Nakşibendîlik Sempozyumu Hakkında Ne Dediler?

Nakşibendîlik Sempozyumu Hakkında Ne Dediler?

Prof. Dr. Necdet Tosun: Bundan Sonra Abdülkâdir Geylânî Hazretleri Hakkında
bir Sempozyum Düşünüyoruz.

Sempozyumdan beklediğiniz verimi alabildiniz mi?
Sempozyumda yeterince konuşmacımız vardı. Hoca Bahaeddin Nakşibend hakkında tarihî, ilmî, kültürel birçok şey konuşuldu. Salonlarımız da epey doluydu, faydalı oldu inşallah.

Bundan sonraki sempozyumlarda ne tür çalışmalar olacak?
Kesin karar verilmiş değil ama, bundan sonra Abdülkâdir Geylânî Hazretleri hakkında bir sempozyum düşünüyoruz. Daha sonra Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana veya hakkında fazla sempozyum yapılmamış Ubeydullah Ahrar vb. zatlar hakkında çalışmalar olabilir. Bu mühim insanların düşüncelerini özellikle gençlere duyurmak açısından bu tür sempozyumlar çok faydalı oluyor.

Bir konuşmanızda, Arap ülkelerinden Orta Asya’ya giden insanların başta Selefi olmak üzere sapık akımlara meylettiğini söylemiştiniz.  Gençlerin sapık fikirlere kapılmasının sebebi nedir?
Orta Asya yüzyıla yakın Rus işgali altında kaldı. Din eğitimi büyük oranda yasaklandı, dolayısıyla insanlar dinî konuda bilgisiz kaldılar. 1991 yılından sonra da Orta Asya’da ekonomik yönden bir sıkıntı ortaya çıktı. İnsanlar da dinî yönden mağdur ve ekonomik sıkıntılı olmuş oldu. Orta Asya’dan Körfez ülkelerine giden ve Körfez ülkelerinden de Orta Asya’ya gidenler Vahhabi kişilerin tesirine çabuk kapıldılar. Yüzyıl İslâm’ı öğrenemediler, dolayısıyla oradaki köklere uzak kaldılar. Arap ülkelerinden Orta Asya’ya gidenler sapık kollara meylettiler, çabucak kapıldılar. Ayrıca bazı Araplar birtakım maddi yardımlar yaparak Orta Asya’da, ekonomik yönden sıkıntı içinde olan insanlar için cazip geldi. Hal böyle olunca da Ehl-i Sünnet’ten uzaklaşmış, anasının yemeğini yemeyen “anam kafir” diyen, köyündeki camiin imamının arkasında namaz kılmayan, gerçek Müslümanlara “zındık” diyen keskin dilli tuhaf bir nesil türedi. Çok değil bunlar ama göze batıyorlar. Orta Asya’daki devletler de bu kimselerin ileride problem olacağını görüp, yeni yeni tedbirler alıyor.

Bizim mi çok dikkatimizi çekiyor, yoksa Türkiye’de de bayağı var mı?
Türkiye’de o kadar fazla yaygın değil. Bizde din eğitimi üzerine baskı oradaki kadar sürmedi. Orta Asya gibi yüzyıl gibi bir süreç yaşamadık. Biz daha kısa sürede atlattık din eğitimi üzerindeki baskıları. Dolayısıyla bizim Osmanlı’dan aldığımız büyük bir kültür vardı. Bu sebeple Türkiye’de o kadar büyük problem olmadı. Türkiye’deki ekonomik durum oraya nispetle iyi. Ekonomik durumların zayıf olduğu ülkelerde Vahhabiler daha etkili oluyorlar. Balkanlarda bazı ülkelerde ekonomi Türkiye kadar iyi değil ve orada insanların gönlünü para ile kazanmaya çalışıyorlar. Daha sonra da Arnavut çocuğu köyündeki camiin imamına demediğini bırakmıyor. Bu Sovyetlerin dine yapmış olduğu baskıdan, bilgi eksikliğinden kaynaklı bir şeydir. Ekonomik zayıflık bu tür akımların çoğalmasında etkili oldu.

Biz de televizyon programlarında ayet ve hadisleri birbiriyle yarıştıran “hoca”ları görüyoruz... Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunlar çok yanlış. Bazı konular vardır, onları ancak ilgili mahfillerde konuşmak lazım. Mesela İslâm tarihinde farklı mezhepler, farklı yorumlar olmuş; ama bunlar ilahiyat fakültelerinde tartışılabilir. Yahut ilahiyat fakültelerinin master, doktora sınıflarında tartışılır. Halka açık olmayan bir yerde, 20-30 akademisyen, fıkıh-akaid gibi bir konuyu enine boyuna ele alabilirler. Ama siz bunu televizyonda tartıştığınız zaman 70-80 milyon vatandaş bunu seyredebiliyor. İslâm hakkında altyapısı olmayan, dini iyi bilmeyen insanlar da bunu seyrediyor, yedi yaşındaki çocuk, yetmiş yaşındaki adam da bunu seyredebiliyor. Halkın kafası karışıyor. Bunlara ne gerek var... Cuma vaazlarında bile çok derin tartışmalı meselelere girmemek lazım. Bunu ilahiyat fakültesinde ders olarak işlersin. Almanya’ya bir ilahiyat mezunu gitmiş, “namazın kazasına gerek yok”, “orucun kazasına gerek yok” falan filan... Oradaki Türk işçi, “hocam ben oto parçası satıyorum, bu arkadaş manav, şu arkadaş da dönerci. Bizim İslâmî bilgimiz sınırlı. Bir adam geldi Cuma vaazında kafamızı karıştırdı” diyor. Bunlara gerek yok. Teknik tartışmalar dar bir çerçevede ilgililerin olduğu mekanda konuşulabilir. Cuma namazlarında ve televizyon programlarında bu tür şeylerin yapılması çok faydalı değil. Bu sefer insanlara “İslâm” deyince hemen akla tartışma geliyor. İslâm; ahlâktır, nizamdır, hayattır, belli kuralları vardır!

İlahiyat fakültelerinin eskiden tasavvufa karşı uzak bir duruşu vardı. Şu andaki durum nedir?
İlahiyat fakültelerinde tasavvufa sempatiyle bakan da var, mesafeli olan da var. Herkes biraz okuduğu kitaplardan etkilenerek farklı bir duruma kapılabilir. Çok ilahiyat ve çok fazla eğitim alan insan var. O yüzden topyekûn, “bu ilahiyat şöyle, şu şöyledir” demek olmaz. Ama ilahiyat fakültelerinde tasavvuf bir derstir. Seçmelisi de vardır, sabit dersleri de vardır. Yüksek lisans da yapılıyor, doktora da yapılıyor.

Tasavvuf tarihi mi, yoksa sadece tasavvuf mu?
Tasavvuf adı altında. İlahiyat fakültelerinde külliyen tasavvufa karşı olan çok az insan vardır. Onlar da muhtemelen yalan yanlış kitaplara, bilgilere, internete kapılmış insanlardır. Onun haricinde Mevlana’ya kim karşı olabilir? Olsa olsa iki tane Vahhabi karşı olur... Keza Ahmet Yesevi,  Yunus Emre, Şah-ı Nakşibend... İşte üç gündür bu meseleyi konuşuyoruz. Kur’an ve sünnet yolu...

İrfan hoca, sempozyum için “aşk yolu eksik oldu” dedi.
Evet, İrfan Hoca son oturumda da bunu tamamlamış oldu. Bu meselede bir tebliğ vardı.

Necip Fazıl da eksikti.
Onu da İrfan Hoca giderdi.

Evet, yine İrfan Hoca…
Son gün de Nakşibendilik içinde aşk, şiir, edebiyat, muhabbet mevzuuları işlendi.

İsmet Efendi ve İsmailağa Cemaati de pek anlatılmadı.
İsmailağa’dan bir konuşmacı çağırmıştık, ancak program ile sempozyumu çarpıştığı için gelemediler. Biz davet etmiştik. Yelpaze çok genişti.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim. 
 
***
Doç. Dr. Ali Namlı: “Biz Bütün Velilere Aynı Uzaklıkta Değil, Aynı Yakınlıktayız!”
 
İlk olarak böyle kıymetli bir sempozyum derlediğiniz için teşekkür ederiz. Bu sempozyumu düzenlemekteki maksadınız neydi?
Bahaeddin Nakşibend Hz., Anadolu’yu beslemiş manevi damarlardan birisi. Mevlevîlik bir yol, Kadirilik bir yol, Bektaşilik bir yol; bütün bunlar Anadolu’da bir yol. Nakşilik de öyle. Biz daha önce Aziz Mahmud Hüdayî Sempozyumu yaptık, daha sonra İmam Rabbanî Sempozyumu yaptık. Muhammed Bahaeddin Nakşibend Hz. de Anadolu irfanında çok etkili olan zatlardan birisi. Altı asır öncesinde yaşamış olmasına mukabil, bugün dahi peşinden gidenleri var. Tasavvufu Kur’an ve sünnet içerisinde yaşamaya çalışan bir zat. Onun düşünceleri, etkileri, yetiştirdiği insanları gündeme getirdik. Biz işin akademik tarafındaydık, bilenler hatırlamış, bilmeyenler de bu meselede fikir sahibi oldular, ilmi bir çalışma oldu...

Nakşilik’in içtimaî hayata nasıl bir tesiri var?
Hüseyin Vassaf, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bir zat, “Sefîne-i Evliyâ” adlı bir eseri var. “Tarikatlar ansiklopedisi” diyebileceğimiz bir eser. Temsilciler, dönemin meseleleri, belli başlı tasavvufî yolları tanıtıyor. Mesela orada diyor ki, Osmanlı’nın son dönemini kastederek, “Nakşilik çok yaygınlaştı.” Çünkü tarikatta, hurafe, bidat vb. şeylere uzak duruyorlar. Dolayısıyla halk üzerinde bugün bile Nakşiliğin büyük bir etkisi var. 

Bundan sonra ne gibi sempozyumlar tertiplemeyi düşünüyorsunuz?
İlk önce Abdülkâdir Geylânî Hz. diye düşünüyorduk. Bu sempozyumun arkasında Aziz Mahmud Hüdayî Vakfı’nın Tasavvuf Araştırmalar Merkezi var. Başta Marmara İlahiyat olmak üzere birçok ilahiyat fakültesi var, bu ilahiyatlarda Tasavvuf Anabilim Dalları var. Oradan ve birçok yerden hocalar katkı sağlıyor. Aslında bizim niyetimiz Abdülkâdir Geylânî Sempozyumu idi, ancak bu sempozyumu gerçekleştirdik. Şu anda “Abdülkâdir Geylânî kimdir” diye sokaktan birini çevirsek, “o da kimdir” diye sormaz. Nasip olursa sırada o var.  Demek ki, bu zatlar aralardan asırlar geçmesine rağmen insanların kalbinde yer etmiş.  Biz de mümkün mertebe meselenin akademik tarafından bakmaya çalışıyoruz. Malumunuz günümüzde birtakım problemleri süreçlerden geçiyoruz. “Hepsi aynı mıdır, ayrı mıdır” diye insanlara bunu göstermeye çalışıyoruz.  Bu çalışmalar neticesinde doğru olan bir şeyi ortaya koymaya gayret ediyoruz. Sempozyumun hedefi budur.

Üniversitelerde tasavvuf yolu layıkıyla anlatılıyor mu? Bunlarla alakalı dersler hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
İlahiyat fakültelerinde “Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı” var.  Tefsir, hâdis, fıkıh, kelam, Arap dili ve tasavvuf dersleri işleniyor. Akademik ve ilmi olarak “tasavvuf ne demektir”, “ne zaman ortaya çıkmış”, “Kur’an’dan ve sünnetten tasavvufun kökenleri nelerdir”, “dayanağı nedir”, “tarihi nedir”, “tasavvufun mertebeleri, ne gibi yollardan geçip bugünlere gelmiştir” diye belli başlı ekoller işlenir. Mesela fıkıhta mezhepler demişler, tasavvufta da tarikat demişler. İkisi de aynı aslında. İlahiyat fakültelerinde doğrusu yanlışı ne varsa tartışılıyor ve işleniyor. Mesela “Mezhepler Tarihi” diye bir ders var, bozuk mezhepler de tanıtılıyor, insanlar anlasın diye.

“Küfrün kaynağını bilemeyen gerçek imanda olamaz”...
Dinin manevi yönü tasavvufun alanı. Bilinmesi gerekiyor tabii ki.

Sizce yeterli mi peki?
Diğer alanlara göre biraz kısıtlı. İlahiyat fakültelerinde, tefsir, hadis, fıkıh bunların kredileri daha fazla. Tasavvufun da mecburi olan dört kredilik bir dersi var, ama hiç yoktan iyidir. Birçok İslâm ülkesinde tasavvuf dersleri bu kadar olmayabilir. Bazılarında daha az, bazılarında daha fazla. Farklı uygulamalar var başka memleketlerde. Mesela Mısır’da tarikatların kanunu vardı, 1998’de orada bulunmuştum; muhtemeldir ki şu anda da devam ediyordur. Bazı ülkelerde serbest, bazı ülkelerde yasaklı...

Bizdeki durum?
Tarikatlar 1925’te bizde yasaklandı. Ama tasavvuf yasak değil... “Allah’ı sevmek, Resûl’ü sevmek, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş”  dedin mi bizde iş bitmiştir.

Böyle yoğurulmuş bu topraklar...
Tabiî ki. Hepimizin irfanı oradan geliyor... Oturumları takip ettiyseniz duymuşsunuzdur; mesela Rusya yetmiş yıl dinsizlik uygulasa da tasavvufî yolları tıkayamamıştır.  “Sufi ve Komiser” adlı bir kitap da vardır bununla alakalı. Tasavvuf insanın direkt kalbine tesir eden bir şey olduğu için onu tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil.  Binaların kapısına kilit vurulabilir, ama insanların gönlüne kilit vurulamaz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Toplumda birtakım önyargılar var. Sempozyum yapılmadan önce de bunların bir kısmı medyaya yansıdı. Hacı Bektaşi Veli’ye kimsenin bir şey dediği yok da, o da veli ise, bu da başka bir veli. Veli Allah dostudur. Çifte standart peşinde bu bahsettiğim kesim. Biz bütün velilere aynı yakınlıktayız. Toplum da birtakım ideolojik saplantılardan dolayı, mesele Hacı Bektaşi Veli oldu mu onu göğe çıkarıyor. Cem Evi aslında bir Bektaşi dergahıdır. Dine karşı olan cenahın buna bir sözü yok, e bu da tekke? Onun adını “Cem Evi” yaptın diye tekke olmaktan çıkmaz yani! Netice itibariyle onlar da Bektaşi dergahıdır. Aralık ayının da ortasındayız,  cumhurbaşkanından sağ cepheye, sol cepheden bütün herkese Şeb-i Arûs idrak edilmeye çalışılacak.  Mevlana Hz. de bir velidir.  Şimdi birisini göğe çıkarıp, öbürünü yapmamazlık olur mu? İnsanlar ideolojisine göre bunları istismar etmek istiyor. Biz hepsine aynı uzaklıkta değil, aynı yakınlıktayız. Günümüzde bu böyle anlaşılmıyor, bunlar yanlış şeyler.

Teşekkür ediyoruz.
Kolay gelsin.
***
Prof. Dr. Süleyman Derin: Tasavvufun Barışa, Kardeşliğe,
Müslümanların Birliğine Olan Katkılarını Konuştuk!
 
Sempozyumdan beklediğiniz verimi elde edebildiniz mi?
Sempozyumdan beklediğimiz verimi elde ettik; çünkü katılım oldukça güzeldi, işlenen konular keza öyle… Tasavvufun barışa, kardeşliğe, Müslümanların birliğine olan katkılarını konuştuk. Gerek İmam-ı Rabbanî Hazretleri zamanındaki “dini ilahi” ve gerekse günümüzdeki “Fetullahçılar” gibi sapık hareketlere tasavvufun vermiş olduğu cevapları aktarmış olduk. Velhasıl, istediğimiz sonuca fazlasıyla ulaştığımızı düşünüyorum.

FETÖ’ye karşı siyasi mücadele başlamadan önce, bazı tarikatların pek de ayırt edici bir yaklaşımda bulunmadığı, FETÖ’ye çok yakın durduğu yönünde bir iddia var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Tam tersi, FETÖ’ye hem sağdan, hem soldan, gerek yazar olsun, gerek politikacı olsun destek vermeyen, arkasında durmayan kalmamıştır. Lâkin, ferdi olarak söylemiyorum bunu, tarikat erbabından FETÖ’nün peşinden giden, onu destekleyen çıkmamıştır. Hz. Mevlana’nın bir sözü vardır “Münafığın sözünün içi sarımsak, dışı helva gibidir. Yerseniz ağzınızı burar.” İslâmiyet’te hüsnü zan çok önemlidir; ta ki hüsnü zan edilen adam açık bir haram işleyene kadar… Şimdiye kadar çok şüpheli işleri oldu ama sufiler peşinden gitmedi bu adamın; ama hüsnü zan olduğu için tasavvufta, aleyhine de pek söz söylemediler… Ama 15 Temmuz gecesinde çok dervişan şehid ve gazi var. Bu darbeye engel olanların başında, değişik sufi gruplar vardır. FETÖ’ye hiçbir kimse uyanamamış; ne polis, ne asker, ne idari birimler, ne hukuk sistemi…  Zor oldu ama uyanıldı; adamlar profesyonelce münafıklık yaptılar ve kendilerini gizlediler. Din dediler, iman dediler, cemaat dediler, himmet dediler… Bunlar hepimizin sevdiği kelimeler değil mi? En büyük düşman, içerideki düşmandır.

Bu kavramların da içini boşalttılar… Peki, Nakşiliğin İslâm Dünyası’na katkısı nedir sizce?
Nakşiliğin İslâm dünyasına en büyük katkısı, Kur’an ve sünneti tasavvufun merkezine getirmesi, tekke ve medreseyi birleştirmesi, netice itibariyle şeriat, tarikat, marifet, hakikat, tekrar şeriat şeklinde bir önem sırası oluşmuş oldu. Böylelikle şeriat tasavvufun merkezinde bir basamak olmuş oluyor. Ekleyelim ki; Nakşiler bid’atlerden ve ruhsat denilen bir takım şüpheli uygulamalardan da kaçınmışlardır; sema ve raks gibi mesela… Düşünün, şöhrete götüren bir abayı bile Bahaettin Nakşibend Hazretleri çıkarmıştır ki, “kimseye bahane vermeyelim, bizim gayemiz insanı Allah’a götürmek, Allah’a giden yolda basit sebeplerden dolayı insanın gönlüne şüphe düşürmeyelim” gibi bir taktik uygulamışlardır. Umumi olarak, insanları tartışmaya götüren konularda uzak kalmak, Nakşiliğin önemli bir hususiyetidir.

Teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim, iyi çalışmalar.
 
***
Prof. Dr. İrfan Gündüz: Nakşibendilik Sempozyumu İstismarcılara
Cevap Niteliğinde Olmuştur
 
Sempozyum hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Sempozyumda 40’a yakın tebliğ sunuldu; Yeni Zelanda’dan, Pakistan’dan, Suriye’den, Irak’tan, Balkanlar’dan, Hindistan’dan… İşin uzmanı arkadaşlar geldiler, kendi bölgelerindeki Nakşilerin etkilerini, oralardaki Nakşi eserleri ve tekkeleri hakkında çok güzel bilgiler verdiler, bu bakımdan çok faydalı oldu sempozyum. Sadece Nakşibendilik değil, geri kalan 12 tarikatımızın da çeşitli akademik çalışmalarla bizlere tanıtılması elzemdir, dolayışla bu hizmeti takdirle karşılıyorum. Hele 15 Temmuz sonrası, mukaddesatın kirlendiği, kullanıldığı, istismar edildiği bir dönemde maalesef bütün kavramlarımız da erozyona uğradı. Bu istismardan dolayı da, kavramların sahipleri de rencide oldu. Bu sempozyumun da yapılması, toplumumuza bu kavramları açıklamak olmuştur, istismarcılara cevap niteliğinde olmuştur.

Nakşibendilik’in en önemli özelliğinden bahsedersek…
Nakşibendilik, hayatın içerisinde bir tasavvufî anlayışı benimsemiştir. Yani halvet der encümen dediğimiz, elin işte, gönlün oynaşta olması, elin kârda, gönlün yârda olması, dolayısıyla kuru tevekkül anlayışını değil, yaşarken derviş olmayı, hayatın içinde Allah’ı görür gibi yaşamayı hedef almış bir yoldur. Çok önemli iki özelliği var; hizmet ve sohbet. Hizmet, insanın topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmesi; sohbet de insanların kaynaşması, kardeş haline getirilmesi şeklindeki bir Peygamber metodudur. Çok önemli özelliklerinden biri de rabıtadır. Bahaeddin Nakşibend Hazretleri vird evradını, ezkarını yaparken kalbine nurdan bir mahya şeklinde yazılan Allah lafza-i celalinin olduğunu düşünür, her Allah dediğinde, kalbinin üzerinde bu yazılı mahyanın bütün bedenini tenvir ettiğini düşünerek zikreder. Yani Allah lafza-i celalini kalbe nakşettiğinden dolayı ismi Bahaeddin Nakşibend olmuş. Bir başka şey de müridin kendini mürşidine benzetmeye çalışması, müridin mürşidini sevmesi ve bu sevginin müridi mürşide götürerek nihayetinde müridi mürşit yapması… Rabıta da burada bir araçtır, müridle mürşit arasındaki sevginin güçlendirmesi… Mevlana diyor ki “Sevgide şirk olmaz.” Eğer sen ben varsak orada sevgi yoktur. Sevgi ya sevileni sevene getirir ya da seveni sevilene götürür. Arada ikilik kalkar, tek kişi olurlar. O yüzden buna aşk demişlerdir. Aşk nedir? Sarmaşığın ağacı sarması ve ağacın gözükmemesi… Ashab-ı Kiram’ın Efendimiz’e (SAV) sevgisi böyle bir sevgidir. Oturmamız, kalkmamız, yiyip içmemiz vesaire bunu şeyhimiz gibi yapmaya çalışmak, işte Nakşibendilik budur.

Sempozyumda Üstad Necip Fazıl’dan da bahsettiniz burada da bir şeyler söylemek ister misiniz?
Abdülhakim Arvasî Hazretleri, Üstad’ı yetiştirmiş ve daha nice güzel insanı… Necip Fazıl bizim ruh dünyamızı şekillendiren, bize aksiyon veren ve bugün Müslümanlar Türkiye’de yönetimdeyse, bunun temelinde Necip Fazıl’ın gayret ve emeği vardır. Bu yüzden Üstad’ı gündeme getirmek istedik.

Teşekkür ederiz hocam.
Ben teşekkür ederim.
Baran Dergisi 517. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.