Savaşa Savaş Demeyince Barış Olmuyor!


Ömer Emre Akcebe

Ömer Emre Akcebe

03 Mart 2020, 11:33

Şubat ayı başında, Haleb, Şam ve Lazkiye’yi birbirine bağlayan otoyolun kavşak noktası Serakib’i geri almak üzere harekete geçen Rusya destekli Şiî milislere karşı Türk askeri hızlı bir şekilde buraya intikal etti ve burada üs bölgesi kurduğunu duyurdu. Buna karşılık olarak Rus hava kuvvetleri 3 Şubat günü Türk zırhlılarını bombaladı ve bu saldırıda sekiz Türk askeri şehid oldu. Akabinde Türkiye, oradaki askeri geri çekti.

İdlib/Taftanaz’da bulunan Türk gözlem noktasına Rus hava kuvvetleri ile Şiî milisler tarafından düzenlenen saldırıda beş Türk askeri şehid oldu.

Geçen hafta Türk topçusu ve zırhlıları tarafından desteklenen Suriye Millî Ordusu, kaybedilen Serakib’e doğru ilerlemek üzere yol üzerindeki Neyrab’a bir operasyon başlattı. Rus Hava kuvvetleri bu operasyona da yine aynı şekilde karşılık verdi ve Türk askerini yeniden hedef aldı, iki Türk askeri daha şehit oldu. Bu sefer gerçekleşen saldırıyı, Millî Savunma Bakanı Hululî Akar’ın ısrarla “Esad Rejimi” kaynaklı demesine rağmen Rusya açıktan üstlendi.

Bu hafta ise Rusya tarafından desteklenen Şiî milisler Haleb Şam yolunu Lazkiye’ye bağlayan M4 karayoluna doğru ilerlemeye başladılar. Pazartesi günü ilerleyiş sürerken, bu sefer Rus Hava Kuvvetlerinin Türk konvoyunun önünü ve bölgede yeni kurulan Kansafra, Barah ve El Zaviya kasabalarındaki Türk kontrol noktalarını hedef aldığı haberi geldi. Kansafra’daki Türk kontrol noktasının yalnız bir atışın hedefi olmadığını, üzerine bombardıman yapıldığını bölgeden gelen görüntülerde izledik.

Bununla beraber Türkiye destekli Suriye Millî Ordusu bir kez daha Neyrab’a yöneldi ve burayı tekrar ele geçirdi.

Aynı gün (pazartesi) Türk askeri Rus askeri ile beraber Münbiç’te devriye görevine çıktı.

Rus destekli Şiî milislerin M5 karayolunun güneyinden beri başlattıkları bu harekât süresince, Astana ve Soçi’ye uygun olarak kurulan Türk gözlem noktalarından 9-10 tanesi kuşatma altında kaldı ve yakın çevreleri defalarca kez milislerin topçu ve Rusya’nın hava saldırılarına maruz kaldı.
***
Son birkaç haftasını en kaba hatlarıyla özetlediğimiz İdlib’de yaşananlara bakıldığında görüldüğü üzere büyük bir siyaset, diplomasi, istihbarat ve kurmay zafiyetiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Hele ki kurmay zaafiyeti, mahalle kavgasında bile düşülmeyecek çaptaki kurmay zaafiyeti…

Bu Rezaletin Sorumlusu Kim?
Serakib’e doğru yönelen Şiî milislere karşı Türk askerinin bölgeye intikâl ettirilmesini ve burada Rus hava kuvvetleri tarafından hedef alınmasını değerlendirerek başlayalım. “Türkiye, Serakib’e yöneldiği takdirde Rus hava kuvvetleri tarafından askerimizin hedef alınacağını bilmiyor muydu?” suâline yanıt arayalım.

Dışişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı Rusya’daki mevkidaşlarıyla aylardır gidiyor, geliyor ne görüşüyorlar? Yaptıkları görüşmelere bakarak, bölgeye intikâl ettirilecek Türk askerinin vurulacağını kestiremiyorlar mı? Bunu kestirdilerse ve Türk askerini hedef alan saldırılara bir karşılık verilmeyecekse, o zaman askerimiz oraya niçin gönderildi? Yok bunu kestiremediler, “nasılsa aramız iyi, Ruslar bizi hedef almaz” diyerek askerimizi oraya gönderdilerse, o zaman vaziyeti okumaktan aciz, en basit vazifesini ifâ edemeyen bu kimseler niçin hâlen görevde duruyor? Bunlarla beraber, Rusya Türk askerini hedef alan ve sekiz askerimizi şehid eden ikinci saldırıyı resmen üstlenmiş olmasına rağmen, bu memleketin Millî Savunma Bakanı nasıl oluyor da televizyona çıkıp, “bizim Rusya ile çatışmamız söz konusu değil”, “saldırıyı gerçekleştiren rejimdir” diye açıklamalar yaparak milletin zekâsıyla alay etmeye kalkabiliyor?

Hepsinden de vahimi, Rus ordusu tarafından sevk ve idare edilen Şiî milisler ile askerimiz arasındaki çatışmalar sürerken, nasıl oluyor da Türk askeri Rus askeriyle beraber Münbiç’te devriyeye çıkartılıyor?

Ekranlarda falan dinliyorsunuzdur, bu vaziyete “farklı konularda farklı farklı siyaset izlenebilir” diye bahane uydurmaya kalkıyor kimi omurgasızlar, denk gelmişsinizdir. Evet, meselâ ticarî münasebetlerde farklı farklı ürünler için böyle bir şey olabilir; fakat bir ülkenin askeri meta mıdır ki, onun kafasından aşağıya uçaklarla bomba yağdıran bir ülke ile hâlen farklı konularda farklı farklı siyasî münasebetler sürdürebilsin.

Not: Salı günü bununla alâkalı da açıklama gelmiş: Rusya Türkiye’ye uyguladığı domates ithâlatı kotasını arttıracakmış, yâni İdlib’de Türk askerini bile isteye hedef alıp bombalamak ve şehit etmenin karşılığı 50 bin ton domatesle mi ödeniyor?

Hesabı Kim Ödeyecek?
Millî Savunma Bakanı Hulusî Akar ile başlayalım… Hulusî Akar Genelkurmay Başkanı mıdır, yoksa Millî Savunma Bakanı mı? Genelkurmay Başkanı ise niçin başka bir Genelkurmay Başkanı daha var? Yok Millî Savunma Bakanı ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin işlerinde ne işi var? Cumhurbaşkanı Erdoğan bu vaziyetin orduda meydana getirdiği ahenksizliği görmüyor mu? Suriye’ye yönelik Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonlarını ele alalım. Üç harekât ve üçünün de sevk ve idaresinde başka başka komutanlar; niçin? Cevab yok.

İdlib’le alâkalı soru çok basit. Türkiye, Rusların askerimizi vuracağına ihtimal vermedi mi? Verdiyse, olası böyle bir saldırıya karşı bir harekât planlamadan niçin askeri soktu? Vermediyse, konuyla ilgili Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanı, Dışişleri Bakanı ve hepsinden önemlisi Millî Savunma Bakanı bunun hesabını verdi mi?

Suriye, Irak, Libya ve Doğu Akdeniz’de içinde bulunduğumuz konjonktür ortadayken, Cumhurbaşkanı ile bu ülkenin Genelkurmay Başkanı’nın en son 9 Ocak 2019 tarihinde görüşmüş olmaları sizce normal mi? AB uyum yasaları, siyasetin sivilleşmesi bilmem ne diyecek olanlara da peşinen söyleyelim, bunun onunla ne alâkası var? Hulusî Akar sivil bürokrat, Güler ise askerî bürokrasinin başında. Yok böyle değilse, o zaman unvanlar neye göre dağıtılıyor? Bu dağınık vaziyetin neticesi İdlib ve Libya’da yüzünü açıktan gösteriyor.

Kim ne anlatırsa anlatsın, çatışma şartlarında tek doğru konuşan haritadır ve hepimiz baktığımız haritalar üzerinde kimin ne halt ettiğini çok iyi görüyoruz.

Gelelim Dışişleri Bakanı ile Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanlıklarına…

Banka şubelerinde çalışan personel, müdüründen gişe memuruna kadar belli aralıklarla aynı bankanın başka şubelerine atanırlar. Bundan maksat, çalışanın tesis etmiş olduğu ikili münasebetlerin kurumun menfaatleri önüne geçmesini önlemek ve aynı işle uğraşa uğraşa meydana gelen körlüğün giderilmesidir. Üretim bandında çalışan personelin el alışkanlığı ile bürokratın iş alışkanlığı yâni operatör için ise bunun tam aksi, devamlılık gereklidir.

Mevlüt Çavuşoğlu çok başarılı ve samimi bir kimse olabilir; fakat ifâ ettiği vazifenin mahiyeti dolayısıyla artık altı senedir sürdürdüğü Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılması gerekmektedir. Başarılı bir insan kendisine verilecek başka bir vazifeyi de nasılsa aynı şevkle üstlenecektir. Hakezâ MİT Başkanı Hakan Fidan, 2010’dan beri aynı görevde bulunuyor. Hakan Fidan da eğer ki başarılı ve samimi bir kimse ise kendisine tevdi edilecek başka bir görevde de aynı şekilde başarılı olacak ve memlekete fayda sağlayacaktır nasılsa.
***
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçerken dayandığı argümanların başında bürokrasi ve bakanlıklardan kaynaklanan sorunların hesabını sandıkta kendisinin ödediği, öyleyse bu alanlarda tam mânâsıyla hâkim olunacak bir düzene geçilmesi gerektiği gelmekteydi.

Aslında değişen bir şey yok. İdlib konusunda bu bürokratlardan hesabı Erdoğan sormazsa, seçmen bunun hesabını illâ ki Erdoğan’dan soracak.

Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar elde etmek beklenemeyeceğine göre artık değişim için, yalnız isimlerin değil, zihinlerin de değişmesi için düğmeye basmak gerekiyor.

Not: Diğer bakanlık yahut başkanlıklarda da muazzam çapta sorunlar var; fakat konuyu dağıtmamak adına yalnız konu ile alâkalı olanları ele aldığımızı da hatırlatalım ve devam edelim.

Savaştayız, Uyandıralım!
Avrupalı vakıflardan gelen finansman ile burada Gezi Parkı adı altında halk ayaklanması düzenleniyor. Bir sene sonra Amerikan istihbaratının ülkemizdeki ayağı FETÖ’cülerin yargı ve emniyet içine sızmış unsurları tarafından siyasî iktidara yargı darbesi yapılmaya kalkılıyor. Bundan bir sene sonra PKK tarafından Türkiye’nin toprak bütünlüğü hedef alınıyor ve hendek olayları dediğimiz, adını ister beğenin ister beğenmeyin iç savaş yaşanıyor. Ondan bir sene sonra da yine Amerika’nın askerî bürokrasi içine de sızmış olan unsurları tarafından darbe girişiminde bulunuluyor.

Ardından Türkiye’nin Fırat Kalkanı, Zeytindalı operasyonları geliyor. Herşey düzeliyor, iyi gidiyor derken, başlatılan Barış Pınarı operasyonu, Amerika ve Rusya’dan gelen birkaç telefonun ardından sanki sahada mağlub olan bizmişiz de anlaşma yapmanın şartlarını kolluyormuşuz gibi bir tarzda durduruluyor. Bununla alâkalı olarak yapılan anlaşmalara da uyulmuyor. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtında sergilediği kaypaklıktan cesaret alan Rusya, İdlib’e yöneliyor ve burada şu ana kadar resmi olarak açıklanmış toplam 15 askerimizi şehit ediyor.

Son yedi senenin kısa panoramasına bakıldığından görüleceği üzere bu yaşananların adı iç ve dış siyasî karışıklık, terör operasyonu, sınır güvenliği harekâtı, sınır ötesi bilmem nesi değil falan değil, SAVAŞ’tır!

Türkiye, Arab Baharı ile başlayan süreç çerçevesinde Yahudi Devleti’nin menfaati istikametinde Amerika, Avrupa ve Rusya tarafından aleni saldırı altında bulunmaktadır. Aynı zamanda bu saldırı, muhalefetten başlayıp iktidar partisinin içine kadar uzanan iç ihanet şebekeleri tarafından da desteklenmektedir.

Teşhisi doğru koymak gerekir ki, hastalığa ona göre müdahale edilebilsin. İnşaat malzemeleriyle ameliyat yapılamayacağı gibi terörle mücadele vasıtaları kullanılarak da savaş verilemez! Türkiye’nin artık içinde bulunduğu savaş şartlarını kabul etmesi, resmen ilân etmesi ve bütün müesseseleriyle beraber bu şartlara uygun bir şekilde yeniden teşkilâtlanması gerekiyor. En başta da iç ihanet şebekeleri ile baş edebilmek için!

İdlib ve Libya
Bundan evvelki sayılarımızda defalarca kez ifâde ettiğimiz üzere, İdlib ve Libya’da Türkiye’nin aynı harekât tarzını sürdürmesi, son 15 yılın iç ve dış bütün kazanımları ve Türkiye’nin istikbâlinin çöpe atılması anlamına gelecektir. Bu yalnız bir kişi yahut siyasî partiyi değil, bütün milleti alâkadar eden bir meseledir ki, sorumluluğu da hesabı da büyük olur.

Kenarından kavgaya karışmak olmaz, giriyorsan hasmının belini kıracaksın ki, iradesi de kırılsın ve teslim olsun.

Suriye ile Alâkalı Acil Yapılması Gerekenler
Geçtiğimiz hafta dergimizin internet sayfasından “Suriye ile Alâkalı Acil Yapılması Gerekenler” diye bir liste yayınladık. (Bu listeyi dergimiz muhtevasında zaten okuyacaksınız.) Pek çok kesimden görüştüğümüz insanlar bu listedeki maddelerin bir yahut ikisi haricinde bizimle hemfikir olduklarını beyan ettiler; fakat şunu da ilâve etti ve “Türkiye’de bu maddeleri gerçekleştirecek bir siyasî iktidar yok!” dediler.

Gerçekten de öyle mi? Cumhurbaşkanı, 20 yıla yaklaşmış iktidarları süresince hâlen iktidar olamadı mı?
***
Hasılı kelâm, muvazacı kafayla buraya kadar. Şimdi yeni şeyler söylemek ve bu yeni söylemi kabul ettirecek ciddî aksiyona girişmek gerekiyor.

Türkiye bu cendereden muhakkak çıkacaktır; olan, tereddütler içinde kıvranan zavallılar ile kendi menfaatini herşeyin ve herkesin üzerinde görenlere olacaktır!

Bizden uyarması!


Baran Dergisi 685. Sayı

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.