Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu: Ortadoğu'daki Kavganın Sebebi, Batı'ya Akan Kaynakların Kesilmesidir!

Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu: Ortadoğu'daki Kavganın Sebebi, Batı'ya Akan Kaynakların Kesilmesidir!

15 Temmuz, Suriye, Irak ve İslâm coğrafyasının diğer bölgelerinde yaşanan hâdiselerin neresinde duruyor?
Batılılar, coğrafî keşiflerle Asya’nın, Afrika’nın ve dünyanın diğer bölgelerinin zenginliklerini çalıp kendi ülkelerine taşıdıktan sonra ciddi derecede güçlendiler. Fakat bu süreçte Osmanlı hâlâ en güçlü devletti ve en geniş sınırlarına ulaşmıştı. Hâlâ 1683 gelmemiş, II. Viyana başarısızlığı yaşanmamış ve yenilgi yüzü görmemiş bir devletti... Batılıların ve bilhassa İspanyol ve Portekizlilerin süper güç olabilmesi için önlerindeki en büyük engel Osmanlı’ydı. Çünkü karşılarında küresel güç olmalarını engelleyecek bir devlet vardı ve bu devlet İpek ve Baharat yollarını kontrol altında tutuyordu. Dolayısıyla Osmanlı’nın zayıflatılması, hem de kontrol ettiği yolların İspanyol ve Portekizlilerin eline geçmesi gerekiyordu. Bunu yüzyıllara sâri bir şekilde başardılar. Osmanlı’yı zayıflattılar, böylece Uzak Doğu’ya ulaşan İpek ve Baharat yollarını kontrolleri altına aldılar. Coğrafî hırsızlık dediğimiz bu süreçle Ümit Burnu üzerinden Uzak Doğu’ya ulaşabiliyorlardı; fakat istedikleri bu değildi. Çünkü Afrika’yı dolaşarak Uzak Doğu’ya ulaşmak meşakkatli bir yoldu. Hâlbuki Akdeniz ve Kızıldeniz üzerinden Uzak Doğu’ya ulaşmak çok daha kolaydı ve yüzyıllara yaydıkları bir süreçle bu yolları ele geçirmeyi başardılar. Osmanlı’yı zayıflatıp yıktılar. Özellikle İngilizlerin ana kaynağı diyebileceğimiz, Hindistan’a giden yolu keserek Osmanlı’yı engellediler. İkincisi ise petrolün ortaya çıkmasıyla beraber büyük pay İngilizlerde olmak kaydıyla Fransızlarla birlikte petrolü ele geçirdiler. Bunu Osmanlı’yı I. Dünya Savaşı’na sokarak başardılar. Osmanlı Ortadoğu’daki bütün topraklarını kaybetti. Enver Paşa’nın tek başına aldığı bu kararla Osmanlı parçalandı ve o bölgede 14 devlet üretildi. Batılılar “karşımızda güçlü bir Osmanlı var, bu gücü dağıtmalıyız” dediler ve bunu yaptılar. Bugün gelinen süreçte görüyoruz ki, bu 14 parça bile onlar için hâlâ büyük... Osmanlı’yı parçalarken istediklerinden daha büyük parçalara bölmüşler. Nitekim böldükleri parçalardan bir tanesinde Saddam Hüseyin bunlara kafa tutar hâle geldi. Ciddi bir güç oldu ve kara ordusu kurdu. Birden hiç ihtimal verilmeyen Irak Batılılara kafa tutmaya başladı. Bu onlara ders oldu ve daha küçük parçalara bölmeye karar verdiler. Buna ek olarak büyük firavun Cemal Abdülnâsır’ın Süveyş kanalını millîleştirmesini de ekleyebiliriz. Batılılara göre Osmanlı parçalandıktan sonra Doğu’nun kontrolünü ele alacaklardı; çünkü devletleri kendileri yönetiyorlardı. Bu devletler kendilerinde güç bulduklarında ve yöneticilerinin millî damarları depreştiğinde Batı’ya kafa tuttular. Bu kez, bu topraklardaki devletleri daha da küçük parçalara bölmek için harekete geçtiler. Bunlar belki komplo teorisi olarak algılanabilir; fakat New York Times arşivi “Ortadoğu’da haritalar yeniden çiziliyor” diye tarattığınızda bu harita örneklerine ulaşmanız mümkün.

Yani yutabilecekleri kadar bölmemişler, şimdi yutacakları kadar bölmek istiyorlar, doğru mu?
Evet, yönetilebilir hâle getirmek istiyorlar. Buraları kendi topraklarına katamazlar; çünkü her şehre, her kasabaya yerleştirecek kadar askerleri yok. O hâlde kendileriyle işbirliği yapacak, o bölgenin değerlerine taban tabana düşman, o bölgenin insanlarını başa getirirler. Bunu zaten senelerce yaptılar. Aynı proje ama daha çok parçalanmış devletler... İşte “Arap Baharı” denilen hâdise tam olarak budur. Bir bahar olduğuna başından beri inanmadım. Bu süreçte farkında olmadan büyük parçalara bölünen toprakların daha da küçültülme operasyonudur Arap Baharı. Dikkat ederseniz “Arap Baharı”nın uğradığı her yerde savaşlar devam ediyor. Libya üçe bölündü, Yemen ikiye bölündü, Tunus’ta sürekli ohal var, Suriye’de savaş var, Mısır’ı da bölmeyi planlıyorlar. “Arap Baharı” ile halk tarafından istenmeyen, değiştirilme vakti gelen idarecileri değiştirdiler. Mısır bunun için çok iyi bir örnek. Mübarek devrildikten sonra, cumhurbaşkanlığı seçiminde Mursi’nin en büyük rakibi Ahmet Şefik. Aldığı oy %48 ve Şefik, Mübarek’in başbakanı... Niçin Mübarek’i devirdiniz, niçin Ahmet Şefik’e %48 oy verdiniz? Aslında Mübarek’ten sonra Ahmet Şefik getirilecek, aynı tas aynı hamam devam edilecekti. Mursi’nin seçimleri kazanmasıyla yapmış oldukları mühendislik alt üst oldu. “Arap Baharı”nın neticesinde gelip Türkiye’ye dayandılar. Türkiye’de istedikleri başarılmış olsaydı, her şey onların istediği gibi gidecekti; ama olmadı. Eskiden devlet hastanelerinde kuyruklar olurdu, insanlar sırada bekler arkadan biri gelir aradan içeri girerdi, birisinin sesi çıksa kuyruktaki herkes itiraz ederdi; ama kimse etmezse bir şey olmazdı. Türkiye, bu kuyruk örneği gibi Ortadoğu’da hakları yenilen halklara örnek oldu. Türkiye sesini çıkararak Ortadoğu halklarını domine etti. Adeta bir bayrak açarak Ortadoğu halklarının etrafında toplanmasını sağladı.

2008’de Avrupa bir krizin içinde düştü ve çıkamıyor. Batı’ya hayran Doğulu uzmanlara göre Avrupa her şeyiyle mükemmel. Ne hikmetse o mükemmel Avrupa sekiz senedir içine düştüğü bir ekonomik krizle uğraşıyor.

Üstelik kriz de ABD merkezli bir kriz, Avrupa içi bir kriz değil...
Aynen öyle... Türkiye’nin Batılılara karşı dik duruşu, başta Katar olmak üzere halkların Türkiye etrafında kenetlenmesi ve Ortadoğu kaynaklarının Türkiye’ye doğru akması... Bu kaynaklar artık Batı’ya akmamaktadır; esasında krizin aşılamamasının en önemli sebebi budur. Kerkük-Yumurtalık Boru Petrol Hattı’ndan yıllarca, günlük üç bin varil petrol akıyordu. Bugün ise Türkiye’nin Kuzey Irak ile anlaşması neticesinde günlük 700 bin varil akmaktadır ve bir milyona çıkarılacak.

Eskiden olduğu gibi elde edilen meblağ yabancı bankalarda da değerlendirilmiyor.
Evet... Kaynaklar artık Batı’ya akmıyor. Dolayısıyla Ortadoğu halklarını etkileyen Türkiye’nin saf dışı bırakılması gerekir. Eğer Türkiye’nin hızı kesilirse ve eskiden olduğu gibi Türkiye her şeye razı bir vaziyete getirilirse Ortadoğu’nun kaynakları da yeniden Avrupa’ya akmaya başlayacaktır. Türkiye 1994 ve 2014’te aynı kalem üzerinden iki farklı anlaşma imzaladı. Bir tanesi Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) ve diğeri de TANAP dediğimiz Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi... 1994’te Türkiye’nin imzaladığı BTC’ye göre en uzun hat Türkiye’den geçmesine rağmen Türkiye’nin hissesi %1,5’tu. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey’in ısrarları ve hatta bedenini bu anlaşmanın altına koymasıyla Türkiye’nin hissesi %5 artırıldı ve %6,5’a çıkarıldı. Bu da Elçibey’in iktidarına mâl oldu, darbeyle indirdiler. 2014’te imzalanan TANAP’taysa Türkiye’nin hissesi %30... Aslında bu her şeyi ortaya koyuyor. 1994’te Türkiye’yi yönetenler %6,5 paya neden ve nasıl razı oldular sormak lâzım. 2014’te de %30 hisseye ulaşan Türkiye bunu nasıl başardı? Türkiye’nin dik durması yetiyor. 2014’teki konsorsiyumda toplam üç ülke var. Türkiye %30, Azerbaycan %58 ve %12 İngiltere...

İngiltere’nin buralara hiç kıyısı yok nasıl ortak olabiliyor?
Coğrafî hırsızlık... Ortadoğu’nun kaynaklarını transfer etmeye devam etmekteler. Bir fark var, BTC’de İngilizlerin hisseleri daha yüksekti, TANAP’ta tırpanlandı. BTC’de İsveç’in ve Japonya’nın bile hissesi vardı; artık bunların hepsi tasfiye edildi. Ümit ediyorum gelecek süreçte İngiltere de tasfiye edilecek. İşte Batılılar bunu engellemeye çalışıyor. 15 Temmuz, Kafkas ve Ortadoğu halklarının enerjilerini kendileri adına kullanması için önünü açan Türkiye’yi saf dışı bırakma operasyonuydu; ama başarılamadı. Türkiye, BTC’de olduğu gibi çok küçük kaynaklarla yetinen ve coğrafyası Batılılar tarafından istismar edilen bir ülke hâline getirilecekti. Bu coğrafya üzerinden geçen petrol ve doğalgaz gelirleri Batılı şirketlere akacak ve Batılılar krizden kurtulacaktı.

Enerji deyince bir yandan da aklımıza Misak-ı Millî sınırlarımız geliyor. Bugün Misak-ı Millî sınırlarımız içerisinde yaşanan hâdiseleri nasıl değerlendirirsiniz?
Misak-ı Millî ne demek önce onu konuşalım. Misak-ı Millî sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlar. Bu anlaşmaya hiç bir devlet imza koymuş değil, dolayısıyla uluslararası bir anlaşma değil ve bağlayıcı değil. Misak-ı Millî üzerinden uluslararası bir hak iddia etsek bir şey elde edemeyiz. Şu kısım çok önemli; biz Arabistan’ı, Bağdat’ı, Şam’ı, Kudüs’ü kaybettik. Nasıl kaybettik? Savaşla kaybettik. Girmek istemediğimiz bir savaştı; ama kaybettik. Savaşın sonunda ellerimizi kaldırıp “mütareke istiyoruz” dediğimizde tabiî olarak masaya oturup “bu toprakları bize verin” diyemezdik, diyemedik. Barış masasına otururken askerlerinizin hâlâ muhafaza ettiği ve savaş yoluyla elinizden alınamayan toprakları muhafaza etmek istersiniz. Bu topraklar sizin olarak masaya oturursunuz. Arabistan, Şam, Bağdat, Kudüs’ü kaybettik; ama Musul, Kerkük ve Halep’in 40 kilometre güneyine kadar olan bölge bizim askerimizin muhafaza ettiği, bizim elimizden alınamayan topraklar... Mersin gibi, Kayseri gibi askerimizin koruduğu topraklardı. İngilizler, Mondros Mütarekesi’nin 7. Maddesini gerekçe göstererek, burada güyâ güvenliklerini tehlikeye düşürecek bir kargaşa olduğunu ileri sürerek itiraz edip işgal ettiler. Bu geçici işgaldi, iade edilmesi gerekirdi. Bazı bölgelerde de, biz ateşkese uyarak askerlerimize silah kullandırtmadık, onlar ise ateşkese uymadılar ve bu toprakları ellerine geçirdiler. Biz onları uyardığımızda ise “biz birliklerimize haber gönderemedik, buralar zaten sizin olarak görüşmelerimize devam ederiz” diye bize yalan söylediler.

Sonraki süreçte bu bölgeler Türkiye’nin elinden nasıl çıktı?
Millî mücadele başlamadan önce biz şunu söyledik; “askerimizin koruduğu topraklar bizimdir!” Misak-ı Millî işte budur. Yani Musul, Kerkük ve Halep bizim bileğimizin hakkıyla koruduğumuz, Urfa gibi, Antep gibi bizim kaybetmediğimiz vilayetlerimizdi. Geçici işgal sonrası bize iade edilmesi gerekirdi; fakat öyle olmadı. İngilizler, 1918’den 1926’ya kadar türlü entrika ve şeytanlıklarla bize Ankara Anlaşması’nı imzalatarak Musul’u elimizden aldılar. Üstelik resmen itiraz edemeyeceğimiz bir şekilde aldılar. Millî mücadele bitince Lozan Barış Görüşmelerine geçildi, burada Musul’dan vazgeçilmemesi ısrarı üzerine İngilizler bir şeytanlık yaparak “Musul’u Lozan’ın dışında tutalım ve bu konuyu ayrıca görüşelim” dediler. Türkiye de bunu kabul etti. Lozan’dan sonra İngilizlerle Musul meselesini görüşmeye başladık. Sözde barışı korumakla mükellef olan, bugünkü adıyla Birleşmiş Milletler, yani Milletler Cemiyeti kararıyla İngilizlerin kurdurttuğu ama esasında olmayan Irak devleti ile yaptığı bir anlaşma gereği Irak 1928 yılına kadar İngiliz mandasına verildi. Biz Iraklılarla değil, İngilizlerle Musul’u konuşmaya başladık. Türkiye başından beri olduğu gibi Musul’u bırakmak istemedi. Bu sebeple İngilizler türlü oyunlar düşünmeye başladılar. Türkiye’yi ikna edemeyince “biz bunu Milletler Cemiyeti’ne havale edelim” dediler. Üzücü ve “yazık” denilebilecek bir hâdise yaşandı. Mesele Milletler Cemiyeti’ne havale edildi ve bu havaleye Türkiye’nin razı olmasıyla İngilizlere göre Milletler Cemiyeti’nden çıkacak kararı da Türkiye peşinen kabullenmiş olarak değerlendirildi. Milletler Cemiyeti de “siz buraya havale edilmesini kabul ettikten sonra, sonuç ne çıkarsa çıksın razı olacaksınız” neticesine vardı. Bu sonuç bizim lehimize bir netice üretecek onu birazdan söyleyeceğim. Milletler Cemiyeti’ne havale edilince cemiyet bu mevzuda bir soruşturma komisyonu kurmaya karar veriyor.

Milletler Cemiyeti’nin kurduğu komisyon hakkaniyetli bir tavır sergiledi mi?
Komisyon, güya adaletli olma adına I. Dünya Savaşı’na bizim yanımızda katılan Macar bir başkan, karşıda katılan Belçika’dan bir üye ve tarafsız olan İsveç’ten bir üyeden oluşuyordu. Komisyon bölgeye gitti ve çalışmaya başladı. Çalışmanın neticesinde hayretler içinde kaldılar, İngilizler de bunu fark etti ve komisyonu engellemeye çalıştılar. Bölge halkı kesinlikle Türkiye’ye bağlanmak istiyordu. Sadece bölge Araplarının %65’i Irak’a bağlanmak istiyor; bölge nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Kürtler ise Türkiye’ye bağlanmak istiyor. Bu sonuçlar İngilizlerin hoşuna gitmedi. Türkiye, komisyon çalışmalarını sürdürürken iki kez “referandum yapalım” dedi, İngilizler buna razı olmadı. Gerekçesi ise “Kürtler cahil neye oy vereceklerini bilemezler”... Çünkü çıkacak sonucu biliyorlardı. Komisyonun çalışmaları İngilizlerin aleyhine işleyince İngilizler, Türkiye ile Musul’un bağını kesmek için Türkiye ve Musul arasına askerî birliklerini yerleştirdiler. Askerî harekâta girişince Kürtler ile İngilizler arasında kanlı çatışmalar başladı. İşler İngilizlerin istediği gibi yürümüyordu; fakat ne yazık ki komisyon çalışmasını tamamlayıp raporunu Milletler Cemiyeti’ne sununca işler değişti, Milletler Cemiyeti de, karar daha sağlam olsun diye sözüm ona Lahey Adalet Divanı’ndan görüş aldı. Lahey Adalet Divanı da rapor lehine oy verdi. Türkiye, elleri bağlı hâle getirildi. 16 Aralık 1925’te Milletler Cemiyeti her iki tarafı da bağlayıcı bir karar aldı. Soruşturma komisyonunun tavsiye kararını oybirliğiyle alınmış bir karara dönüştürdü. Türkiye bunu önlemeye çalıştı; fakat bir askerî müdahaleye girişirse, yeni bir askerî müdahaleye karşı koyamayacak durumda kalırız kaygısı vardı. Balkanlarda Yunanlılar Trakya’ya saldırırsa bizim bölgedeki 10 bin askerimiz burayı koruyamaz ve Trakya’yı kaybederiz korkusuyla, ne yazık ki İngilizlerin öncülüğünde kurulan ve Türkiye’nin üye bile olmadığı Milletler Cemiyeti’nden, Türkiye’nin aleyhine olan Brüksel Hattı olarak adlandırılan karar geçti. Bu Türkiye’nin aleyhineydi; ama şimdilerde Türkiye’nin lehine bir sonuç doğdu.

Türkiye’nin lehine doğan bu sonuç nedir?
Arapların %65’i Musul’un Irak’a bağlanmasını istiyordu; ama bir şartla: “Irak, İngiliz mandasında yönetilmeye devam ederse”... Yani Irak, kendi ayakları üzerine bırakılıp da bölgede istikrarsızlık hâkim olursa Irak’a bağlı kalmak istemiyorlardı. Dolayısıyla soruşturma komisyonunun raporundaki bu madde çok önemliydi.

Birinci madde: Musul Irak’a bırakılacak ve Musul 1928’den itibaren yirmi beş yıl İngiliz mandasında kalmaya devam edecek...

İkinci madde: Eğer Irak’ta manda yönetimi devam etmezse Musul Türkiye’ye bırakılacak.

Bu bağlayıcı bir karar. Milletler Cemiyeti’nden çıkan, Lahey Adalet Komisyonu’ndan onay alan ve daha sonra Türkiye ile Irak arasında imzalanan Ankara Anlaşması’nda da geçen bir karar. Peki, sonra ne oldu? 1953’te bitmesi gereken manda yönetimi 1932’de sona eriyor. Dolayısıyla Musul’un Türkiye’ye bağlanması gerekiyor.

Üstad Necib Fazıl’ın “Abdülhamid’i anlamak, her şeyi anlamak olacaktır” sözü bugün için nasıl bir anlam ifade ediyor?
Sultan Hamid bölgedeki enerjinin herkesten önce farkına vardı. Bölgenin petrol haritasını çıkardı, yer altı zenginliklerini tesbit ettirdi ve buraları şahsî parasıyla satın alarak şahsî mülk hâline getirdi. Çünkü, eğer topraklar kamu malıysa, savaşta işgal edildikleri zaman, işgal eden devletin mülkü hâline gelir. Özel mülk olunca işgal edilse dahî özel mülkiyetin dokunulmazlığından dolayı işgal eden devletin toprakları hâline gelmez. Bu sebeple Sultan Abdülhamid bunu düşünerek, burayı parasını vererek satın aldı; fakat İttihatçılar buraları kamulaştırdı ve buralar işgal edilince şahsî mülk olmadığı için ne buraların asıl sahibi olan Abdülhamid’in torunlarının, ne de Osmanlı’nın buralarda hak iddia edemeyeceği pozisyona getirdiler. Irak ve Suriye bölgesindeki petrolleri İngiltere ve Fransa âdeta kendi kamu malları hâline getirdiler. Türkiye’nin petrollerde iddia edeceği hakkın kaybedilmesine sebebiyet verdiler.

Abdülhamid’in Mezopotamya petrollerini şahsî mülkü hâline getirmesi Amerikalılar tarafından da bilinen bir durumdu. Amerikalılar, İngilizlerin bu petrolleri tek başına kendi kontrollerine almasına seyirci kalmamak için harekete geçtiler. Abdülhamid’in varisleriyle görüşüp buraların Abdülhamid’in şahsî mülkü olduğu ve varislerinin hak iddia etmesi gerektiği yönünde müdahale etmek istediler. Bunu da, 1908 darbesi sonrası Abdülhamid’in şahsî mülkü olmaktan çıkarılan buraların devlet hazinesine devredilmesi İttihatçıların baskıları sonucu olmuştur, normal bir yolla geçmemiştir, dolayısıyla hâlâ Abdülhamid’in şahsî mülküdür şeklinde gerekçelendirdiler. Abdülhamid Han’ın torunlarıyla bu meselede işbirliği yapmaya çalıştılar. İttihatçı irade ise Osmanlı’nın çıkarlarını yeniden satarak İngilizlerin menfaatine olarak şekilde değiştirdiler. Osmanlı idarecileri içerisindeki işbirlikçi resmî gazete hükmündeki Takvim-i Vekayi’den bir takım deliller bularak buranın zorla hazine mülkü hâline getirilmediğini ispat etmek konusunda İngilizlere yardım ettiler. İngilizler Takvim-i Vekayi’de böyle bir karar olduğunu işbirlikçiler yardım etmese nereden bilebilirler? Abdülhamid’in şahsî mülkü olan bu yerle zorla devlet mülkü hâline getirildi, devlet mülkü hâline getirilen bu yerler İngiliz işgalinden sonra da İngiliz tasarrufuna geçmiş oldu. Eğer bu topraklar Abdülhamid Han’ın mülkü olsaydı, onun varisleri bu topraklarda tasarruf sahibi olurdu; hiç olmazsa bu bölgede yaşayan Türkmenler Abdülhamid Han’ın mirası üzerinden bu bölgenin itibarlı ve zengin insanları hâline gelirdi. Bu da Türkiye’nin kaybettiği Mezopotamya’daki nüfuzunu derinleştirirdi. İttihatçıların ihanetlerinden bir tanesi de ne yazık ki bu sahada gerçekleşti, İngilizler işbirliği yaptılar.

Bu tartışmalar daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecine taştı. Türkiye de buraların Abdülhamid Han’ın mülkü sayılmasını çok fazla istemedi. Hanedanın devam ettiği algısı gündemde kalır diye Türkiye İngiliz tezine yakın tavır aldı. Halbuki hanedanın devam ettiği tartışması gündemde tutulmayabilirdi. Osmanlı sınırları dışında bir bölge ve Abdülhamid Han’ın torunlarının buralarda söz sahibi olması ve zengin olması Türkiye’nin aleyhine değil, lehine olurdu. Bölgeden Osmanlı çekildikten sonra kalan Türkmenler vardı. Eğer Türkmenler Abdülhamid Han’ın mirası üzerinden bölgeden çıkarılan petrollerden istifade edebilseydi, bölgeyi etkisi altına alabilecek derecede zengin bir yapıya ulaşabilir ve bölgeyi kendi itibarî etkileri altına alabilirdi. Dikkat edin Türkiye’nin dışında kalan Türkmen bölgelerinde toplum Türkiye’ye yakın pozisyon almaktadır. Abdülhamid Han’ın torunlarının zengin olması ve Türkmenleri zenginleştirmesi bu bölgede Türkiye’ye yakınlık duygularının güçlü olmasını sağlayabilirdi. Ne yazık ki bu fırsat da kaçırılmış oldu.

Tarihî perspektiften bakıldığında bugünkü başkanlık sistemi tartışmaları için neler söylemek istersiniz?
Başkanlık sistemi Türkiye’de istikrarın sağlanması açısından çok önemlidir. Tarihe bakınca cumhurbaşkanları ve başbakanların sürekli çatıştığını ve yetki karmaşası yaşadığını görürsünüz. Bu kimi dönemlerde kamuoyunun gündemine gelecek kadar büyümüş, kimi dönemlerde ise çok fazla derinleşmemiştir. 1980 İhtilâli’nin hemen öncesinde cumhurbaşkanlığı seçimi bir komediye dönüşmüş ve TBMM cumhurbaşkanını seçmekten aciz hâle gelmiştir. Bülent Ersoy’a bile oy çıkacak şekilde gayri ciddi oylamalar yapılmıştır. Bunun için de 80 İhtilâli’nde istikrar sağlansın diye %10 seçim barajı getirilmiş ve cumhurbaşkanlığının seçimi için en fazla dört tur önerilmiştir. İstikrarın ne kadar önemli olduğu o dönemde alınan kararlarda dahî vurgulanmıştır. Parlamenter sistem iki başlı ve güçlü iki kişilik üretiyor. Meclisin seçtiği cumhurbaşkanı ve halkın seçtiği başbakan... Uyumlu çalışırlarsa ne alâ; çalışmazlarsa ne olacak? Ahmet Necdet Sezer-Bülent Ecevit döneminde gördük. Anayasa kitapçığı fırlatıldı, enflasyon üç haneli rakamlara vurdu, dolar depremleri yaşandı, ülke derin yoksullukların içine düştü. Niye? Yetki karmaşası... İkisi de yetkilerini anayasadan aldığını iddia ediyordu. Bu yetki karmaşasından başka bir şeyle izah edilemez. Bu ikisine hakemlik yapabilecek bir kurum var mı, yok. Vay Türkiye’nin hâline... Hatta Mustafa Kemal’in son döneminde İsmet İnönü ile arasında münakaşa yaşanmıştır. İsmet İnönü, Mustafa Kemal’in yönetime müdahalesine karşı çıkmıştır. Bunu sağlayamadığı için istifa etmiştir. Mustafa Kemal ile İsmet İnönü arasında dış politika ve ekonomi konusunda ciddi görüş ayrılıkları vardı, hatta Mustafa Kemal bakanlar kuruluna bile müdahale etmiştir. İnönü bundan rahatsızdı. Cumhuriyeti kuran irade dahî yetki karmaşası yaşamıştı. Bir ülkede çift başlılık oldu mu, o ülkede istikrarsızlık olur. Dolayısıyla başkanlık sistemi çok önemlidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan yetki karmaşası durumu derinleştiren bir hâldir. Mustafa Kemal ve İnönü dönemi partili cumhurbaşkanlığı dönemleridir. İkisi de hem cumhurbaşkanı, hem CHP genel başkanıdır. Recep Tayyip Erdoğan’ın Ak Parti Genel Başkanı olduğunu düşünün. Başka soru işaretleri de oluşuyor. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanı hükümeti kurma yetkisini seçimden en fazla milletvekilini çıkarmış partinin genel başkanına verir. Atatürk cumhurbaşkanı, ülke seçime gitmiş, en fazla milletvekilini çıkaran parti CHP... Mustafa Kemal bir görevlendirme yapacak CHP Genel Başkanı’na yetki verecek. Kendisine mi yetki verecek? Dolayısıyla parlamenter sistem denilen o sistem de aslında fiili başkanlık sistemiydi. Mustafa Kemal hem cumhurbaşkanıydı, hem de başbakanı belirliyordu. Bugün ise böyle değil. Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı, Başbakan Binali Yıldırım Ak Parti Genel Başkanı... Cumhuriyetin ilk yıllarında parlamenter sistem değil, fiili başkanlık sistemi var; fakat tam olarak başkanlık sistemi olmadığından bu bile krizlere yol açmıştır.

Başkanlık sistemi tek adam yönetimi şeklinde lanse ediliyor, “tek adam yönetimine karşıyız” diyorlar. Oysaki başkanlık sisteminde muhalefet için bir şey değişmiyor; ha başkanlık sistemi, ha parlamenter sistem. Hâlâ muhalefet Erdoğan’a diktatör demiyor mu? Madem Erdoğan’a “diktatör” diyorsun, o zaman başkanlık sistemine karşı oluşunu “tek adam yönetimi” ile izah edemezsin, senin dediğine göre parlamenter sistem de tek adam üretiyor. Dolayısıyla Türkiye’nin istikrarsızlığa sebebiyet veren sistemi terketmesi, Ortadoğu’da ve Kafkaslarda Türkiye’nin etkinliğini kırmaya çalışan Batılılara karşı güçlü bir irade ortaya koyması açısından son derece elzemdir.

Eklemek istediğiniz bir husus var mı?
Hayır, teşekkür ederim.

Biz de çok teşekkür ederiz.
Baran Dergisi 512. Sayı
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.