Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Arif Ersoy ile söyleşi...

“Ak Parti’nin Ekonomik Modeli Derviş-Fischer Modelidir!”

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Arif Ersoy ile söyleşi...

 Mevcut hükümet 2. dönemini bitiriyor genel olarak bir değerlendirme yapar mısınız?
Tabiî değerlendirirken, getirilerini ve götürülerini karşılaştırmamız lazım. Hükümet demokratikleşme konusunda bazı adımlar attı; ama bu referandumda bizim beklediğimiz, önerdiğimiz düzeyde bir değişiklik yapılamadı. Aslında bu kadar masraf yapılmışken Türkiye’de diğer alanlardaki tıkanmalar da giderilebilirdi; ama biz kısmî ıslahı da, ıslaha giden yolda atılan adım kabul ediyoruz. Bunun dışında hükümet yol yapımında belli bir noktaya geldi. Dolayısıyla Türkiye’nin ulaşım ağı gelişti; fakat istenilen düzeyde değil tabiî ki. Yapılan yolların kalitesi ortadadır, şimdi duble yol yapımında da belli bir mesafe alındı. Öte yandan 8 yıl içerisinde konut sektöründe de belli gelişmeler sağladı; fakat şunu belirtelim ki hükümetin konut politikası temelden yanlış. Türkiye’de özel sektörün en geliştiği alan konut sektörüdür. Normalde bunun özel sektör tarafından yapılması ve devletin buna sadece kredi vermesi gerekir, kontrol etmesi gerekirdi. Türkiye’nin en gelişmiş sektörü devletleştirildi, devletleştirilmesi gereken sektörler de özelleştirildi. Bu, hükümetin çelişkileri. Tabiî bu konutlar çağımızın kentleşme algısına katkı yapacak konutlar da değil; üst üste istiflenmiş, beşerî olmayan konutlar. Bunların benzerini Fransızlar, İngilizler 2. Dünya Savaşı’ndan sonra konut ihtiyacını karşılamak için yapmışlar, daha sonra bu konutlar yerleşim yerleri getto haline dönüşmüş Batı’da bunları yıkıyorlar.
Hocam, buradan ülkemizin menfaatine olmadığı sonucu mu çıkıyor?
Menfaatine olmadığı sonucunun ötesinde, bunun yerine daha iyisi yapılabilir. Şimdi gecekondu mu, 20 katlı bina mı daha iyi derseniz, 20 katlı bina daha iyi. Hâlbuki günümüzde kentleşmede gelinen şudur; şehirlerde yerleşim yerlerinin doğayla bütünleşmesi lazım. Türkiye büyük alanı olan bir ülkedir. Hollanda’da, Almanya’da iki katlı konut, toplam konutun %80’inden fazladır. Hâlbuki Türkiye’de bu geliştirilebilirdi; ama üst üste, hiçbir güzelliği, orjinalliği olmayan konutlar yapıldı.
Bir de bin yıllık geleneklerimize tamamen ters…
Beşerî konut değil, bu konut türü rant merkezi. Dolayısıyla Ankara’da hangi babayiğidin iki katlı bir konut yapma gücü olabilir. Siz bir alanda 20 kat bina yapın, 4’er daireden rantın büyüklüğüne bakın, sonra da “ben tek katlı ev yapacağım” yapamazsınız. Ankara’nın en güzel yerlerinden birisi, Çukurambar’dır. Çukurambar da çok katlıya dönüştürüldü, daireleri 300-350 milyara satılıyor, rant o kadar yüksek ki, orada tek katlı konut yapmak mümkün değil. Ama belli bir noktaya gelindi. Ben Çorum’da belediye başkanıyken 18500 dolara yüz metrekarelik konutu bitirip teslim ettim; hiç banka kredisi almadan. Şimdi aynı standartta olmamasına rağmen, TOKİ 65000 dolara teslim ediyor. Üç kat maliyet farkı var. On yıllık süreyle kredi verildiği için, vatandaş diyor ki “kira öder gibi ödüyorum.” Hâlbuki bir insanın mutlu olacağı yaş 30’dur. İhtiyarlığı çıkarın, gençlikteki uğraşı çıkarın, 30 yaşını borçla geçiriyor. Bunun yanında Türkiye’de konut ihtiyacının karşılanması konusunda belli bir mesafe alındı.
Aslında dediğiniz gibi gecekonduya göre müsbet bir adım; ama bunu sistem çapında yapmayınca aslında sizin en ileri düzeydeki sektörünüz sıkıntıya düşüyor.
Bir de şöyle bir olay var devlet kaynaklarının bir kısmının konuta yatırılması mı daha iyidir, iş alanının üretilmesi mi? İşin bu boyutunun da düşünülmesi lazım. Biz bu kadar ileriye gitmiyoruz. İnsanlara öncelikle devletin iş üretmesi gerekir, konut alanına teşvik etmesi gerekir. Şunu kesinlikle söyleyebiliriz, konut sektöründe arsa sağlansa, inşaat malzemelerinde vergi yükü hafifletilse bizim müteahhitlerimiz TOKİ’nin 100 bin liraya sattığı konutu 40 bin liraya satarlar ve belli ölçüde kâr da yaparlar. Bizzat biz bunu uygulayıcı olarak söylüyoruz. Bizim bu konuda siyaseten bir eleştiri yapmamız sıkıntılı oluyor, vatandaş eski günlerini hatırlıyor. AKP ile CHP’yi karşılaştırırken, yaşlılardan duyulan çarık hikâyeleri vardır; “aman bir daha çarık giymeyelim” diyor. Halbuki mukayese şöyle yapılmalı; “1950’lerde biz Japonya’dan daha zengindik, şimdi onlar bizden daha zengin. Biz niçin Almanya’dan daha ileri değiliz?” Çünkü Almanya’nın toprağı bizden daha küçük. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir olmuş. Onun öncesinde de Almanya’da birleşme 1871’de olduğu zaman biz dünyanın bir numaralı devletiydik. Bu tür mukayeseler yapılmıyor.
Olması gerekene göre yapılmıyor.
80 kiloluk pehlivanla, 30 kiloluğu karşılaştırıyor, “ben ne kadar kuvvetliyim” diyor. Tabiî ki bütün bunları kitlelere anlatmak zor bir olay. Bir de mevcut iktidarın komşularla iyi geçinme, vize olayını kaldırmasıdır; fakat biz bunu yeterli bulmuyoruz. Bizim hedefimiz Çin Seddi’nden Atlas Okyanusu’na kadar olan bölgenin tamamen gümrük birliğinin sağlanmasıdır. Yani TC pasaportu alan birisi Çin Seddi’nden Atlas Okyanusu’na kadar serbestçe gidebilmelidir.
Bu bölgeler zaten geçmişte bizim için serbest bölgeydi. Entegre edilmiş bölgeydi. Tam entegrasyon demek; emeğin, sermayenin, teknolojinin, bilimin serbestçe hareket etmesi demek. Bu konuda Türk Dünyası ile olan ilişkilerimiz oldukça düşüktür; komşularımızla biraz düzelme oldu; fakat gittiğimde gördüm hâlâ bir bürokrasi var, hâlâ Halep’te Türk malları yok. Dolayısıyla çok yavaş işleyen bir süreç, tabiî ki bu iş tek yönlü değil, ben inanıyorum ki bu coğrafyadaki bütün ülkeler Türkiye’yi her zaman örnek alabilecek bir yapıya sahip. Çünkü bu bölge insanıyla bizim insanımız arasında hiçbir fark yoktur ve bu bölgede en çok sevilen ülke Türkiye’dir. Cezayir’de, Fas’ta Fransızlardan nefret ederler, Türkleri çok severler.
Hocam, AKP’nin millî bir politika üretemediği, Amerika’nın politikasını yürüttüğünü söyleyebilir miyiz?
AKP’li arkadaşları yakınen tanıyoruz. 30 yıl aynı görüşleri paylaştık. Şimdi arkadaşlarımız yeni bir çizgi oluşturamadılar. Eski çizgiyi bıraktılar. Önlerinde önceden kurulmuş hazır olan bir çizginin üstüne oturdular, DP çizgisini aldılar. Şubat 2001 krizinden sonra büyük bir şaşaâ ile davet edilen Kemal Derviş ile şu anda İsrail Merkez Bankası Başkanı olan Stanley Fischer’in hazırladığı bir ekonomik politikası var. Buna Derviş-Fischer modeli diyoruz. Bu modeli hazırladılar koalisyon hükümetinin önüne sundular. Parlamentoda da her gün yasa çıkardılar. AKP’de geldi bu modeli aldı, bugüne kadar aynen uyguladılar. Bana deseniz ki “AKP en çok nerede başarılı?” Bence Derviş-Fischer modelinin uygulanmasında… Bu modelin muhteviyatı nedir? O modelin temel esprisi şudur; sosyal devlet tasfiye edilecek, sosyal devletin yerine kömür parası, gıda paketleri koyuldu. Dolayısıyla yeşil kart getirildi sosyal devlet anlayışı törpülendi.
Devlet baba anlayışı yıkılıyor.
Bizim milletimizin dünya görüşünde zaten devlet sosyal olan bir kurumdur. Devletin varlık nedeni, ağaların, beylerin, belli bir zümrenin menfaatini takip etmek değildir; devlet kimsesizlerin, yoksulun, dar gelirlinin kimsesidir. Esas olan devletin çalışabilecek insan iş bulmasıdır; onu gıda paketleriyle desteklemesi değil. Bu 1970’lerde Fridman’nın savunduğu düşünceydi. Düşünce şu; “biz bütün halkı zenginleştiremeyiz, öyleyse halk üç sınıfa ayrılacak; üst düzey zenginler, orta sınıf ve alt sınıf.” Alt sınıf orta sınıfa özensin, orta sınıfta onlardan aldığını zenginlere aktarsın diye. Bu bir monotarist okulun veya neo-liberalizmin temel politikasıydı. Bunu ting-tang toplantılarında böyle tartışıyorlar. Dünyayı da böyle böldüler. Dediler ki; “Dünyayı üçe bölmemiz gerekiyor. Hiç gelişme şansı olmayan yoksul ülkeler, onlara yapacağımız yardım vermek, ham madde almak. İkincisi gelişmekte olan ülkeler, bu ülkeleri destekleyelim; ama ekonomilerinin denetimini biz alalım; çünkü bu ülkelerde halk çalışkan üretir, ürettiklerinin bir bölümünü bize verirlerse biz orada artan paraya yatırım alanı buluruz.” Nitekim özelleştirme fikri, bankaların yabancılaştırma fikri 1970’lerden sonra tartışıldı, 2000’li yıllarda Derviş-Fischer modeliyle uygulandı. Tabiî ki bu ülkelerin bir kısmı bunu fark etti. Mesela Malezya IMF ile ilişkilerini kesti kendine özgü bir ekonomi politikası izlemeye başladı. Fakat Türkiye o kısır döngüyü kıramadı. Bunun sonucunda bir özelleştirme süreci başlatıldı. Tabiî biz parti olarak özelleştirme karşıtı değiliz. Bizde devletleştirme 1930’larda Atatürk döneminde 1. ve 2. Sanayi Planları’yla başlatılan bir süreçti. Sebebi şuydu: 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de bir sermaye grubu yoktu, devletin önderliğinde bir sanayileşme olacaktı. O zaman bu politika izlenirken zamanla Türkiye’de girişimci sınıfı oluşturup bu kuruluşları halka devretmekti. Bizim politikamız bu kuruluşların özelleştirilmesini ve halkımıza verilmesini öngörür. Türkiye’de iyi organize edilir, tasarruflar iyi değerlendirilirse, Türkiye’de bu kuruluşların önemli bir bölümü yapısal değişime geçilerek, teknoloji yenilenerek, yönetim şekli değiştirilerek halka mâl edilebilirdi; ama böyle yapılmadı. Özelleştirilmelerle yabancılaştırıldı. Bir bölümünde de teknolojisi eskimiş fabrikalar kapatılarak, arsalarıyla yetinildi. Yerli ve yabancı ortaklı kuruluşlar da oranın arsalarını değerlendirdiler. Bu Türkiye’nin ekonomisini yabancılaştırdı. Ekonomide temel bir kural vardır, siz bir doları dışarıdan getirirseniz, bu dolar ülke içerisinde artışa yol açar. Çünkü işçiden bakkala her yerde dolar üretimi artar. Siz bir doları yurtdışına çıkartırsanız artıştan mahrum kalmış olursunuz. Dolayısıyla böylece ekonomide bir yabancılaşma süreci başlatıldı. Bunun neticesinde ekonomimiz büyüyor; fakat halkımız yoksullaşıyor, bu çok ilginç bir olay. Bizimle bazen dalga geçiyorlar Batılı iktisatçılar, diyorlar ki; “Sayın Ersoy şu Türkiye’nin modelini bize bir iktisatçı olarak anlatsana, bu nasıl bir model ki büyüyor; ama halk yoksullaşıyor.”
Tam da bu noktada, sözler dolaşıyor “ihracat arttı, gelir arttı” diye.
Evet, millî gelir arttı; ama millî gelişim? Paylaşımda büyük bir adaletsizlik, diğer taraftan da kaynakların büyük bir kısmı borç ve faiz yoluyla… Özelleştirilmiş firmaların kârı yoluyla dışarıya transfer ediliyor. Dolayısıyla ekonominin bir nimeti var, o kitlelere yansıtılmıyor. Aynen 1970’lerden itibaren neo-liberallerin yaptığı gibi bu hâsılanın çok az bir kısmı aşağı sınıfa yansıtılıyor, bir bölümü ülke içerisindeki dolar milyarderlerine yansıtılıyor.
Burada bir parantez açayım hocam, bir gazete haberinde gördüm, Türkiye’deki milyarderlerin gelirleri bu hükümet döneminde 2-2.5 kat artmış.
Çok daha fazla… Türkiye dünyada en hızlı dolar milyarderi üreten ülkedir. Ekonomide bir kural vardır, siz çok az sayıda insanı fakirleştirirsiniz, çok fazla sayıdaki insanı zenginleştirirsiniz. Dolayısıyla bu kurala göre Türkiye dünyada en hızlı dolar milyarderi üreten ülke ise, en fazla yeşil kart üreten ülkedir de. En fazla gıda paketi, kömür dağıtılan ülke demektir, mahkemeleri en dolu olan ülkedir. Arkadaşlarımızın en çok övündükleri konulardan birisi dünyanın en büyük adliye saraylarını yapmak… Hâlbuki bu iyiliğe alamet değildir. Bir ülkenin bankaları ne kadar çok kâr yapıyorsa, suç oranı da o derece çoktur. Türkiye’deki paylaşımdaki adaletsizlik mahkemelerin yükünü artırmıştır. Bunun içindir ki mevcut mahkemeler dosyaları bitirmekte zorlanıyor. Bunun nedeni ekonomik paylaşımdaki adaletsizliktir. Eski Yunan düşünür Eflatun diyor ki: “Bir milletin uğrayabileceği en büyük felaket o milletin çok az sayıda zengin ve çok sayıda yoksuldan oluşmasıdır.” Böyle dönemde sosyal istikrarsızlık olur. Biz geçen bir toplantıda söyledik, gelir dağılımda adaletsizlik, sosyal yapıda kayma olduğunu. İnsanlarımızın sesini çıkartmamasının nedeni, bizde dünyada az görülen aile içi dayanışmanın olması. Sabahleyin Ankara Garı’na giderseniz naylon sepetlerle birçok şeyin taşındığını görürsünüz; onlar dar gelirli olanlara Anadolu’daki ailelerin yaptığı destektir. Bu destek başka ülkelerde söz konusu değildir. Ortadoğu’daki patlamaların nedeni baskı ve paylaşımdaki adaletsizliktir. Bu hükümet döneminde Türkiye’nin dış ticaret hacmi büyüyor. Hakikaten rakamlara baktığımız zaman görüyoruz. Bu Özal döneminde başladı; ama bu hükümet döneminde en üst seviyeye çıktı. Fakat yine IMF’nin Derviş modelinde, düşük kur, yüksek faiz politikası sonucu Türkiye’de bir çarpıklık meydana geldi. Birçok ham madde üreten firmalarımız kapatıldı. Mesela Nazilli Bez Fabrikası kapandı. Niçin kapandı? Düşük kur politikasıyla bizim bezimiz pahalıya geldi. Rekabet edemedi. Denizli tüccarları Çin bezini ithal ettiler daha ucuza, işledikten sonra ihraç ettiler. Bizim fabrikalarda teknolojik bir değişim olmadı, yenilik olmadı. Demokratik bir mekanizmayla kamu işletmeleri işletildi. Dolayısıyla bu çok büyük bir sıkıntıya cari açığa sebep oldu. Yani siz çalışıyorsunuz, üretiyorsunuz; fakat tükettiğiniz ürettiğinizden daha fazla. O zaman bu cari açığı dışarıdan borçla kapatacaksınız.
TC kurulalı 88 yıl oldu. Makine üreten makine hâlâ yapılamadı. Dışarıdan gelen firmaların dev fabrikalarında bu makineler çalışıyor. “Üretim yapılıyor” deniliyor; ama biz yapmıyoruz o üretimi.
Eskiden üniversitelerde okutulurken bizim geri kalmışlığımızı kültürel bir olay olarak yorumlayanlar vardı: “Biz tembeliz, çalışmayız.” 1960’lardan sonra yurtdışına işçi gönderdik. Gitmek için bir çoğu diplomayı alel-acele aldı. Bu insanlar Almanya’ya gittiler. Mercedes fabrikasının ana merkezinde bir ara 8 bin Türk işçisi çalışıyordu. Bunlar Alman mühendisiyle aynı düzeyde, dünyanın en gelişmiş Mercedes arabasını yapıyorlardı. Dolayısıyla bununla birlikte anlaşıldı ki, “siz tezgâhı ortaya koyarsanız, insanlarımız en güzel işi yaparlar.” Nitekim rahmetli hocamızın Anadolu’da sanayileşme hamlesini yapması. Benim şu anda genel sekterliğini yaptığım ESAM’ın 1970’lerin sonunda organize sanayi siteleri projelerini üretmeleriyle Anadolu’da sanayi merkezleri oluştu. Hoca fabrikaların temellerini atarken: “Biz fabrika yapan fabrika yapacağız” diyordu. Fabrikalar yapıldı 75 tanesi açıldı, kalan 200 tanenin temelini söktüler, bir sürü problem oldu; ama Türkiye’de bir zihniyet değişikliği meydana geldi. Büyük değişiklikler kafada olması lâzım! Zihinsel değişme daha sonra hayata aktarılır. O zaman insanlarımız “bunu biz de yapabiliriz” dediler.
Bir ara meşhurdu hocam, Yunan bir kuruluş 100 milyon getiriyor 250 milyon alıyor.
Bir ara buradan bir sürü gelir elde edenler oldu. Kredi maliyeti de yüksek, taşıma maliyeti de yüksek, enerji maliyeti yüksek, bir de ötesinde emek maliyeti yüksek. Asgarî ücret fazla değil; tutuyorsunuz asgarî ücretten vergi alıyorsunuz, sigorta primi alıyorsunuz. 630 lira asgarî ücret diyorsunuz; ama bu işverene 1200 liraya mal oluyor. Dolayısıyla bunlar yüksek olmasına rağmen Anadolu’da büyük bir sanayileşme hamlesi başlatıldı, belli bir noktaya geldi; ama son yıllarda Türkiye’deki ekonominin yabancılaşma süreci sadece kamu kuruluşlarında olmuyor, işletmelerde de oluyor. İşletme evliliği yoluyla veya işletmeler öyle zor duruma düşüyor ki bir bakıyorsunuz
Alman firması Konya’nın organize sanayi bölgesinde birçok kuruluş almış. Mesela otomobillerimizi kontrol ettirdiğimiz istasyonları bile Almanlar işletiyor. Düşünebiliyor musunuz? Bu işin içinde öyle garip olaylar var ki, ana muhalefet partisiyle, iktidar partisi horoz dövüşü yaptıkları için bir çok şey milletin gözünden kaçıyor.
Gündemden uzaklaştırılıyor.
Dolayısıyla bunlar fark edilmiyor. Bazı yerlerde TOKİ’nin yaptığı evlerin ihalesini bile yabancı ortaklı firmalar alıyor, Türk taşerona veriyor. Yani işi yapan bizim Hasan; ama esas işi alan yabancı. Kârının 1/3’ini taşerona veriyor, taşeron da onun altından kalkamadığı için kalitesiz malzeme alıyor, yerli firmalara borcunu veremiyor, hem kendi iflas ediyor, hem firmalar iflas ediyor, hem de ürettiği ev eve benzemiyor. Bu yanlış ekonomi politikalarından kaynaklanıyor. Burada bizi şöyle avutuyorlar: “Globalleştik bu doğaldır, kim ucuz üretiyorsa o alsın” deniliyor. Halbuki Almanya’da bankaların sadece %5’i yabancılarda, bankaların yabancılaştırılması üzerinde o kadar titiz duruyorlar ki, Türkiye’de %60. Aynı şekilde Fransa’da önemli olan bir çok kuruluş halâ kamunun denetiminde. Bürokrasinin ekonomiyi yönetmesini istemiyoruz; ama Türkiye’de bunu görüyoruz pekala bir işletmenin sahibi özel sektör olur, devlet olur rantabl çalışır. Şu anda görüyoruz Türk Hava Yolları uluslararası düzeyde yüzümüzü ağartan bir kuruluş. Yani şunu söylemek istiyorum mesele illâ devlette kalması değildir, mesele yönetimdir. Yönetim sağlıklı olursa, kaynakları etkin kullanırsa mülkiyet ikinci derecededir. Ama bu kurumların yabancılaştırılması sonucu ülkeden dışarıya kaynak gidiyor. Eskiden biz espri olarak söylüyorduk “bu yerli kısa yoldan para kazanan rant yiyiciler nedir? Haftaiçi çok fazla para kazanıyorlar, hafta sonu gidiyorlar Alsancak’ta meyhanede harcıyorlar. Para nereye gidiyor? Yine İzmir’de dolaşıyor.” Ama şimdi meyhaneciler Monte Carlo’da. Para buradan oraya gidiyor, problem burada. Bu iktidarın uyguladığı ekonomik politikasında, ekonomi büyük ölçüde yabacılaştırıldı. Dolayısıyla kaynaklar yabancılaştırıldı, halkın artan hasıladan payı azaldı ve korkunç bir şekilde Türkiye’de kitlelerin yoksullaşması sorunu ortaya çıktı. Köydekiler yoksullaşıyor. Köydeki insanlarımızın %56’sı yoksulluk derecesinin altındadır. Kentlerde kitleler yoksullaşıyor. Bir ülkede yoksullaşma olursa, zaman içerisinde sosyal istikrarsızlık başlar. Sosyal istikrarsızlık bir çok sorunu da beraberinde getirir.
Türkiye’de hem devlet olarak, hem Anadolu’daki halk olarak gelişmesi, maddî ve manevî olarak kalkınmasının özünü kendi değerlerimizle birlikte, halkımıza sahip çıkarak gerçekleştirebiliriz. Bu konuda ne yapabiliriz?
” Bizim istediğimiz iki şey ise şu; bu ülke bizimdir, bu ülke milletin iradesi ve dünya görüşüne göre yönetilecektir. İkincisi paylaşım adil olacaktır. Yabancılar gelsin yatırım yapsın, istihdam artsın, ortak olalım; ama gelip de on liralık şeyi paramız var diye hilelerle beş liraya almasınlar. Ne demek adalet? Adalet demek üretimde külfete katlananların hâsıladaki payının külfetle orantılı olmasıdır. Bütün mücadelemiz budur. İnsanlık tarihindeki bütün mücadelelerde bu iki nokta üzerindedir. Sömürgecilik ne demektir, sen çalışacaksın, ürettiğin hâsılayı ben alacağım. Türkiye öyle bir noktaya geldi ki bunu açıkça söylediğimiz zaman tabanımızın hemen hemen tamamı AKP’li olduğu için insanlar sevdiklerinin hatasını görmüyorlar ve “bu kadar eleştirmeyin” diyorlar. Biz diyoruz ki “arkadaşlar ekonomi yabancıların eline geçti, biz kendi ülkemizde işçiyiz” diyorlar. Böyle diyince hocamızın tabiriyle “sakallı Hüsnü” kızıyor. Bizim önümüze koydukları Hong Kong ve Singapur modeli var. Ben gittim Hong Kong’da gördüm o binaların, çarşıların çoğunun sahibi yabancılar, Almanlar, Fransızlar, Amerikalılar… Oradaki insanlar, orada çalışıyorlar. Üst düzey yöneticinin birinin evine gittim 45-50 metrekarelik bir evde oturuyor. Salonun bir kısmı mutfak, bir kısmı da yatak odası… Ülke gelişmiş; ama halkın aldığı bir şey yok. Türkiye’de de bu model biçiliyor. AKP bu 8 yıllık dönemde bu anlamda büyük başarılar elde etti. Bu modelle biz daha ileri bir ülke olamayız. Şimdi “2023 yılında Türkiye” diye bir proje var; AKP’de hazırlıyor, CHP’de hazırlıyor. “2023’de ihracatımız 545 milyar lira olacak” diyorlar. Evet, doğru oraya çıkacağız; fakat o zaman bizim ekonomimizin %75’i yabancının elinde olacak. Bizim payımız %25 olacak. Bu gelişme mi? Bunun anlamı şudur; siz ülkenizi ve emeğinizi başkalarının eline vermişsiniz hâsıla büyümüş onlar daha çok zengin olmuş demektir. Böyle bir ekonomik durumla karşı karşıyayız. Şunu da hemen söyleyeyim: “Türkiye büyük bir ülkedir. Biz inanıyoruz ki milletimiz kendi değerleri ve kendi dünya görüşü etrafında toplanacak, Türkiye’de adil bir ekonomik bir yapı oluşturulacak ve Türkiye’nin önderliğinde de yeni bir dünya kurulacak.” Bugünkü karşılaştığımız olaylar geçicidir. Wikileaks’te %5’i çıktı, %95’i henüz belirlenemeyen böyle yapmacık oyunlarla karşı karşıyayız. Onun için hem ana muhalefetin, hem de iktidarın nasıl bir ortamda görev yapmaya çalıştığına bakınız. Hem ana muhalefet partisi genel başkanı, hem sayın başbakanımız, Türkiye’de siyasette en fazla dönenlerdir. Bir yerde söylediklerinin tam tersini bir hafta sonra başka yerde yapıyorlar. Sebebi şu; kendileri karar vermiyorlar. Başbakan “NATO’nun asker çıkarması saçmalıktır” diyor; gidiyor Mekke’de cüppe giyiyor ve diyor ki “Libya’nın Libyalıların olduğunu tescil için NATO orada olacak” diyor. Sen bu cümleyi al tahlil et ve bir neticeye koy.
Ortadoğu’daki Müslüman halk Amerika’nın Amerikalılara ait olduğunu tescil için hiçbir zaman Amerika’da olmuyor ki…
Bu ne anlama geliyor. Bu öyle bir mantıkla anlatıyor ki. Aynı şey sayın Kemal Kılıçtaroğlu bir “a” diyor, bir “b” diyor. Niye böyle? Sebeb şu; kararlar başka yerde alınıyor. Eğer karar bir heyet tarafından, partilerin genel merkezinde alınsa böyle bir çelişki olmaz. Şimdi biz donanmamızı açıkça Amerikalı NATO komutanının emrine verdik. Donanmamızın esas komutanı var; ama o da komutayı yapacak olan bu haçlı zihniyetine sahip Amerikalıya bağlı. Koruduğumuz insanlar kim? Koruduğumuz insanlar onlar. Hani uçuyorlar, bombalıyorlar ya, işte onları koruyoruz. Bosna’ya gittik savaş devam ederken, pasaportu Fransız askerleri kontrol ediyor, Türk askerleri de yüksek tepelerde onları koruyor.
Çok teşekkür ederiz, bu güzel söyleşi için…
Ben de teşekkür ederim…

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.