Sermaye


Abdullah Kiracı

Abdullah Kiracı

09 Şubat 2017, 11:58

Üretimin, hayatın idamesinde lüzumlu mallardan, kültürel tesir ve alışkanlıklar sebebiyle hoşa giden her tür malın teminine evrilmesinin ne kadar geriye gittiğine dair elimizde müşahhas bir delil yok; muhtemelen insanlık tarihi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz. Zira en basit topluluklarda dahi, kültürel bir içtimaî şuur olmak zorunda... Kültürel şuur tabirini burada en basit ve temel ihtiyaçların üzerine çıkan her tezahürü ifade etmek maksadıyla kullanıyoruz. Din ve kendini mecburen ferddeki inanç hissine istinad eden ahlâk, kültürün merkezini oluşturmakta iken, alışkanlıklar ise, cemiyette sabit bir ihtiyaçlar grubunun teşekkülüne yol açmaktadır. İhtiyaç kategorisi altında tasnif olunan geri kalan tüm tezahürler de bunların etrafında bir sarmal gibi birikmektedir. Böyle bakıldığında, sürekli verdiğimiz bir örnek olarak, bir kabilenin “şuurlu” bir şekilde bir “mağara”da yaşamayı seçmesi bile kültürel bir tercihin sonucudur. Yani insanlar, en basit hallerinde bile belli bir kültür formunu haizdirler. Bu açıdan, önceki iki sayımızda ifade ettiğimiz gibi, beşerî ihtiyaçların kültür tarafından belirlenen kısmı, zaruri olanları bile kapsamı içine almakta ve insanların tüm ihtiyaç yelpazesi, zaruri ya da değil, kültür tarafından belirlenmektedir.

Cemiyet içerisinde iş bölümü zorunluluğu, ferdlerin ihtiyaç hissettiği “şeylerin” teminini artık kendilerinin karşılayamayacağı noktada gündeme gelmektedir. İş bölümünün zorunlu olmadığı hallerin istisna arz ettiğini belirtmemiz lazım. Topluluğun çapı büyüdükçe, ihtiyaçlar hem ferdî hem de içtimaî bazda hızla arttığından, belli bir eşik değerin üzerindeki her cemiyette iş bölümü kaçınılmazdır. Topluluktan anladığımızın, birbirleriyle iletişim halindeki insan grupları olduğunu ifade edelim. Herhangi bir yerdeki çiftçinin, kullanacağı alet edevatı üretecek bir demirciye, ayakkabıcıya, evinde kullanacağı kap kacağı yapacak bir imalatçıya, elbisesini temin edeceği bir terziye, vs. ihtiyacı vardır. Bunu cemiyetin her bir üyesine teşmil edebiliriz. Yani ebadı ne kadar küçük olursa olsun, basit bir köy bile, iletişim halinde olduğu daha büyük bir topluluğun bir şubesidir. Cemaatler, cemiyetler veya milletler halinde bölünmüş olsalar da, aralarındaki iletişim, onların belli bir münasebet seviyesinde bulunmalarını ve dolayısıyla birbirlerini etkilemelerini sağlamaktadır. Bunun iktisadî sahadaki ehemmiyeti, mal ve hizmetlerin ve bunun neticesi olarak sermayenin dolaşımını temin etmesidir. Bu münasebet “savaş” biçiminde de tezahür etse –ki çoğunlukla öyledir-, iktisadî açıdan tesiri müsbettir.

İş bölümünün devreye girdiği her yerde ya bir müessese eliyle ve idarî bir taksimat neticesinde ya da kendiliğinden bir piyasanın oluşması ise kaçınılmazdır. Piyasa tabiriyle, karşılıklı olarak mal ve hizmetlerin doğrudan ya da vasıtalı bir şekilde alınıp verilmesini ve bu esnada oluşan “değeri” kastetmekteyiz. Piyasa mikyasını belirleyenin umumiyetle mal ve hizmetleri ortaya çıkarmak için harcanan emek olduğu söylenmektedir, ama o mala ya da hizmete duyulan ihtiyacın değer tayininde en az emek kadar etkili olduğunu görmekteyiz. Ayrıca kişilerin şahsî kabiliyetlerinin de bu tayinde rolü büyüktür. Kısacası, her ne kadar kolaycı bir yöntemle herhangi bir üreticinin bir malın oluşumunda kullandığı emeği temel mikyas kabul etmek 19. ve 20. Asır iktisadçılarının işine gelmiş olmasına rağmen, hakikat malların piyasa değerinin genellikle onlara yönelik taleb tarafından belirlendiği istikametindedir. Bir şeyin değerini belirleyen, kişilerin o şeye yönelik isteğinin şiddetidir. Piyasa değerinin oluşumunda çeşitli amillerin yanında, üretim miktarının da tesiri bulunmaktadır. Arz-taleb dengesi şeklinde tabir edilen ve mal ve hizmetlerin değerinin teşekkülünde aslî unsur olan bu hadise, bütün iktisadî olguların en başında gelmektedir. Üretim ve tüketim münasebetlerinin “ağı” genişledikçe iş bölümü artmakta, bunun işlerde yol açtığı uzmanlaşma ise üretimde hızlı bir artışla neticelenmektedir. Tam bir denetimin zaten mümkün olamayacağı, çoğunlukla iklim şartlarına bağlı ziraî üretimin yanı sıra imalat işlerinde de, talebin düz bir çizgi izlememesinden dolayı, yedekte mal bulundurmak adına stoka çalışmak şeklinde isimlendirebileceğimiz bir vakıa mevcuttur. Yani umumiyetle üretim, mahiyeti icabı, çok kontrollü bir biçimde yürütülebilen ve malların temel baremi “arz-taleb” dengesini anı anına yakalayan bir süreç değildir.
İşte tam bu noktada yeni bir dengeleyici unsur olarak sermaye boy göstermektedir. Geçen hafta sermayenin tariflerini vermiş ve özetle, bu tariflere göre, kişilerin elinin altındaki veya piyasa tedavülündeki mal stoku ile beraber üretimde kullanılan alet, makine, bina gibi bütün üst yapı unsurlarının sermayeyi oluşturduğunu söylemiştik. Üretilen ve saklanabilir malların bazılarının o an için piyasanın ihtiyacından fazla olması veya izafi olarak diğer mallar karşısında değerinin artması, sermaye adını verdiğimiz birikimin doğmasına yol açmaktadır.
Burada bir noktaya temas etmek istiyoruz. Yazılarımızda iktisadî mefhumları muhtelif kategoriler ve tanımlamalar vasıtasıyla ele almaktayız. Bunların menşei ise umumiyetle Batılı ekonomistler. İktisad tabirinin tarihî serencamını aktardığımız makalemizde bu hususa değinmiştik. Bu yüzden kimi zaman bazı zorluklarla karşılaştığımızı itiraf etmeliyiz. Batılılar net sınırlar çizmek kaygısıyla gri bölgeleri ya oraya ya da buraya itelemişler ve bu yüzden, mesela tanımlamalarda, hakikatle, en azından Müslüman toplulukların yaşadığı coğrafyaların gerçekleriyle bağdaşmayan ifadeler kullanmışlar. Sermaye bizde kişinin toprak dahil sahibi bulunduğu “servet” olarak anlaşılırken, Batılılar, bunu işlenmiş mal, tohumluk zahire, alet, makine, bina ve para nevileri gibi toprak-hammadde ve emek dışında kalan eşyalara hasretmişler, mali sermayenin (finans kapital) ortaya çıkması sonrasında buna bir de müteşebbis unsurunu eklemişlerdir. Sermaye, emek ve toprak üçlüsünün karşılıklı münasebetlerini ve bunları çözümlemek suretiyle yeni olguları anlamak gibi bir faydası vardır bu yaklaşımın. Ama toprak ve hammadde, kimi zaman, sermaye içinde addedilen şeyler ile mukayese kabul etmeyecek bir zenginlik kaynağı olabilir; petrol gibi. Yani böylesi durumların sermaye “çözümlemeleriyle” anlaşılabilmesi ya da bu çözümlemelerde bir yere yerleştirilebilmesi mümkün değildir. Normalde, tarifi icabı, toprak ve emek gibi sabit olmayıp, kendi çapının üzerinde (bazen kat be kat üzerinde) bir doğurganlık ve biriktirilebilme özelliğine sahib sermaye ile toprak ve hammadde, böylesi durumlarda benzeşir hale gelmektedir. Ya da Steve Jobs gibi müthiş vizyonu olan bir zekanın, neticesi yüzlerce milyar dolar tutan ürünlerini sermayenin mi yoksa emeğin mi altında ele alacağız? O açıdan, yazılarımızda genel çerçeveye uysak da, bazen dışına çıkıp tarifleri farklılaştırma yöntemine başvurmaktayız. Yeni tariflerdeki ana referansımızın İbda Külliyatı olduğunu belirtmek isteriz.

İktisad sahasında, bildiğimiz zamanlardaki üretimi teşkil eden unsurlardan sermaye, işin doğrusu tamamen işbölümü, dolayısıyla bir kültür neticesidir. Tek başına üretip tüketen küçük ve izole bir grupta sermaye birikimi anlamsızdır. Bu, ancak diğer topluluklarla irtibat içerisindeki ferd ya da gruplar açısından bir ehemmiyet taşıyabilir. İster mal (parayı da mal grubuna dâhil edebiliriz) isterse alet edevat biçiminde olsun, birikim sahibi olma arzusunun kaynağı, insanoğlunun fıtratında yatmaktadır. Sevdiğimiz ya da ihtiyaç duyacağımıza inandığımız malları biriktirme eğilimindeyiz. Bu masum bir istek; insanların kendilerinin ve ailelerinin istikballerine yönelik kaygılarının ve ileride yaşanması muhtemel sıkıntılara karşı tedbir alma düşüncesinin bu istekte hissesi büyüktür. Lakin mal biriktirme temayülünün diğer veçhesi o kadar masum değildir. Bu, kontrolü altında tuttuğu toprak, mal ve para mevcudu ile güç sahibi olma ve bunlar vasıtasıyla diğer insanlar üzerinde iktidar kurma arzusudur. Malı sadece tahakküm için biriktirme, Batı uygarlığının hikâyesidir. Sermayede sürekli büyüme arzusu, aslında onu elinde tutan insanın sürekli güçlenme arzusunun bir yansımasından başka bir şey değildir. İslâm’ın hem zekât emri hem de toprak mülkiyetine getirdiği tahdidler, sermayenin aşırı büyümesini önlerken, ahlâkî kaideleri, dünyayı mal biriktirip kâr etmeye gelinmiş bir yer değil, “Ahiretin tarlası” olarak gören bir anlayışı hâkim kılmaktadır.
Sermaye konusuna gelecek sayımızda devam edeceğiz.

Baran Dergisi 526. Sayı
 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.