Sarp Kuray'ın “İsyan ve Tevekkül” İsimli Kitabı Üzerine...


Fatih Turplu

Fatih Turplu

17 Nisan 2014, 15:47

Kimilerine göre devrimci arkadaşları için hiç bir fedâkârlıktan kaçınmayan bir idealist, bazı çevrelere göre ise zamanın “askerî cunta”sı ile “işbirliği” yapmış bir hain?

Yani, onu sevenlerin ve sevmeyenlerin bu tezat ifade eden görüşleri içerisinde geçmiş bir koca ömür, aslı bilinen-bilinmeyen bir çok mühim hâdise ve hepsinin de ötesinde mücâdele içerisinde çırpınmış, hâlâ çırpınan bir kalp var! Kanaatimizce, herhangi birisinin söyleyeceklerinden ziyâde, bu övgü ve ithamlar karşısında kalan insanın söyleyeceklerine kulak vermemiz icâb ediyor. Çünkü, Üstad Necip Fazıl'ın benzetmesiyle, Eski Yunan'da Sokrat'ı idâma mahkûm etmişlerdi ama “söyletmen vurun” demeyip savunma yapmasına müsaade etmişlerdi.

“Her eser bir suâl” (S. Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya) olduğu gibi  aynı zamanda bir cevabtır da; çünkü doğru suâller cevablara, bu cevablar ise yine başka suâllere dönüşür. Nihâyetinde bütün bu iç içe geçmişlik hakikat'e dâir ve onun peşinde olmak çabasından doğar. Hepimizin suâlleri, cevabları, ithâm ve savunmaları var; Kuray'ın suâlleri, cevabları, savunması ve yeri geldikçe ithâm ettikleri ise, Türkiye'nin bir döneminin (68 Kuşağı ve sonrası) satır aralarını yeniden okumamız ve tekrar değerlendirmemiz bakımından mühim. Hele ki bugün!

Bugün, Dostoyevski'nin ironik bir ifâdesiyle “Doğrusunu isterseniz, ne hastalığımdan anladığım var, ne de neremin ağrıdığını tam olarak biliyorum”1 fikrinden bile uzak bir karmaşa içindeyiz.

Öyle bir karmaşa ki, Gorki'nin 1913 Rusya'sı için söylediği “Gerçeklerle, hayatın bizden beklentileriyle ilişkimiz ateşini büyük ölçüde yitirmiştir”2 sözünü bugün bütün dünya yaşıyor. “İsyan ve Tevekkül” bu hengâme arasında, her şeye mukâbil yakın tarihimize âid bazı mevzulara dâir söyleyecek bir sözünün olduğunu, bazı hususlara dâir dileyecek bir özrünün bulunduğunu ve üzeri kapatılmış kimi hâdiselere dâir ise bizzat nasıl şahid olunduğunu anlatıyor.

*

Yazarın hayat hikâyesini kısa çizgilerle de olsa anlatmakta fayda var; zirâ eserin bir yönüyle biyografik olması bunu zorunlu kılıyor...

Dayısı Altay Ömer Egesel ve İsmet Gençel’den etkilenerek 17 yaşında “Devrimci Mücadele” saflarını seçen Kuray'ın fikirlerinin üzerinde ailesinin etkisi büyüktür. Çünkü ailesi, kendi tarifi ile “Cumhuriyet Devrimi’nin yetiştirdiği birinci idealist kuşak”tandır. 2 Ortaokulu Siirt’te, lise öğrenimini ise Bursa Erkek Lisesi’nde tamamlar. Babasının vali olması sebebiyle çocukluğundan itibaren memleketin bir çok yöresini görme fırsatı bulur. Bu durum Sarp Kuray’ın memleket ve memleket insanı hakkındaki fikirlerinin şekillenmesine yardımcı olur. Bursa Erkek Lisesi’nin ardından eğitimini sürdüren Sarp Kuray teğmen olarak Harp Okulu Subay Taburu’na katılır. İki sene sonra meşhur “1968 Subay Bildirisi” okunur…

Bu sürece gelinirken 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti’ye 1960 yılının 27 Mayıs’ında darbe yapıldığını hatırlatalım. Kuray, “salon subaylığı”ndan gerçek subaylığa geçilmesi gerektiğini, yani gerçek vatanseverlerin memleketin kötü gidişatına el koyması gerektiği çizgisinde hareket eder.  

Tutuklanma döneminde “devrimci önder” diye andığı Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile tanışır. (Hikmet Kıvılcımlı’nın fikirlerini takip edenler “Doktorcular” olarak bilinir. Bugün sol câmiâda “direnişçiler” olarak bilinirler ve bir dergi kadrosu etrafındadırlar. F.T)

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve fikirlerinin Sarp Kuray üzerindeki etkisi önemli derecededir. “İsyan ve Tevekkül”de bu durum hemen göze çarpar. Kuray, Kıvılcımlı’nın fikirleri etrafında toplanan “Doktorcular”ı “dar grupçu engelciler”3 olarak niteler; çünkü ona göre Kıvılcımlı’nın fikirleri yanlış yorumlanmıştır.

Dev-Genç’in kurucu kadrosunda yer alan Sarp Kuray, sol câmiâ içerisinde bugün önder kabul edilen Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimlerle de yakın arkadaştır. O dönemin hareketliliği içerisinde gerek lojistik açıdan ve gerekse eylemlilik açısından militan kimliği ile Sosyalist devrimci tavrını ortaya koyar. Bir süre sonra Sosyalist kimliği sebebiyle ordudan ihraç edilen Sarp Kuray sivil kıyafetleriyle 9 Ocak 1970 günü Gölcük Donanma Komutanlığı’ndan ayrılarak İstanbul’a gelir. Ardından Ankara’daki Hukuk Fakültesi’nde döner ve mücadelesini Dev-Genç saflarında sürdürme kararı alır. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından idamla yargılanır ve 1975’e kadar cezâevinde kalır. Tahliyesinden bir süre sonra ise Avrupa'ya gider...

Şahsiyetinin anlaşılması bakımından şunu da ekleyelim ki, Sarp Kuray, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına, birçok Sosyalist devrimciye çeşitli vesilelerle lojistik destekler de vermiştir. Misal olarak şu hâdiseyi aktaralım; Emek İş Bankası soygununun ardından ODTÜ’de Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını Hasan Ataol’a emanet eder. Askeri öğrenci olan Ataol gidecek yeri olmayan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Sinan Cemgil’i Sarp Kuray’a götürür. Kuray ayrı ayrı yerlerde üç yahut dört ev ayarlar ve bu evlerde sâir zamanlarda kalırlar.

**

Sarp Kuray’ın kaleme aldığı “İsyan ve Tevekkül” isimli kitabı iki bölüme ayırabiliriz. Birinci bölümü Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan tarihî ve sosyolojik hâdiselerin kendi bakış açısına göre değerlendirilmesi; ikinci bölümü ise, birincisi ile iç içe geçmiş bir vaziyette olmak üzere, Türkiye’deki sol hareketlerin şahsî bir kritiği... Yalnız bu tasnifin bizim tahayyülümüz ile yapıldığını, kitapta olmadığını ekleyelim. Belki de anlatım özelliği bakımından kitabın bölümlere ayrılmamış olması, anlatılanların çoğu yerde karmaşık gözükmesine sebeb olmuştur. Böyle olunca da, dikkatsiz kimi okurların (dikkat etmiyorsa niçin okumaya çabaladıkları ayrı mevzu; çünkü, okumak başlı başına bir dikkat-alâka işidir.) çoğu yerde başta anlatılanı sonda söylenene bağlayamayacağını düşünüyoruz. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan yapılan aşırı iktibaslar ve meselelerin tasnifinin çoğu yerde karışık bir biçimde ilerlemesi okuru yormakta, ayrıca, anlatılan birçok meselenin ne olduğu okur tarafından bilinmediği yerlerde ise anlatıcının hangi mevzudan bahsettiği kimi zaman karışık bir görünüm arzetmektedir. Fakat buradaki maksadın ifâde edilenin okura ulaştırılması olduğuna göre, bu tasnifin yapılmamış olmasını bir editör eksiği olarak tenkid ediyoruz.

Sarp Kuray’ın kitabında ele aldığı ve anlattığı “Osmanlı'nın Doğuşu”, “1908 Meşrutiyet dönemi”, “İslâm Medeniyetine Kısa Bir Bakış”, “31 Mart Gerici Ayaklanması” gibi başlıklarla ele aldığı bazı tarihî meseleleri derinlemesine araştırmadığını (farklı tarihçilerin bu mevzudaki tesbit ve görüşlerini ya kabul etmiyor, yahut da inceleme fırsatı bulamadı), çoğu yerde Dr. Hikmet Kıvılcımlı'dan iktibaslarla kitapta kullandığını görüyoruz. Elbette Kuray bu kitapta bir tarihçi olduğunu iddia etmiyor; sadece bu tarihî meseleler bilinmeden aktardığı hâdiselerin anlaşılamayacağı üzerinden bunları değerlendiriyor, yorumluyor ve tabiî olarak anlatacaklarına malzeme olarak kullanıyor. Bizim bu mevzudaki tenkidimiz ise diğer bahsettiğimiz hususları da kapsayıcı olarak şöyle:

 Bugün Sultan II. Abdülhamid Hân'ın hatıraları kitaplaştırılmış vaziyettedir ve özellikle bu mevzu gayet sarih bir biçimde anlatılmaktadır. Seveni-sevmeyeni ile bir çok tarihçi “31 Mart vak'ası'”nda II. Abdülhamid'in bir dahli olmadığını, bilakis, müdahale gücüne mukâbil sadece kan dökülmesini istememesinden ötürü bir davranış sergilemediğini söylerler. Türkiye'de ilk defa bu mevzuyu dile getiren, kitaplaştıran ve II. Abdülhamid'in hayatı içinde anlatan da Necip Fazıl Kısakürek'tir. Yine kitapta benzer yanlışlarla dile getirilen Sultan Vahidüddin'in anlatılışı için de aynı tenkidi yapmak isteriz. Dile getirdiğimiz bu hususlar, bizim inandığımız dünya görüşümüz (İBDA), tarih anlayışımız ve onu kavrayışı bakımından ayrıca not düşmemizi icab ettiriyor. İstiklâl Mahkemeleri hakkındaki görüşlerine de dünya görüşümüz sebebiyle katılmamız mümkün değildir. Elbette bu meseleler her ideolojinin kendi tarih görüşü ile ilgili birer ayrımdır. Bu meyanda da devrimci hareketlerin (kendilerini hangi görüşe nisbet ederlerse etsinler) iştirak noktaları kurabilme becerileri, büsbütün bir güç olan insanlığın düşmanı bugünkü hâkim yönetim biçimlerine karşı önemlidir.

Kitapta geçen bu ve benzer hususlara dâir ayrı ayrı ve pek uzun fasıllar açmayı bu kitabın tenkidi için hoş bulmuyoruz; çünkü, her dünya görüşü aynı zamanda bir tarih görüşüdür de! Böyle olunca da, yazarı, baktığı perspektif bakımından suçlama hatasına düşebiliriz; yazarın baktığı perspektif-dünya görüşü her şeydir, özüdür, onu şekillendirendir. Bunların ve bir çok meselenin ayrıca tartışılmasını, değerlendirilmesini, karşılıklı anlama çabasına girilmesini daha verimli buluyoruz.

Bu mevzulardaki tenkidlerimizin yanında, bahis mevzuu tarihî meseleleri yazarın ele alış biçiminin ve günümüze çizgi çekerek net misâllerle bağdaştırmasının da alaka çekici olduğunu ekleyelim. Osmanlı'nın iktisâdî yapısı, son dönemdeki iktisâdî çıkmazı, Yahudi Sermayesi'nin Osmanlı'ya girişi gibi “İslamcı” camiâda pek “para” etmeyen meselelerin kitapta bulunduğunu ve Kuray tarafından değerlendirmeye tâbi tutulduğunu da ekleyelim.

Bizce bu eserin en mühim tarafı, “9 Mart İttifakı” gibi pek bilinmeyen ve bilinenlerce de manipüle edilen hâdiselere kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde açıklık getirmesi, “68 Kuşağı” ve sol hareketin dinamikleri-eksiklikleri hakkında bir kritik yapılma çabasıdır.

Kitapta, sol camiada çok tartışılan ve hakikaten hâdisenin esasının tam olarak bilinmediği “9 Mart İttifakı” meselesi neredeyse ayrı bir yer tutar. Kuray, bu mevzuda “hedefteki adam” olması hasebiyle uzun uzadıya hâdisenin aslını isim, yer ve şahitliklerle izah eder. 9 Mart hâdisesi Sosyalist devrimcileri bir nevî “tezgah”a getirerek onların bizce aşırı inançlı yanlarını istismar ederek yapılacak darbeye zemin bulma ve aynı zamanda ordu içindeki ve gerekse de sivil sosyalist unsurları fişlemeye dönüşmüş, ABD akıl hocalığı ile tasarlanmış bir kurgudur.

12 Mart ile birlikte “9 Mart İttifakı”nın hakiki rengi ortaya çıkmış, bu ittifakın tarafı olan Muhsin Batur, Faik Türün sosyalistleri kendi başlarına bırakmış ve aynı zamanda CIA ajanı gözetiminde “Ziverbey Köşkü”nde yapılan işkencelerle de bu hadiselerin gerçek şekli iyice belirmiştir.

9 Mart mevzuundaki en müphem iddialardan birisi de, solcu yahut sağcı bazı kesim ve kimselerin Sarp Kuray’ın kendi arkadaşlarını askeri cuntaya teslim ettiği iddiasıdır. Kuray’ın bu mevzu hakkında ileri sürdüğü hususlar, bu iddiaları çürütme biçimi, kendisine zıt fraksiyonlara mensup solcuların beyanları, akl-ı selîmin bir çırpıda anlayabileceği kadar sarihtir. Buradaki temel çelişki, böyle bir “ittifak” neticesinde meydana gelen hâdiselerle birlikte yaşanan “kırılma”nın cesur bir özeleştirisinin yapılamaması olsa gerek.

İşte tam bu noktada Kuray açık yüreklilikle “ ...‘9 Mart İttifakı’nda kandırılmış olmaları, tabiî ki 1971’e doğru devrimci ortamdaki kırılma noktalarını ortaya koyması açısından son derece önemlidir ve yanlışlıklarla doludur. Ama bizce işin esas üzerinde durulması gereken yanı bu gerçeklerin özeleştirisinin yapılmaması ve 78 Kuşağı’ndan bir sır gibi saklanmış olmasıdır” tesbitini yapar. Hâdiseye bu gözle bakılınca asıl meselenin Kuray’ın “cuntacı” olması değil, sol hareketin birikimlerinin yanlış bir biçimde aktarılması ve sonraki dönemlerde alınacak yanlış tavırlara bir perdeleme aracı olarak lanse edilmesi olduğu görülüyor.

Hangi dünya görüşüne mensup olursa olsun, bir hareket, devrim sürecinde kendi durumunu tahlil ederken doğru yaptıklarının yanı sıra yanlışlarını da gözden geçirir; hele ki aldığı yanlış tavırlar! Bunlardan ders alınabilirse yanlış tavırların doğruya hamledilebilmesi, yapılan işin niteliğine göre bazı zamanlarda doğru alınmış kararlardan daha etkili neticeler verebilir. Üstad Necip Fazıl’ın “ ‘Kanlı Pazar’ diye anılan ve (Lenin)e ‘burjuvalara güvenmekle en büyük hatayı işledik!’ dedirten 1905 ayaklanması Çar Kuvvetlerince bir mezbaha kasabı hissizliğiyle bastırılmış, sarayın karla örtülü meydanı, kandan, üstüne pekmez dökülü, kar levhası tepsisine döndürülmüştü.” 4 diye anlattığı bu bozgun-yanlış hamle tecrübesi ve sonrasındaki tutuklamalar (Troçki başta olmak üzere 300 yoldaşı) Ekim Devrimi’ne gidilen yolda bir kırılmaya yol açmasından ziyade, bu bozgun-yanlış hamleden çıkarılan tecrübe ile yapılacak ihtilâlin malzemesi olarak faydaya tahvil edilebilmiştir.

Sol fikriyatın kendi içindeki fikrî çözümlemeler ve taktik aykırılıklar hakkında bir şeyler söylememizin uygun düşmeyeceğini biliyoruz ama, Sarp Kuray’ın kitabı vesilesi ile şunu ifade edebiliriz ki, “9 Mart İttifakı” mevzuunda ve etrafında söylenenlerin Kuray’ın bu mevzuda ötekileştirilmesine mukâbil devrimci anlayışını kaybetmemesi hem sol ve hem de İslâmcı hareketlere misal olarak gösterilebilir.    

Kitapta Sarp Kuray’ın sol hareket üzerine gayet alâka çekici özeleştirileri, tesbit ve teklifleri de var. Özellikle 68 Kuşağı’nın bir sonraki kuşağa doğru bir biçimde ağabeylik yapamadığını-yapmadıklarını hiç çekinmeden söyler. Bununla beraber Türkiye'deki sol hareketlerin halkın inançları hususunda dikkatli davranmadığının altını çizerek şunu söyler: “Din faktörüne sosyolojik bir olgu olarak dikkat edilmemesi ve bu tavrın halk nezdinde yarattığı tepkiler yeniden ele alınıp ülkemiz orijinalitesi içinde değerlendirilmeliydi.”

   Anlaşılacağı üzere, yazarın fikirlerine katıldığımız birçok husus olduğu gibi, aksini iddia edebileceğimiz birçok hususa da bu kitapta tesadüf ettiğimizi söyleyelim. Kitabın mevzu olarak, özellikle Türk siyasî hayatının yakın tarihteki en karmaşık bir dönemini, “68 Kuşağı”nı, öncesi ve sonrasını ele alması sebebiyle, hem yazarın ve hem de yazarın söylediklerini tenkid etmeye çalışanların bazı hususlarda hâdiseleri doğru analiz edememesi tabiîdir; bizce mühim olan “doğru bakış açısı”nı yakalamak için gösterilen çabadır. Stephan Spender’in “bir şair berrak, yoğun ve amaca yönelik bir zekâyla mükemmel yetenek sahibi olabilir; öte yandan beceriksiz ve yavaş da olabilir. Ama bunlar hiç önemli değil. Önemli olan amacın yüceliği ve kendini kaybetmeden bu amaca yönelik çalışabilme yeteneğidir” sözlerini mühimsiyoruz.

***

 “İsyan ve Tevekkül” isimli kitap, bizce bir döneme tanıklık etmesinin yanı sıra, yazarı Sarp Kuray’ın samimi özeleştirilerini barındırması sebebiyle de dikkate değer; çünkü onun özeleştirileri bugün Sol Hareketler’in içinde bulunduğu “dağınık” görünümün sebeplerine de ışık tutuyor.

Bizdeki “nefs muhasebesi”nin  karşılığı olarak görülebilecek olan “özeleştiri” sol tandanslı hareketlerde mühim bir mekanizma olsa da, Kuray’ın özeleştirilerine pek sıcak bakılmadığı; hatta kendisine haksız sayılabilecek ağır eleştiriler yapıldığını biliyoruz. Oysa Mahir Çayan’ın “böyle bir ortamda neyin doğru olduğu, neyin eğri olduğu ayırt edilemez olmuş; her şey birbirinin içine girmiştir.” 5 diye tarif ettiği bir dönem ve yapıdan bahsediyoruz. Hakezâ, Kuray da arkadaşı Mahir’in bu sözlerine atıfla kitapta aynı karmaşaya dikkat çeker.

Özetle söylemek istediğimiz şu ki, hem kavram kargaşası açısından ve hem de algıların bugünkü değişen yapısı açısından bakıldığında bütün bu meseleler için “şu doğrudur” diyebilmenin şartları henüz oluşmadı. Ama Spender’in dediği gibi “önemli olan amacın yüceliği ve kendini kaybetmeden bu amaca yönelik çalışabilme yeteneğidir.”

“İsyan ve Tevekkül” özelde “9 Mart İttifakı” etrafında bir dönem tarihine açıklık getirmektedir. Ayrıca, 70 ve 80 sonrası sol hareketin içinde niçin birçok ayrılığın yaşandığının temel sebeplerine inerek incelemesi bakımından da değerli olduğunu düşünüyoruz. Kitapta, ayrıca, gelinen süreçte Ak Parti’nin yöneldiği “ılımlı İslâm rolü”, Kürt meselesi ve CHP’nin “halktan tecrit edilmiş ve etkisizleşmiş” durumu gibi güncel meselelere de değiniyor. Bir yanı ile, ideolojik yaklaşımı ne olursa olsun, bu memleketin herhangi bir ferdinin haksızlığa “isyan”ını ve başına ne gelirse gelsin “tevekkül” içinde karşılayışını anlatıyor.

Son söz olarak şunu eklemek istiyoruz ki, ne türlü tenkid edilirse edilsin, Sarp Kuray’ın, bugün, altmış yaşını aşmış olduğu ve cezâevinde bulunduğu hâlde “kendini kaybetmeden bu amaca yönelik çalışabilme” azmi, devrimci ruhu ve sistem muhalifi tavrını kaybetmemesi, onun samimiyetinin göstergesidir.

İsyan ve Tevekkül, Sarp Kuray, Birharf yayınları, Mayıs 2008

Dipnotlar:
1- Yeraltından Notlar, Fyodor Mihailoviç Dostoyevski

2-Edebi Portreler, Maksim Gorki
3-Sarp Kuray, İsyan ve Tevekkül, Sf. 45
4-Necip Fazıl Kısakürek, İhtilal, Sf. 286
5-Sarp Kuray, İsyan ve Tevekkül, Sf. 392

Yararlanılan Kaynaklar:
Necip Fazıl Kısakürek, Vatan Haini Değil-Büyük Vatan Dostu Vahidüddin
Necip Fazıl Kısakürek, Rapor 5-6
Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası-Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş
Necip Fazıl Kısakürek, Ulu Hakan II. Abdülhamid han

   Baran Dergisi 379. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
mehmet fethi karsli - 2 yıl önce
Nedense, hep kişiler ve yönetimde bulunanların yaptıkları ön planda..Hiç kimse de **KUVVETLER AYRILIĞININ, KESİN ÇİZGİLER İLE AYRIMINI TAM OLARAK YAPMAMIŞLAR, BU UĞURDA DA MÜCADELE VERİLMEMİŞ..ASIL SORUN BURADA..YARGISAL DENETİMDEN UZAK, İDARE VE BUNA UYGUN UYU YAVRUM UYU, UYUSUN DA BÜYÜSÜN NİNNİ, DİYEN DİĞER İKİ KUVVET..