insanlara, hayvanlara, eşyalara inanmaya başlıyorlar.
Modernleşmeyle beraber ümmet de bir sekülerizm, konformizm hastalığına tutuldu ve bu, İslâm’ın çizdiği insan profiline de uymamakta. Sizce bu konformizm hastalığından nasıl kurtulacağız? İslâm’da bize çizilen profil nedir?
Ümmetin konformizme kapılmasının iki boyutu var; birincisi, globalizmdir. Globalizm de iki şekilde tefsir edilebilir; küreselleşme ve küreselleştirme. Bu ikisi arasında çok büyük fark vardır; küreselleşme, tarihin doğal akışını ifade eder, Allah azze ve celle tarihî dönemleri yaratır, o tarihî dönemlere özgü imkânları da yaratır, o dönemdeki insanları da O yaratır. Doğal olarak bu akışa kimse karşı çıkamaz ve biz bunu Sünnetullah olarak görürüz. Bir de küreselleştirme vardır; bir merkezden üretilen trendlerin, fikrî akımların, yaşam tarzlarının kimi yerlerde soft yöntemlerle, yani sinema, tiyatro, televizyon, kitap vesaireyle kimi yerlerde ise askerî müdahaleler ile yapılır, birey ve toplumlar bir kültürden başka bir kültüre kanalize edilirler. Küreselleştirme yerel değerlerin içeriğinin boşaltılması anlamına gelmektedir.
Bu çerçevede konuşulanlar herhalde son iki asırdır yaşananların bir sonucu olsa gerek?..
Katı bir işgalden soft bir işgale evrildik, post-kolonyalizm dönemindeyiz. Dünyada yaşanan teknolojik devrimler, dünyayı küçük bir köy haline getirdi. Türkiye’deki, Güney Afrika’daki, Malezya’daki, Londra ve New York’taki binalara bakın, hepsi aynı dizayndadır. Yani, yaşadığınız yer ile diğer bütün coğrafyalar Batı bina tarzıyla aynileşmiş durumdadır. Ev içi dizaynlar da aynıdır. Oysa mimarî sizin hayata, tabiata bakışınızı, hayatla olan temas tarzınızı yansıtır. Demek istediğime gelecek olursam, bu evlerin içindeki ister Çinli olsun, ister Arap, ister Türk olsun, aynı filmleri seyrediyor, aynı programlardan hoşlanıyorlar. Aynı telefon markalarını kullanıyorlar, aynı trendleri takip ediyorlar, bu ise tek tipleştiğimizin ifadesidir. Globalizmin sloganı nedir? Çok kültürlülük, çok dinlilik, çok dillilik vs… Ancak görüyoruz ki bu cicili sloganların arkasında çok kültürlülüğün posasını çıkarıyorlar ve bunları seküler Batı kültürü altında tek tipleştiriyorlar. Bu bizim beyin kodlarımıza, dinle olan ilişkimize de yansıyor haliyle.
Hz. Peygamber’in (sas) sahabelerinden Hz. Huzeyfe’nin (r.a) “ahlâk ahlâka benzemedikçe kılık kılığa benzemez” sözüyle, İbn-i Mesud’un (r.a) “kalp kalbe benzemedikçe kılık kılığa benzemez” sözü de bu çelişkiyi anlatmaktadır kanaatimize göre. Ruh-beden, iç-dış dünya bütünlüğüne işaret eden bu sade ama son derece basiretli dikkat çekişler, fizikî kültür varlığın ruhî kültür varlığından ayrı ve bağımsız düşünülemeyeceğini de ihtar etmektedir.
Müslümanlar olarak bizim Batılılar ile kalblerimiz ve zihin kodlarımız arasında bir paralellik oluşmuştur, onun için amellerimiz de birbirine benziyor dersek abartmış olur muyuz? Bu durum doğal olarak yanında konformizmi de getiriyor. Bu nesil ile bir evvelki nesli kıyaslarsanız arada çok ciddi tercih farkları olduğunu göreceksiniz. Bu da globalizmin soft ama agresif bir şekilde bize taarruz ettiğini gösteriyor. Yine bir hadis-i şerifte Efendimiz (sas) şöyle söylüyor “Çarşılar, pazar yerleri birbirine yakın olacaktır.” İmam Beyhaki, Ahmed ibni Hanbel’in rivayet ettikleri hadis-i şeriftir bu. Globalizmin bundan daha mükemmel bir tanımını bilmiyorum ben. Tokyo’daki pazar yeri ile Londra’daki pazar yeri iç içe geçmiş durumdadır bugün; hatta Japonya eksi faize geçince bizim borsa 2-3 puan yukarı çıkıyor meselâ… Globalizmin kalbini de ekonomi oluşturuyor ve ekonomik değişim dönüşümler de kültürel değişimleri tetikliyor esasında. Ne yazık ki Müslümanlar olarak bu akıntıya kapılmış gitmekteyiz, çok hazırlıksız yakalandık bu furyaya… Ama bu hengâmede Müslümanca kalabilmenin adacıklarını oluşturma mücadelesi veriyoruz.
Globalleşmeye çok yakın bir konu da terör meselesi… Küreselleşmeye karşı olan bir takım yerel hareketlere terör yaftası vuruluyor, laik-seküler örgütlerin faaliyetleri terör kategorisine alınmazken, Müslümanların faaliyetleri bu kategoriye alınıyor. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir? Terör nedir, terörist kime denir?
Dünyada üzerinde ittifak edilmiş bir terör tanımı yoktur. Bireylerin yaptığı terör vardır, örgütlerin yaptığı terör vardır ve de ülkelerin yaptığı terör vardır. Kesinlikle devlet teröründen bahsedilmez hiçbir yerde. Meselâ ABD istihbaratı Yemen’de bir adam tesbit ediyor ve bu adam ABD’nin kara listesinde bulunan birisiyle benzerlikler taşıyor tesbitini yapıyor. Sonra o adam bir düğüne katılırken ABD hiç sorgulamadan, mahkemeye çıkarmadan, suçunu dahi isbat etmeden elimine etmek için o düğüne bomba atıyor ve çoluk çocuk topyekûn imha ediyor… Bu vakıanın uluslararası hukukta yeri nedir? Devlet terörü değil midir bu? Kavramlarımız arasında da oldukça uçurum var. Evrensel tanımlamalar konulmuş; meselâ masum bir bireye siyasî görüşü sebebiyle şiddet uyguluyorsan bu suçtur, terördür. Ama bugün baktığımızda Batı, PKK’ya terör örgütü diyor ama onun Suriye’deki yapılanması PYD’yi meşru kabul ediyor. Hâlbuki ikisi de aynı çatı yapı olan KCK mensubudur. İkisi arasında insan geçişleri, silah geçişleri, para akışı sağlanmaktadır, bunu bütün dünya biliyor; ama Suriye’de bu örgüte terörist demek işlerine gelmiyor. Ama Türkiye ile var olan ortak çıkarları gereği sınırın bu tarafındaki aynı yapıya terör diyorlar. Alışageldiğimiz Batı’nın çifte standardı.
Meselâ şiddet kavramını ele alalım. Uluslararası kabul gören şiddetin meşru ve meşru olmayanı vardır. Kendini müdafaa etmede, topraklarını müdafaa etmede şiddet meşru görülür. ABD ve diğer Batılı güçler şiddeti kullanma hakkı Müslümanlara taalluk ettiğinde meşru ve gayrı meşru ayrımı yapmıyorlar. Yine Sünnî menşeili yapılar şiddete bulaştıklarında terörle yaftalanırken, Şiî menşeili örgütler daha toleranslı muameleye tabi tutuluyor. Bizim en büyük krizlerimizden bir tanesi de kendi kavramlarımızla düşünmüyor olmamızdır aslında. Kültürde, siyasette, hukuk ve din dilinde bunun zararlarını çokça yaşadık. Bir kavram, içinde meydana çıktığı medeniyet havzasında bir anlam kazanır. Gidip de aynı kavramı yabancısı olduğu başka bir medeniyet tartışmalarına monte ederseniz orada arızalar meydana gelir.
Batı kültürünün ürettiği kavramların çoğu seküler kavramlardır. Mesela” insan hakları” kavramı… İnsan hakları kavramı iki kelimeden meydana geliyor, bir terkibdir: insan ve haklar. Batı’nın insan tanımıyla İslâm’ın insan tanımı aynı değildir, Batı’nın haklar tanımıyla İslâm’ın haklar tanımı da aynı değildir. Buna rağmen bugün siz tanımını Batı’nın yaptığı “insan haklarına karşıyım” diyebilir misiniz? Batı’nın kavramlarıyla ittifak edeceğimiz noktalar olacağı gibi ihtilaf edeceğimiz çokça noktalar olacaktır. Kelimeler aynı kelimeler ama muhtevaları aynı değil, kaçırılan nokta bu aslında, dolayısıyla biz onların tanımına teslim olursak bu şekilde bir buhrana düşeriz. Bize insan haklarına karşı olup olmadığımızı sorsalar biz de “hayır karşı değiliz” diyeceğiz, ama deseler ki “bir insan kendi vücudu üzerinde geleneğe aykırı tarza tasarrufta bulunmak istiyor, meselâ eşcinsel olmak istiyor, siz buna karşı mısınız?” Biz de tabii ki karşı olduğumuzu söyleyeceğiz, “bir insanın size zararı dokunmadan kendi üzerinde yaptığı tasarrufun nesine karşı çıkıyorsunuz, insan haklarına aykırıdır bu!” diyecektir. Bu kavramları olduğu gibi kabullendiğimizde onların açılımlarını da zımnen kabullenmiş oluyoruz.
Şiî milis örgütlerinden bahsettiniz az önce; dünyada da Ortadoğu’da yaşananın bir mezhep savaşı olduğunu söyleyenler var, bir de ekonomik-politik bir hadise olduğunu söyleyenler var; bir yazınızda da bunu belirtmiştiniz. Yemen-Suriye’de yaşanan İran-Suud gerginliğini bir mezhep savaşı olarak nitelendirebilir miyiz, uluslararası politikadan ayrı düşünülebilir mi bu durum?
Seküler akıl, din ve siyaseti birbirinden ayırdığı için bunun ekonomik bir savaş olduğu, politik bir savaş olduğu üzerinden yorumunu yapmaktadır. Fakat İslâmî perspektiften baktığımızda ve dinin insan tasavvuruna, onun amellerini yöneten gücüne baktığımızda mesele böyle izah edilirse eksik kalır. İnsan aklı ön kabullerle düşünür, birtakım prensipleri kabul eder ve ona kıyas yaparak düşünür. Dindar insanların ön kabullerini dini kaideler, dini hikâye ve rivayetler belirler. İnsanın kurmak istediği gelecek de, özlemini duyduğu coğrafya da tamamen dinden bağımsız değildir. Buradan İran ve Şia özeline gelecek olursak; İran, sanıldığı gibi sürekli Şiîliğin merkezi olmuş bir coğrafya değildir. 1501 yılında Safevî Devleti kurulana kadar İran, Ehl-i Sünnet vel Cemaat’in 1000 yıllık kadim merkezidir. Bizim Kütüb-ü Sitte müelliflerimizin hepsi İranlı’dır, ulemamızın kahir ekseriyeti Horasan’dan, İran’dan çıkmıştır. Ehl-i Sünnet’in kadim merkezlerinden biri Rey şehridir, Rey ise bugün Tahran’ın içerisinde küçük bir semt olarak durur. İran 500 sene önce Şiileştirilmiş bir coğrafyadır. Eğer mezhep etkili olmasaydı koca bir İran Şiileştirilebilir miydi? Kimileri “onlar siyasî amaçla bunu yapıyorlardı” diyebilir. Oysa siyaset ve din iç içedir bu coğrafyada. Bugünkü İran’a baktığınızda daha seküler düşünen erkler de vardır; fakat mezhep çıkarlarını her şeyden önce tutan yapılar da vardır. Ayetullah Hamaney, İran’ın dinî rehberi, mutlak otoritesidir. Onun otoritesine bir itirazın olması anayasa gereği söz konusu değildir. Böyle bir kişi aynı zamanda Şii din âlimidir. Onun dinden anladıkları, dinden yola çıkarak ortaya koymak istediği şey, siyaset anlayışı, görmek istediği coğrafya dinden bağımsız mıdır? Bu anlamda şöyle bir unsur düşünün: Yemen’deki ayaklanmanın özünde Zeydiler vardır. Zeydilerle, 12 imamcılar arasında güçlü bir bağ yoktur. Benim şahsi kanaatime göre, Zeydiler aslında Şii de sayılmazlar. Şundan dolayı; Şiilik, kendi içerisinde çok sayıda fırkaya ayrılır. İmam sayısı, imamın kim olacağı, Hz. Hasan’ın soyundan mı, Hz. Hüseyin’in soyundan mı devam edeceği, Hz. Hüseyin’in soyundan devam edecekse hangi çocuklarından gibi meselelerde sürekli ayrılmış, yeni fırkalar oluşmuştur. Ancak hepsinin ortak bir noktaları vardır;  o da imamet teorisi; yani imamın Allah tarafından tayin edildiği inancı… Oysa Zeydilerde bu meyanda bir imamet teorisinin olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla, birçok Şii âlim, Zeydileri Şia’ya yakın Sünnîler olarak tanımlar, imamet teorisini kabul etmediklerinden dolayı... Fakat ne olduysa son dönemde Zeydiler içerisinde Husiler ekibi İran’a endekslendi. Zeydi fırkalarından bir fırkadır Carudiye. Husiler bu Carudiye fırkasındandır. Carudiye fırkası İsnâaşeriyye fırkasına biraz yakındır. Yakın durduğu husus ise şudur; Hz. Ali’nin imamete daha layık olduğuna inanırlar. Şiiler, Hz. Ali ve çocuklarının Allah tarafından imam olarak tayin edildiğini söyler. Zeydilerin Carudi fırkası ise Allah tarafından tayin edilmediğini ama Allah Resul’ü tarafından işaret edildiğini söylerler. Buna rağmen onların masum olduklarına, vahiy aldıklarına falan inanmazlar.
2004’te Yemen askerleriyle girdiği bir çatışmada ölen Bedreddin Husi, İran’ın dinî eğitim merkezi olan Kum şehrinde eğitim görmüş ve bu hareketin İsnâaşeriyye ekolüne eklemlenmesinde önemli rol oynamıştır.
 Dikkat ediniz bu fırka İsnâaşeriyye fırkasına endekslendikten sonra, İran’ın Yemen’deki nüfuzunu artırmak için faaliyet göstermeye başladılar. Yetmedi, İran hayallerini büyüttükten ve yayılmacı politikasını hayata geçirdikten sonra bir bakıyoruz ki bunlar da İran siyasetine paralel olarak Yemen’i ele geçirmek üzere ayaklanıyorlar. Burada dinî bir yapıdan bahsediyoruz. Bir mezhep birliğinden bahsediyoruz. Mezhep birliğinden yola çıkarak ortak bir siyaset, ortak bir Ortadoğu’yu inşa etme projesinden bahsediyoruz. İran ulus-devlet çıkarlarını pekiştirmek için Suriye’ye giriyor. Nusayri rejimini destekliyor.  Şiî uleması Nusayri fırkasını tekfir eder, yani bir mezhep birlikteliği de söz konusu değil. Bunu kaynaklarında çok rahat görürsünüz, bildiğiniz tekfir eder.
Meselâ büyük Caferi alimi, Allame Mâmakânî, “Mikbâsu’l Hidâye” adlı kitabında onlara lanet okuduktan sonra; “Muhammed b. Nusayr en-Nemîrî İmam Ali b. Muhammed al-Askerî’yi rab olarak görürdü. Haramları da helal kıldı. Erkekle nikaha cevaz verdi…” gibi ibarelerle anlatır.
Ama İran kendi çıkarları için Esed’in büyük katliamlarını destekliyor. Açıktan bir zulüm vardır, açıktan bir İran işgali vardır ve insanların açlığa mahkûm edilmesi, çoluk çocuğun katledilmesi vardır. Bunun adı çok açık ve net zulümdür. Böyle açık bir zulmü gerçekleştirebilmek için, İran’ın savaşacak gençlere ihtiyacı vardır. Bir bakıyorsunuz ki bir fetva veriliyor, bir çağrı yapılıyor. Daha sonra Türkiye’den, Pakistan’dan, Afganistan’dan, hatta ve hatta tarihte Şiîliğin girmediği Endonezya ve Patani gibi ülkelerden İran devrimi sonrası Şiîlik’e girmiş kişiler buradan “Şiîliğin mukaddes değerlerini korumak adına” gidip savaşıyorlar, öldürüyorlar ve öldürülüyorlar. Eğer din olmasaydı, mezhep olmasaydı bu insanları siz oraya götürebilir miydiniz? O yüzden, buna sadece bir çıkar çatışması demek de doğru değildir. Şiîlik özü itibariyle siyasî argümanlarla ortaya çıkmış, özüne siyaset mündemiç bir yapıdır. Yani Mutezile ve Kaderiyye gibi fikrî bir akım değildir. İtikad sistemlerinde siyaset hâkimdir. Bu yüzden mesele Şiîlik olduğunda din ve siyaseti ayırt etmek öyle kolay değildir.
Buradan Irak’a gelelim. Şu anda Türkiye’nin Başika’da bir askerî kampı vardı öyle değil mi? Üç sene önce kurulmuş, hiçbir itiraz yok ama İran bugün kendi siyaseti gereği onu orada uygun görmediği için itiraz ediyor ve İran’ın itirazını da Irak’taki hükümet seslendiriyor. Türkiye’ye karşı büyük bir mücadele başlatıyor. Üç sene önce niye başlatmadın da şimdi başlatıyorsun?
Şiî milislerin orada Sünnilere karşı yaptığı katliamlardan anlıyoruz ki Şiileştirme operasyonu tam gaz devam ediyor, acaba Türkiye’nin Şiîleştirmeye engel olacağını bildiği için mi böyle yapılıyor?
Şunun açıkça adını koymak lâzım. Suriye ve Irak coğrafyası Sünnilerden temizleniyor! Bölgede Şiîleştirme politikası etkin, bunu hafife alıyor insanlar. Bunu hafife alan insanların İran’ın nasıl Şiîleştirildiğini okuması lâzım. Nihayetinde Şiîlik misyonerliğe inanan bir mezheptir. Koskoca İran coğrafyası Sünniliğin entelektüel ilmi merkezliğini yapmış bir coğrafyadır. 100 yıllık bir süreç içerisinde metazori yöntemlerle Şiîleştirilmiştir. “Yok efendim, Suriye Şiîleştirilemez. Irak Şiîleştirilemez” diyen insanlara bir dönün İran tarihini okuyun derim. Bugün aynısı yapılmak isteniyor. İran bu tecrübeye sahip zaten… Dün koskoca İran coğrafyası Şiîleştirilmişken, bugün diğer coğrafyalar neden Şiîleştirilmesin?
Tarih boyunca Şiî İran’ın Müslümanların lehine olabilecek bir hamlesi oldu mu?
İran’ın oldu, İran ile Şiîliğin ayırt edilmesi lâzım. Şunu söyleyelim, 1000 yıl Sünnilerin hâkim olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Orada büyük âlimler, büyük düşünürler, büyük askerler yetişmiştir. Soru şudur; Safevîlerin eline geçtikten sonra İran’ın Ümmet’e katkıları nedir? Küffara karşı ne yapmışlar? Hangi bölgeleri feth edip İslâmîleştirmişlerdir? Belli dönemlerde Rusya ile savaşmışlardır. Bu savaşlar Rusya’yı fethetmekten daha çok nefsi müdafaaya yönelik savaşlardır.
 Şiîlik özü gereği, Ehli Sünnet topluluk içerisinde azınlığı teşkil eder. Azınlık psikolojisiyle hareket eder, varlık mücadelesini kendisini karşısında konuşlandırdığı Ehli Sünnet’e karşı verir. Şiî ilmî kaynaklara bakınız, her meselede Ehli Sünnet’e reddiyeler verildiğini göreceksiniz. Çünkü azınlık psikolojisiyle hareket etmektedir. Bu anlamda mesela büyük İslâm fetihlerini düşünün, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer döneminden günümüze kadar getirin bunu. Afrika’yı kim fethetmiştir. Endülüs’ü, Orta Asya’yı, Anadolu’yu kim fethetmiştir? Bu meyanda Şiîlik fetih tarihimizde pek aktif değildir. Şiîliğin yayılmacı politikaları azınlık olduğu Ehli Sünnet toplumunu hedeflemektedir. Sadece tarihin fotoğrafını çektiğimizde ortaya çıkan vakıa budur.
Azınlık olmalarına rağmen, bugün bu coğrafyada istedikleri gibi at koşturuyorlar hocam?
Güçlü bir azınlık… Bugün dünyada 1,6 milyar Müslüman varsa, bunun %10’unu Şia oluşturur. İkinci bir husus da, enerji hatlarının merkezindeler. Üç; bunların bugün devletleri var ve örgütlüler. 1.6 milyar içerisinde azınlık olabilirler ama bu 150-160 milyonluk gibi bir nüfusa tekabül ediyor.
En önemlisi de devletleşmişler. Ehl-i Sünnet’in devleti yok.
Bir, devlet gücüne sahipler. İki, Şiî taklit mercileri humus imkânına sahipler. Humus şu demektir; gerek normal kazançtan elde edilen malın, gerek ganimetlerden vesair yer altı zenginliklerden elde edilen malın beşte birisini, taklit mercilerine vermek gerekir. Humus olarak verilmesi gereken çok az bir miktarı bile vermeyen kişinin Ehl-i beyt’e zulmettiği ve onların hakkını gasbedenlerden sayıldığı kabul edilir.
Humus, Şiîliğin misyonerliğini yapmak, âlimler yetiştirmek, öğrenciler yetiştirmek ve diğer faaliyetler için kullanılır. Bizde zekât kırkta biridir. O da Kur’an’da zikredilen 8 sınıfa verilir. Şia’da da zekât vardır ama buna zait olarak Humus daha etkili ve güçlü bir imkândır. Taklit mercileri büyük servetlere hükmediyorlar. 150-160 milyonluk Şiî topluluğu düşününüz. Bu toplumdan elde edilen humus geliri taklit mercilerine verilir. İmam Mehdi gelene kadar bu para da onlara verilecektir. Bir başka daha husus da, azınlık psikolojisiyle hareket eden toplumlar birbirine kenetlenir ve örgütlü hareket ederler. Bunları beraber düşünmek lâzım.
Siyaset din ilişkisi çerçevesinde söylemiş olduklarınızdan şunu anlıyoruz; Ehli Sünnet vel Cemaat yolunu benimseyen ve o yoldan gitmeye çalışan insanlar olarak, bir İslâm’a Muhatap Anlayış davasına ihtiyacımız var. Yani her şeyi bu pencereden görebilecek, eşya ve hâdiseye yaklaşacak, anlamaya çalışacak bir anlayışa ihtiyacımız var öyle mi?
Allah’ın “bak” dediği pencereden bakıp, oradan görmeye çalışmaya ihtiyaç var. İlah nedir? İlah sizin, kendinizden çok daha üstün bir varlığı kabul etmeniz demektir. Kendinizden daha üstün bir varlığı kabul ettiğinizde o varlığın sizin hayatınıza sınırlar koymasını da kabul etmişsiniz demektir. Hem üstün bir varlık kabul edeceksiniz, hem de o varlığın hayatınıza müdahale etmesini istemeyeceksiniz. Böyle bir şey olamaz. Eğer Allah’ı ilah olarak tanıyorsanız, o zaman hayatınıza kurallar, sınırlar ve ilkeler koymasını da kabullenmişsiniz demektir. Bu anlamda Allah Azze ve Celle hayatımızdaki beklentilerimize ulaşmanın yol haritasını da bize vermektedir.
İslâm’ın kural ve kaideleri ortada duruyor. Ancak bunları hayata tatbik edemiyoruz. Bu tatbikat için nasıl bir fikre ihtiyacımız var?
Öncelikle İslâm’ı bireysel olarak hayatlarımıza tatbik edeceğiz. Bugün İslâm’ı bireysel hakimiyet alanımız olan hayatımıza tatbik edemeyeceğimiz alan çok azdır. Türkiye bağlamında konuşursak, gerek tesettür, namaz vb. hususlar olsun gerekse eğitim gibi alanlar olsun İslâm’ı yaşayabileceğimiz geniş bir alan var. Toplum olarak da İslâm’ı yaşayabileceğimiz geniş bir alan mevcuttur. Biz eğer, İslâm’ı bireysel ve toplumsal hayatımızda geniş olarak yaşamaya başlarsak, bunun siyasete yansımaması düşünülemez. Çünkü tabandan güçlü talepler kendisini bir şekilde siyaset içerisinde de temsil eder! Ama biz, bireysel hayatımızı İslâm’ı güçlü olarak yaşamazsak, sadece devletin İslâm’ı temsil etmesini beklersek bu da yanlış bir şeydir.
Fert, toplum ve devlet ilişkisi?
Bunlar birbirini etkiler. Birey ve toplumların talepleri devlet yapısını etkiler; devlet yapısı da dönüp onları etkiler. Bunlar birbirinden bağımsız düşünülmemeli.
Sağ olun hocam, vaktinizi aldık.
    Estağfurullah, siz sağ olun. 

Baran Dergisi 475. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.