"Türkiye'de Gerçekler Sükût Suikastına Maruz Bırakılıyor"

Gazeteci Yazar Fuat Uğur gündemi Baran Dergisi'ne değerlendirdi...

"Türkiye'de Gerçekler Sükût Suikastına Maruz Bırakılıyor"

Gündemde olan bir mevzu ile başlayalım istiyoruz, siz de bu meseleyle alakalı bir yazı kaleme aldınız. Şortlu bir kıza saldıran bir şahıs hapis cezası alırken, 15 Temmuz gecesi bir müezzine ve imama saldıran, daha sonra CHP ile ilişkisi ortaya çıkan bir şahıs serbest bırakıldı. Bu da Twitter’da bu mevzunun gündem olması üzerine gerçekleşti. Bu nasıl bir hukuk sistemi ki bir mevzu Twitter’da gündem olunca karar verilebiliyor?

15 Temmuz’da yaşanan o korkunç gecenin sıcaklığında müezzine yönelik saldırı olduğunu biliyorduk. Milletçe büyük bir badire atlattık ve o hadiseyi de vakâ-i adiye’den saydık. Önemsemedik. Nasıl olsa cezasını bulur önce şu belayı defedelim dedik. Ancak şimdi aradan birkaç ay geçtikten sonra, bir takım kesimler rahatlayınca, tuhaf tuhaf olaylar olmaya başladı. Bunlardan bir tanesi de o hemşire olan şort giymiş kıza bir meczubun saldırmasıydı. Adam pis pis sırıtarak “şort giydiği için, bizim geleneklerimize uymadığı için tekmeledim” gibi şeyler söyledi. Türkiye’de çok tuhaf şeyler olabiliyor. “Nedir, arkasında ne vardır?” diye düşündük ama sonra boş verdik. İlke olarak bu gibi saldırıların karşısında durmak lazım… Neticede insanların hayat tarzlarını eleştirseniz de, tekmeyle tokatla giremezsiniz. Herkes birbirinden memnun olacak diye bir şey yok. İnsanlar tornadan çıkmış bir tek tip değil çünkü. Kafa yapıları da tek tip değil, zihin yapıları da tek tip değil. Hepimiz bunun karşısında durduk. Kimileri az, kimileri çok. Ben de Twitter hesabımdan “bu manyak ne zaman yakalanacak, bu manyak neden tutuklanmadı” diye defalarca yazdım. Çünkü ilkesel bir duruş gerekiyordu, sonra tepki yerini buldu ve adam tutuklandı. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ hemen devreye girdi, o sırada torba yasa meclise gidecekti. “Torba yasada, çocuk ve kadınlara yönelik şiddetin ceza kapsamına alınması yani denetimli serbest bırakılmasını öngören yasanın iptalini sağlayacaklarını” söylediler. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı sadece bu olayla ilgili değil, kadına yönelik şiddetle ilgili her olayda devreye giriyor, avukatlarını görevlendiriyor. Hemen avukatını gönderdi ve hâkimin ilk serbest bırakma kararına itiraz etti. Dikkatinizi çekerim, devlet şiddet gören vatandaşına ne olursa olsun sahip çıkıyor. Olay bu şekilde cereyan etti.

Bununla birlikte biz 15 Temmuz’daki camiye yönelik saldırıyı da unutmadık. Davasının görüldüğünü de biliyorduk. Çünkü şahıslar gözaltındaydılar. Tutuklanmışlardı ve mahkemeye çıktılar. Serbest bırakıldılar. Şimdi o olay ne? O gece, insanların tanklar altında ezildiği, milletin, meclisin, MİT’in, Özel Harekât’ın uçaklarla bombalandığı, ateş altında kaldığı o korkunç gece camilerden selâlar okundu. İnsanlar selâlarla direnişe çağrıldı. Bu çok önemli bir şeydi. Diyanet İşleri Başkanı’nı da bu vesileyle tekrar tebrik ediyorum. Ancak nasıl Bağdat Caddesi’nde askeri alkışlayanlar olduysa, bazı kesimler İzmir’in Urla ilçesine bağlı Narlıdere semtinde, Yalvaç Camii’nden okunan selâya da tahammül edemedi. Çünkü uykuları kaçtı. Onlar yatmak istiyordu ve sabahleyin de Tayyip Erdoğan’ın gitmiş olduğu, onlara göre pırıl pırıl olan aydınlık bir Türkiye portresine uyanmak istiyorlardı. Selâlar okunduğunda rahatları kaçtı. Şimdi, dayak yiyen, tekme yiyen şortlu bir kadın var, bir de camiin müezzinine elinde taşla saldıran, vuran, hızını alamayıp camiin camlarını indiren bir kadın ve CHP Urla Belediye Meclis Üyesinin oğlu olan Hüseyin adlı bir kişi var. Adamı camiden çıkarıp dövüyorlar ve “hadi ayaklanın da görelim” diyorlar. İfadelerinde de “Biz darbeci zannettik onu, darbeciler okutuyor ona selâyı zannettik” demişler. Güler misin, ağlar mısın? Kim inanır buna?

CHP aktif bir şekilde bu davaya sahip çıkıyor.

İki tane hadise var. Bir de Torbalı’da saldırdılar. Torbalı’nın Pancar semtindeki camiye yine aralarında kadınlarında bulunduğu 19 kişi saldırdı. O davaya CHP’li milletvekilleri Musa Çam ve Nurettin Demir girdiler, izlediler ve destek verdiler. Muhtemelen bunları da desteklediler ve bu şahıslar serbest bırakıldı.

Şortlu genç kızın tekmelenmesine tepki gösterenlerden bu tahliye için hiçbir ses duymadık. Bu çifte standarttan vazgeçilmelidir. Demokrasiye karşı korkunç bir gece yaşadık. Türkiye’nin gelecek ve beka sorunu vardı. O gece ülke elden gidiyordu, selâ okunuyordu ve bu adamlar, bu kadınlar ellerinde taşlarla müezzine saldırdılar. Bu insanları nereye kadar savunabilirsiniz? Birincisi darbeci kafa ile aynı kafadalar ve ülkelerini sevmiyorlar. İkincisi şiddet kullanıyorlar. Şimdi bu insanların yanında olacak mısınız, olmayacak mısınız? Bana göre CHP’lilerin cevap vermesi gereken soru budur.

CHP bu yaptıklarıyla 15 Temmuz’a açık ve alenî destek vermiş olmuyor mu? Müdahale etmek gerekmez mi?

Devlet Bahçeli de yaptığı toplantıda bunu söyledi “fabrika ayarlarına dönen onlar” dedi. FETÖ’nün kurşun askerleri oldular. CHP hiçbir zaman Yenikapı ruhunu kabul etmedi, hiçbir zaman burada olmadı.

Biraz içtimaî baskıyla oraya geldiler.

Tabiî ki içtimaî baskıyla oraya geldiler. Ancak şöyle bir durum var, yazımda dile getirdim, son iki gün içinde bir tecavüzcü, yaşlı bir adam ile alâkalı Hatay’daki bir mahkemenin verdiği iki karara da atıfta bulundum. Yargıda bir takım tuhaf kararlar alınıyor. Toplumu kutuplaştıran bir takım sinir uçları var. Nedir onlar? Kılık kıyafet, hayat tarzı vesaire... Adamlar yargıda öyle kararlar alıyorlar ki, kamikaze gibi toplumu birbirine düşürmeye çalışıyorlar. Mahkeme kararlarına hep böyle baktım. 15 Temmuz darbesinden önce de öyle bakıyordum. Ve bunları defalarca yazdım. Neden öyle bakıyorum? Bazıları zannediyorlar ki FETÖ’cü hâkimler sadece siyasî kararlarda kendilerini ortaya çıkarıyor. Hayır. Hayatın her alanında insanları devletle ve hükümetle karşı karşıya getirecek her konuda FETÖ’cü hâkimler faaliyetteydi. Mesela bu tür konularda... İnsanlar bunu bir türlü anlamıyor. Adamın biri karısını parça parça etmiş, bavula koymuş götürmüş. Ama mahkemede kravatını takıp hâkim karşısına çıkıyor, altı yıl kafadan indirim alıyor. Bir bakıyorsun adam serbest kalıyor. Millet kıyameti koparıyor. “Bu devlet böyle, bu hükümet böyle, Tayyip şöyle, şu böyle bu böyle” diye hemen kime fatura ediyorlar? Hükümete fatura ediliyor.

Trafik cezalarında da yapıldı aynısı, vatandaş isyan noktasına geldi.

Tabiî işte Ordu’da yaptıkları da buydu. Bunu yapanlar FETÖ’cülerdi. Şeref Oğuz Sabah Gazetesi’nde “haraç çetesi” diye yazdı. Ne yaptı Süleyman Soylu? Hemen iptal etti. Çeteci bunlar ve halkı bezdirebilecek her şeyi bunlardan bekleyebilirsin. Zannediliyor ki sadece siyasî alanda yapıyorlar. Hâlbuki durum böyle değil. Bu adamlar öylesine alçak, öylesine şerefsiz ki, her şeyi her alanda ve her platformda yapabilirler.

Çok dikkatli hareket edilmeli. Bu FETÖ’cüler toplumun yumuşak karnı üzerinde tepiniyorlar. Yargıçlarıyla, emniyet mensuplarıyla, askerin içindeki kriptolarıyla hepsi toplumun yumuşak karnı üzerinde tepiniyor. Ne yapıyorlar? Bizi birbirimize düşürmek istiyorlar. CHP’nin nerede olduğunu biliyoruz zaten. Türkiye’de her görüşten kimsenin birbirleriyle olan ilişkisini bozmak istiyorlar. Anlatabiliyor muyum? Biz bu olaylar üzerinden, yani bu sonuçlar üzerinden yanımızdaki insanlarla kavga etmeye başlıyoruz.

Şimdi iki tane karar var. Müezzine saldıran, üstelik ağır bir suç işleyen kadını serbest bırakıyorlar; ama şortlu kadına saldıran adamı da tutukluyorlar. Tutuklasınlar tabiî ki. Hatta önce serbest bırakılması da FETÖ’cü oyunuydu. Demek ki tutuklanabiliyormuş. Karar verirken aklına gelmedi? Sen savcı değil misin? Sen hâkim değil misin? Niye yapmadın? O zaman sahtekârsın. Tüm dünyada hâkim ve savcılar ciddi bir denetim altındadır. Verdikleri yanlış kararlar kendilerine rücu edilebilmelidir. Bunun bedelini ödemelidirler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gidip de Türkiye’ye tazminat ödettiren kararlar bu hâkimlerin kararlarıdır. Hepsi incelenmelidir.

“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” bizde böyledir. CHP diyor ki “biz 15 Temmuz’u desteklemedik. Darbelere karşıyız”. Fakat bugüne kadar yapılan bütün darbeleri CHP bilfiil destekledi.

Bir tek 12 Eylül’ü desteklemiyorlar. Çünkü onlara karşı yapıldığını düşünüyorlar. Hâlbuki bütün siyasete yapıldı.

15 Temmuz sürecinde de Bağdat Caddesine çıkıp darbeyi alkışlayanlar kimdi? Biliyoruz. İzmir’de bu faaliyetleri ve eylemleri yapanlar kimdi? Bunu da biliyoruz. Bu davalara alenî destek verenleri de biliyoruz. Bu adamlar nasıl hizaya getirilecek? Sırf arkalarında bir kitle var, “aman lâiklerle, muhafazakârlar arasında bir çatışma olmasın” diye devlet bunlara taviz mi verecek?

Bağdat Caddesi’nde alkışlayanlar vardı. İzmir’de bu meczuplar vardı. Ama CHP kitlesi de meydanlara çıkmadı, bunu açıkça konuşalım. Ama Ak Partililer ve MHP’liler vardı. En azından CHP’lilerin çoğunluğu darbeye destek vermedi. Evlerinde oturdu ve izledi. Yani sokaklara darbe destekçisi olarak çıkmadı. Bu da önemlidir.

Mısır’da tersi oldu. Mısır’da CHP muadili olan Lâik-Sekülerler Sisi’yi desteklediler. Üstelikte Tahrir Meydanı’na idareyi devirmek için ilk önce onlar çıkmışlardı. Sonra meydanlar ikiye ayrıldı. Türkiye’de bu olmadı. CHP’li kitle, açıkça söylemek gerekirse bizim FETÖ’ye sıcak baktığımız ya da olumlu baktığımız ya da nötr baktığımız dönemde, “FETÖ” deyip duruyorlardı değil mi? Biz de işin açıkçası onları dikkate almadık. Onları niye dikkate almadığımızın sebepleri var. Darbenin bir Fetullahçı darbe olduğunu öğrendikleri andan itibaren de Tayyip Erdoğan’dan nefret etmelerine rağmen durdular. Ben çok “seküler” bir sitede oturuyorum ve hepsiyle komşuyum, konuşuyorum. İnsanlar Tayyip Erdoğan’dan hoşlanmıyorlar; ama FETÖ’den nefret ediyorlar. Ve inanın şunu da söylüyorlar: “FETÖ’yü tasfiye edecek tek kişi vardı, Tayyip Erdoğan”. Kemal Kılıçdaroğlu’na güvenmiyorlar. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu’nun politika ayarlarında FETÖ var. Genel başkanlığa getiriliş hikâyesinden başlayarak FETÖ var. Şimdi bu borcu ödüyor. FETÖ’nün bir Amerikan projesi olduğunu ilave ederek Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne olduğu konusunda kararı okuyucuya bırakıyorum.

“Allah FETÖ’cülerin belasını versin ama mağdurlar olmasın” diyorlar. Sanki biz mağdur olsun diyoruz. İddialı konuşuyorum. Bu mağduriyet % 2’den fazla değil. CHP’ye 30 bin mektup göndermişler. Tam bir FETÖ projesi. Bunun Fetullahçıların bir yerden talimat alarak yaptığı bir eylem olduğunu CHP’liler de tabiî ki anlıyorlar.

CHP, Bahçeli’nin dediği gibi yeniden fabrika ayarlarına döndü. Zaten oradaydı da, başka bir şekilde davranıyordu. O da takiyye yapıyordu. Çünkü o darbe karşıtlığıyla, darbeye karşı yükselen o müthiş mücadeleyle ne yapacağını bilemedi. CHP’li arkadaşım dedi ki, “Tayyip Erdoğan Marmaris’teyken Kemal Kılıçdaroğlu Bakırköy Belediye başkanının evindeydi. Atatürk Havalimanı’nda insanlar vardı ve tanklar ordaydı. Gidip tankların üzerine çıksaydı bugün kahramandı.”

Bunu yapamazdı. Neden yapamazdı? Çünkü birincisi o darbenin başarıya ulaşmasını bekliyordu. İkincisi eğer oraya giderse istikamet bambaşka bir yöne gidecekti ki bu da istemediği bir şey olurdu.

CHP’nin genleri üzerinden ve 15 Temmuz’daki faaliyetleri üzerinden muhasebe yapılıp, gerekli cezaların verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Neticede seferberlik şartları içerisindeyiz.

Doğru ama bir yandan da istikrar gerekiyor. Bir yandan da CHP’liler bu istikrarı bozmak ve iktidara karşı kutuplaşmanın içine odun atmak istiyorlar. Bu oyunu görmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Peki, devlet içerisindeki görevden almalar, temizlik nereye kadar gidecek?

Bana göre bu temizliğin sonuna kadar gitmesi lazımdır ve devletin içerisinde 300 bin FETÖ elemanı olduğunu düşünüyorum. Bauder Meinhof çetesi Almanya’da ortaya çıktığında, Almanya şoka uğradı. Yakalandılar, 35-40 kişi cezaevine konuldu. Hapishanede 33’ü bir gecede öldü. 1 milyon 250 bin kişi fişlendi. Bin beş yüz kişi işten çıkarıldı. Bakın bir tek terör olayından bahsediyorum. Türkiye’de adil yargılamadan bahsediliyor, bizde böyle bir şey olsa, mesela PKK’lıları alsan ve Almanların yaptığı gibi cezaevlerinde öldürsen, Almanlar kıyameti koparırdı. Ama adamlar yaptı ve bütün dünya da sustu.

Sana darbe yapmaya kadar giden bir soysuzlar çetesinin, meclisi bombalayan bir soysuzlar çetesinin karşısında, üstelik devletin tüm kılcal damarlarına yayılmış bir soysuzlar çetesini tasfiye etmek için işe girişiyorsun ve kırk yıllık bir birikimin sonucu 300 bin olsa da temizleyeceksin ve gözünün yaşına bakmayacaksın. Bu kadar basittir.

Türkiye dedikleri gibi bir diktatörlük olsaydı, böyle olur muydu? Ucuz kurtulduklarına dua etsinler. Bu kadar açık ve net söylüyorum.

Siz diyorsunuz ki “biz seksenlerden doksanlardan beri söylüyoruz bu adamların hain olduğunu”. Biz ise 2012’den beri söylüyoruz.

Biz bu hususta hem rahatız, hem de söylediklerimize kulak asılmadığı için öfkeli...

Bizler daha fazla öfkeliyiz. Çünkü kandırıldık. Siz kandırılmadınız, biz kandırıldık. Anlatabiliyor muyum? Kandırılmamızın sebebi ise yine Kemalistlerdir. Çünkü adamlar sürekli darbe peşindeydiler. 2003’te Ak Parti iktidara geldiğinden beri bunlar hükümeti yıkmaya çalışmadılar mı? Darbe yapmaya çalışmadılar mı? Çalıştılar. 27 Nisan Muhtırasını vermediler mi? Verdiler. Özden Örnek’in anıları gerçek değil miydi? Gerçekti. “Sarı kız”, “Ay ışığı” operasyonları gerçek değil miydi? Gerçekti. Ak Parti’yi kapatma davası gerçek değil miydi? Gerçekti. 367 gerçek değil miydi? Gerçekti. Bunların hepsi gerçekti.

Baktık ki Ak Parti’nin kadrosu falan yok. Bunlar faaliyete geçmiş. “Eyvallah” denildi. Biraz daha dikkatli olmalıydı. Daha erken davranılmalıydı. 2012’de 7 Şubat darbesi olduğu zaman, Fehmi Koru’nun ve Abdullah Gül’ün dolduruşuna gelinmemeliydi. Ve neşter oradan vurulmalıydı. Erdoğan “ben bunu 2011’den itibaren gördüm, ama kendi arkadaşlarıma bile anlatamadım” diye itirafta bulunuyor.

Bir mercimek beyinli şizofrenin, sümüklünün sözüyle sokağa çıkan bu akılsızlar ordusu başarılı olamadı; çünkü bu embesiller kriz yönetebilecek zekâ seviyesinde değiller. Sadece talimatla çalışan öküzler ordusu. O yüzden de halk karşılarına çıkınca “Alo abi ne yapacağız?” diye sordular. Abiler de şaşkındı. Ne yapacaklarını bilemediler. Kalakaldılar. Aslında başarısızlıklarının bir sebebi de buydu. Şimdi dolayısıyla hem tedbir almak, temkinli olmak, hem uyanık olmak; ama huzurumuzu da bozmamak gerekiyor.

Biraz önce, “kadro sıkıntısı vardı o yüzden de bunlar yerleştirildi” dediniz. Bugün aynı kadro sıkıntısı yok mu? Şimdi tekrar Kemalistler kadroları yeniden devralıyor...

Ak Parti ne yazık ki 10 milyon fos üyeye sahip. Bunu beceremiyorlar. Devlet içinde çekirdek örgütlenmeye gidemiyor. Bunu Kemalistler de, FETÖ’cüler de iyi biliyorlar. Zaten FETÖ’cüler ile Kemalistler bir madalyonun iki yüzüdür. Amerika, önce birini, sonra diğerini kullandı.

Herkes bireysel olarak devlete girebilir, liyakate dayalı bir sistemle bu yapılmalıdır. Ama her şeyden önce vatanını seveceksin, liyakat sahibi de olacaksın. Vatanını sevmeyen bu devlete girmemeli arkadaş, bu kadar basit. Türkiye’de, devlette eksik olan tek şey vatanseverliktir.

Ben sol gelenekten geliyorum. Sol gelenekten ayrılmamın tek sebebi budur. Biz evvelden vatanseverdik; ama bugün solcular, Amerikan emperyalizminin, İngiliz emperyalizminin kuklasıdır. Bu kadar açık ve net söylüyorum. Ben onun için onlardan ayrıldım.

FETÖ temizliği yapılıyor, bir sürü kişi görevden alınıyor da, dediğiniz gibi bu memlekette bir tek gayri millî onlar değil ki… Soruşturmaların sadece FETÖ’ye yönelik olması da eksiklik değil mi?

Yani biraz gevşeklik var bu konuda; ama önemli olan sübjektif olarak vatana ihanet edilmemesidir.

Bir yazınızda değinmiştiniz, Emre Uslu’nun ev arkadaşı, Davutoğlu’nun ORSAM’ın başına getirdiği Şaban Kardaş 15 Temmuz’da, Büyükada’da CIA ajanı Henry Barkey’le birlikte bir toplantıya katılıyor. Devletin bu toplantıdan haberi yok ve bu meselenin üstü örtülüyor.

Biz ortaya çıkardık. Devletin haberi yoktu. Darbe günüydü bu toplantı. O zamanki devletle şimdiki devlet farklı. Mesela gar önündeki bombalı eylemi FETÖ’cüler biliyorlar. Bunun Bylock yazışmalarında ortaya çıktığını öğrendik. Biliyor ve saklıyorlar. Neden? Türkiye’de bir kaos ortamı oluşsun diye saklıyorlar. Oradaki toplantıdan da devlet haberdar değildi. İlk önce Soner Yalçın yazmış satır arasından geçirmiş. Sonra bunu bana birisi söyledi ve ben de bizim polis adliye muhabirlerinden Nazif’e sordum. “Ben bunu araştırayım, bana da bunu Yahudi tüccar arkadaşım söyledi” dedi. “Henry Barkey Türkiye’ye gelmiş, kendisi de Yahudi biliyorsun, toplantı yapmış otelde. Bir dava açacağım” demiş vatansever Türk Yahudisi bu konuda. Sonra ben bunun arka planını öğrendim. Daha detaylı yazdım. Kimler katıldı, ne oldu vesaire. Sonra tabiî ki iş büyüdü. Dallandırılıp budaklandırıldı. Katılan Türkler Şaban Kardaş’lar vs. hepsi varmış o akşam. Cumhurbaşkanı’nın Stratfor’da verilen uçak rotasına kadar her şey paylaşılmış. Adam darbeyi yönetmeye gelmiş açıkçası. Ben Graham Fuller’in de geldiğini düşünüyorum. Bu konuda da bir istihbarat aldım. Graham Fuller geldi ve Yunanistan’a helikopterle kaçırıldı.

Dolayısıyla acayip bir atalet var. Hakikaten Tayyip Erdoğan’a ve bu ülkeye Allah yardım ediyor diyorum.

Devlet yok, sistem yok; bir şekilde iyi bir şeyler oluyor. Ama böyle gitmez. Bir sistem gerekiyor. Bir devlet gerekiyor.

Allah da bir yere kadar yardım eder. Sen çalışmazsan olmaz.

Bu Büyük Ada’daki toplantı hakkında bir adım atıldı mı?

Sevgili dostum biz bunları yazıyoruz ediyoruz da bize tepki mi yağıyor sanıyorsun? Gelmiyor. Bunun adı da ne biliyor musun? Sessizlik suikastıdır.

Ben sürekli yazdım ve açık açık yazdım. Bağlantıları da yazdım. Daha ne yazayım? Twitter’da yazıyorum, Facebook’ta yazıyorum. Birileri daha yazdılar; ama susuluyor. Bu konuda harekete geçme eylemi gerekenler kimler? Devlet.

Nisan ayında darbe olacağını yazmıştım. “Cemaatçi askerlere son uyarı” diye bir yazı yazmıştım. Hem cemaatçi askerleri uyarmıştım, hem de devleti uyarmıştım. FETÖ’cülerin Ankara’ya yerleştiğini, asker içindeki illegal, kripto subaylarla iletişime geçtiklerini yazmıştım. Bunların birbirinden haberdar olmasını ve darbe için hazırlıklı olmaları konusunda uyarılmalarını sağladılar. Aylar öncesinden bunu haber verdim. Kimse dikkate almıyor. Yani ben oturup da durmadan komplo teorisi üreten bir adam değilim ki sen beni kaale almamaya tenezzül ediyorsun. Önemli bir bilgi aldım ki yazdım. Durmadan yazıyor olsak aman der geçersin. “Tavuk tarda sayılır” diye uyardım. Tavuk tarda sayılır nedir? Anadolu’da bir deyim. Tavuklar akşamüzeri odunun üzerine dizilince sayılır. Yani “devlet sizin suç işlemenizi bekliyor. Ve Fetullah Gülen’in darbe yapacaksınız yoksa sizi teşhir ederim tehditlerine kanmayın, korkmayın ve gidin devletle işbirliği yapın” diye yazdım. “Yapmayın sizi suçüstü yakalayacaklar” diye uyardım. Devlete de yazdım. “Darbe yapacaklar hazırlıklı olun” diye yazdım. Adamların bir kısmı da darbeye katılmadı. Hâlâ içerideler, yani onun için çok dikkat etmek lazım.

Türkiye’nin en büyük sıkıntılarından biri de dışarıya kendisini anlatamaması... Peki, bu devletin dış işleri bürokratları ne iş yapar? O kadar rahatlar ki, memlekette neler oluyor, biz hâlâ kendimizi dünyaya anlatamıyoruz.

Öncelikle şunu bir defa ortaya koymak lazımdır. Dünya zaten sen kendini yırtsan da “ben seni anlamayacağım”a odaklanmış. Burada yapılması gereken Batı kamuoyunu etkilemekti. Almanya örneğini vereyim. Merkel Türkiye’yle ilişkiler kuruyordu. Merkel bir baktı ki kendi ülkesinin medyası küresel güçlerin elinde, Türkiye aleyhtarlığı kampanyası yapıyor. Ve sürekli olarak, “Merkel Erdoğan’ın önünde diz çöktü”, “Merkel diktatörün önünde diz çöktü” manşetleri atıyorlar.

Niye bunu yapıyor? Sadece Merkel’i aşağılamak için mi? Hayır sadece o değil. Merkel’i Erdoğan ve Türkiye’ye karşı sert olmaya zorlamak için. Ne oluyor? 14.5 milyar dolar Deutsche Bank’a ceza geliyor. Ondan önce Wolkswagen’e ceza geliyor. Onun karşılığında Almanya Apple’a 10 milyon dolar ceza kesiyor ve şimdi de kavga devam ediyor. Merkel’in ve Almanya derin devletinin Türkiye’yi dinlediği ortaya çıkıyor. Amerika’yı dinlediği iddiası ortaya çıkıyor. Hâlbuki BND Amerika’nın kurduğu bir istihbarat teşkilatıdır. Amerika’nın elindedir yani Amerika’yı dinlediği iddiaları falan hikâyedir. Amerika zaten Almanya’nın hücrelerine kadar nüfuz etmiş durumdadır. Yani o küresel güçlerin elindeki Alman medyası Merkel’i hedef aldı. En son bir Alman gazetesi bir kapak hazırladı; Erdoğan heykeli ve Erdoğan’ın elinde bir kılıç duruyordu. Diktatör Erdoğan yazıyor ve arkası dönük olan Merkel ona biat ediyordu.

Batı’da küresel medya eliyle oluşturulan bir kampanya var. Ne yapmak istiyorlar? Alman kamuoyunu, Avrupa kamuoyunu etkilemek istiyorlar. Yani halkı. İşte sen o halka ulaşacaksın. O halka bir şekilde derdini anlatacaksın. Onların kullandığı araçlarla değil, onların medyasını kullanarak değil, çünkü sana zaten izin vermezler. Sen kendi araçlarını oluşturacaksın. Bunu sağlayacaksın. Şimdi TRT World’ün o dandik yayınlarıyla maalesef olmuyor. 300 milyon dolar harcadın; fakat ortaya bir şey çıkmadı. Darbe gecesi TRT gitti. Dünya haberdar olamadı. Dolayısıyla da bunun yollarını bulmak lazım. Dışişleri Bakanlığının yurtdışı temsilcilikleri de bu konuda daha atak olmalılar. Daha pratik olmalılar. Daha cesur olmalılar. Bak adamın büyükelçisi Van’a gidiyor, Artvin’e gidiyor orada burada geziyor. Sen ne yapıyorsun?

Burada diyor ya (Baran Dergisi’nin 507. sayısının kapağını göstererek) “kuşatma direnişle değil taarruzla kırılır”; tebrik ediyorum işte tam da bu söz yurtdışında uygulanmalı. “Dışişlerinin edinilmiş çaresizliği” diye bir yazı yazdım. Orada iki tane olay yazdım. Oradaki iki olay bile Almanya kamuoyunun, Almanya’nın itibarını yerle bir etmek için yeter de artar bile. Taarruz edeceksin. Onlar sana insan hakları konusunda mercek tutuyorlarsa sen de onlara tutacaksın. Yani kendini savunmayacaksın. Avrupa Komisyonu’nun yeni yayınlanan kararı var. Irkçılık ve hoşgörüsüzlüğe karşı Avrupa Komisyonu raporunda Türkiye’de mültecilerin, Kürtlerin, Romanların, LGBT’li bireylerin durumlarının kötüleşmeye başladığına dikkat çekiliyor. Ne kadar namussuzlar. Sen çingenelerin kampını kapattın. Mültecilerin kampına duvar indirdin. Almanya’da geçen yıl ve bu yıl yüzlerce mülteci kampı yıkıldı. Bine yakın ırkçı saldırı oldu. Fransa’da Romanlar her gün saldırıya uğruyor. Şimdi mülteciler Avrupa’da korkunç bir baskı yaşıyorlar. Aşağılanıyorlar, hor görülüyorlar, tekmeleniyorlar. Üç milyon mülteciyi ülkesinde barındıran Türkiye için bu yazılacak şey midir? Daha bir sürü olay var. Mesela Norveç. Norveç’te darbe sonrasında Türkiye ile ilgili gazetelerde aşağılayıcı haberler çıkıyor. Ben Norveç’le ilgili üç yıldır program yapıyorum. Orada sözde çocuk esirgeme kurumu var. Çocuk istismarı ve çocuk ticareti yapıyorlar. Ve bu çocuk ticaretinin mağdurları arasında göçmenler kadar Norveç halkının kendisi de vardır. Ben “Avrupa’da Gündem” programımda konuyla ilgili tam dört kişiyi ağırladım. Orada bir avukat var. Adam Norveç devletiyle kavga ediyor. Sen al bu adamı insan hakları konusunda bayrak yap. Bunlar, Norveç’li kuruma karşı dünyanın her yerinde, başkentlerde gösteriler yaptılar. Daily Sabah’ta ben bunu yazdım. Ve Daily Sabah’ın en çok okunan yazısı oldu. Norveç’ten onlarca mektup geldi.

Türkiye’de gazeteci yok. Bazıları sadece oturuyorlar. Hiçbir şey yapmıyorlar. Haberciliği orada da birileri yapmak zorunda… Almanya 1960’dan bu yana 100 binden fazla Türk çocuğunu asimile etti. Dış işleri uyuyor. Senin kıyameti koparman lazımdı. Sen bu çocukları nasıl Hristiyanlaştırırsın? Nasıl ailenin elinden alırsın? Çocuğun sahibi BM sözleşmesinin 6. maddesine göre ailedir. Modernite vatandaşına sahip çıkmakla olur. Türk büyükelçi Alman medyasına hoş görünmek için küpe takıp elçilikte çiçek ekmeyi tercih ediyor.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ediyorum.  


Baran Dergisi 509. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.