Sokrates ve Horoz Borcu (4)


Osman Temiz

Osman Temiz

24 Ocak 2018, 17:26

“Ramazan Müjdesi” Horoz Borcu-XXII
Sokrates ve Horoz Borcu (4)


Sokrates’in peşinde olduğu, daha doğrusu bizzat olmak istediği şey, hiç şüphesiz ki, fikirleriyle ruhları döllemek mânâsına “horoz” keyfiyetine mâlik olmaktı. Sokrates’in eski Yunan’da isminin duyulmaya başlaması, Peleponnes savaşlarına denk gelir. İlkin doğa felsefesine yönelen Sokrates, daha sonra tatmin edici bir cevap bulamadığı için oradan ayrılmış ve kendi fikrî rotasını çizmiştir. Sokrates, sadece beşerî dünya için değil, doğal dünya için de geçerli olacak ereksel açıklamayı bulmak ve bunun gereğini yerine getirmek istiyordu.(1) Bu mânâda Sokrates, her şeyden evvel “yeni insan yeni nizam” arayışı içerisinde olan bir filozoftu denilebilir. Kendisine biçtiği misyon ise, “horoz” keyfiyeti açısından şu şekilde özetlenebilir: “Atinalıları uyandırıp, hayatın anlamı ve kendileri için gerçekten iyi olan üzerine düşünmeye sevk etmek.”(2)

Tedaisi, İbdacı ruh ve anlayış!.. İbda kelimesinin mânâları arasında “birisine, kâr tamamen kendine ait olmak üzere sermaye vermek” bulunduğu da malûm! 

“Düşünce tarihinde politika felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Sokrates’in politika felsefesi büyük ölçüde onun demokrasiye yönelik eleştirileriyle, en iyi yönetim biçiminin ne olduğuna dair fikirlerinden oluşur. Bu görüşlerin gerisinde, elbette onun genel olarak devletin, özel olarak da Yunan site-kent devletinin doğası ve işlevleriyle ilgili inanç ya da fikirleri bulunmaktaydı.” Sokrates’in örgüleştirdiği anlayışa göre, “polis veya kent-devletinin varlık nedeni, sadece yurttaşlarının hayatlarını güvence altına almak değil fakat esas onların mutluluğa erişebilmelerini mümkün kılmak, ahlâken iyi bir hayat sürmelerini sağlamak ve yurttaşlarına iyi bir hayat temin etmektir.” Sokrates’e göre “bir eğitim kurumu olan polis, yurttaşlarını gerçek mutluluğa eriştirmekle kalmayıp, onları ruhlarına özen gösteren iyi insanlar haline getirmekle mükelleftir.” Devlete düşen en büyük görev de işte tam da bu noktada devreye giriyordu. Sokrates’e göre devletin görevi, “yurttaşlarını özellikle manevi yönden geliştirmek, onları kendi iyi telakkisine göre erdemli varlıklar haline getirmektir.”(3)
Tedaisi, Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminin vazettiği Başyücelik Devleti!.. Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu ideolacya çerçevesinde tarif ederken orada kullandığı “İslâmın emir subaylığı” tabiri çok dikkat çekicidir. Hemen belirtelim ki, Büyük Doğu idealinin devlet plan, program ve projesi olan Başyücelik Devleti, dünya jandarmalığına namzet bir yapıdadır. Dünya mahalline bir kabadayı veya külhanbeyi gerek ve bu, en ziyade Başyücelik makamına yakışıyor gözükmektedir. Çünkü; ta ki Sokrates’ten günümüze bütün bir Batı felsefe tarihinin gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediği “horoz borcu”nu akl-i selim üzerinden “Mutlak Sabiteler” manzumesine bağlayarak gerçekleştirmek arzusundadır.
Not: İBDA külliyatında sıkça tekrar edilen bir hakikat: “Her davranış aynı zamanda ahlâkî bir davranıştır.” Bu aynı zamanda, “her dünya görüşü aynı zamanda ahlâkî bir görüş veya sistemdir” mânâsını taşımaktadır. Diğer taraftan, devlet müesseselerden meydana gelir ve devletin bizzat kendisi de zaten “en üst kuruluş” hâlinde bir müessesedir. Evet; bir içtimaî sistemin en üst kuruluşu devlettir ve “müesses nizam” mânâsına devlet, kendisini meydana getiren toplumun ortak malıdır, mülküdür. Mülkün temeli ise adalettir. Yine İBDA külliyatında sıkça tekrar edilen bir hakikat: “Hukuk, ahlâkın pıhtılaşmış halidir.” 

Tedaisi, “Mutlak Adalet”in müşahhas zemini olan İslâm Şeriatı!.. Tedaisi, İBDA Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım 2014 tarihinde Haliç Kongre Merkezi’nde vermiş olduğu “Adalet Mutlak’a” Konferansı!

Hadîs meâli: “Ben ahlâkî yücelikleri tamamlamak için gönderildim.”

Sokrates’in gerçekleştirmek isteyip de gerçekleştiremediği şey aslında ahlâkî bir problem olarak algılanması gereken muktedirlik veya mâlik olma sorunudur. Bundan dolayıdır ki talebesi Eflatun’a bir “horoz borcu” olduğunu, bunun mutlaka ödenmesi gerektiğini ihtar mahiyetinde bir miras olarak bırakmıştır. Eflatun’un bütün yaptıklarına ve dahi yapmak istediklerine bir göz atıldığında görülecektir ki, Devlet isimli iki ciltlik bir eserin de sahibi olan Eflatun, bütün ömrünü bu “horoz borcu”nu ödemeye adamıştır. Felsefe tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan, diğer bir ifadeyle de içtimaî sistem veya devlet ve toplum düzeni kuruculuğu unvanını elinde bulunduran Eflatun, bütün bu kazanımlarını “horoz borcu”nu ödemek çabasına borçludur denilebilir.

Sokrates, devlet idaresinde usta kaptana(4) duyulan ihtiyacın her daim diri ve taze tutulması gerektiğini öğütler. Antik çağda emanetin ehline verilmesi gerektiğini Sokrates’ten daha derin duyan ve hisseden başka biri olmuş mudur acaba? Sanmam! Her iş ve eserde bir “muvazene-denge” veya “ahenk-uyum” (armoni) arayışı, Sokrat’ı baldıran zehrini içmeye kadar götürmüştür. O gün Sokrates, toplumun selameti açısından neye ihtiyaç duyduysa, aslında bu gün de topyekûn dünya benzer bir ihtiyaç üzeredir. O günkü şartlarda Sokrates’in demokrasi karşıtlığı üzerinden şekillendirdiği veya muhteva zenginliğine kavuşturduğu akıl ile, bugünkü şartlarda Büyük Doğu ve İBDA Mimarları’nın akl-ı selim çerçevesinde belirli bir muhtevaya kavuşturdukları akıl belli ölçülerde ilişkilendirilebilir gözükmektedir. Meselâ Sokrates’in demokrasinin beşiği olan Atina’nın halkına, dolayısıyla da demokrasiye yönelttiği eleştiri, Atinalıların demokratlığına bir delil olmaktan çok, demokrasinin iyi bir sistem olmadığı yönündedir. Dün olduğu gibi bugün de demokrasinin iyi bir idare şekli olmadığı Büyük Doğu-İBDA Mimarları tarafından diyalektik bir çerçevede gösterilmiştir. İBDA Mimarı’nın Başyücelik Devleti isimli eserinde tablolaştırdığı ve 29 Kasım 2014 yılında Haliç Kongre Merkezinde “Adalet Mutlak’a” Konferansında üzerinde durduğu “Demokrasi için zorlama!” mevzuu sanırım hafızalardan hiçbir zaman silinmeyecektir. 

Not: Dün bizzat fikirlerinden dolayı ölüme mahkûm edilen Sokrates, demokrasi ile idare edilen bir rejimde yaşıyordu. Bütün bir hayatı zindanlarda geçen Üstad Necip Fazıl ve onun duygu ve düşüncede yegâne mirasçısı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun idama mahkûm edilmesi de demokrasi ile idare edilen bir devlet veya dünyada vuku bulmuştur. Bugün topyekûn dünyanın kendisine ihtiyaç duyduğu beşerî, aklî ve dahi insanî sistem, hâlihazırda, 15 Temmuz sonrası “kurucu irade” olarak beliren Müslüman-Türk halkının da beklentilerine bir cevap teşkil edecek bir mahiyette, kendi aralarındaki ilişkinin mahiyetini Sokrates ve Eflatun arasındaki ilişkiye benzeten Üstad Necip Fazıl ve Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun örgüleştirdiği Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sisteminden başkası değildir. 

Sokrates’in nasıl bir akla sahib olduğu, onun demokrasiyi muhakeme ediş tarzından çok rahatlıkla anlaşılabilir, meâlen: “Ağır bir hastayı ameliyat etmek gerektiğinde, onu herhangi bir kimseye bırakmaz, cerrahı kura ile seçmeyiz; takımımızı temsil edecek bir atlete ihtiyaç duyduğumuz zaman, sözkonusu sporcuyu kura ile belirlemeyiz; bir yerden bir yere deniz yolu ile seyahat etme durumunda olduğumuz zaman, geminin kaptanı ya da dümencisini kura benzeri usullerle gelişigüzel bir biçimde seçmeyip, işin uzmanını, bu sanatın eğitimini almış olanı ararız.” Cevizci’nin dediği veçhile, “bu, devlet gemisini yüzdürecek kaptan için daha fazla geçerlidir. Demokrasinin yaşadığı dönemdeki liderlerinin belirsizliğine, “etiko-politik” konulardaki cehaletine yakın tanık olan Sokrates’in en fazla dikkatini çeken şey, onların yönetme uzmanlığına sahib olmamaları, halkı hiçbir şekilde yönetemeyişleri olmuştur.” Sokrates’e göre devlet yönetimi, baştan sona tam ve gerçek bir bilgiye bağlı bulunan, bu yüzden kat’i bir disiplini gerektiren ciddi bir iştir.”(5)

Not: Büyük Doğu idealinin müşahhas zemini olan Başyücelik Devleti’nin sevk ve idare edicilerinin “Aydınlar Aristokrasisi” olarak ilan edilmiş olması bir yana, İBDA Mimarı’nın “Adalet Mutlak’a” isimli konferansında, aslî mahiyeti itibariyle “Yeni Dünya Düzeni” teklif eden değerlendirmelerinde, herkesin eteğindeki taşları dökmesi gerektiğini, her kim ne söyleyecekse bir sistem teklifi halinde onu söylemesi gerektiğini, bunun da insan ve toplum meselelerini kuşatıcı bir mahiyette olması gerektiğini, en nihayetinde ise, tekliflerden sadece birinde karar kılınacağını, ondan sonra da tüm değerlendirmelerin kabul edilen bu duygu ve düşünce sistemine göre yapılacağını söylerken, orada kullandığı nezaket yüklü uslüb ve akıl dolu örneklendirmeler insanımıza çok şey söylemeli! 

Büyük Doğu-İBDA ruh ve fikir sistemi üzerine bina edilen Başyücelik Devleti, üstün istidatlı insanları bünyesinde toplamayı idealize eden bir yönetim şeklidir. Toplumun bütün kesimlerinden gelen samimi ve ihlâs sahibi her insaf ve vicdan ehline tüm kapılarını ardına kadar açık tutmaktadır. Başyücelik Devleti, kendi sevk ve idare edicilerini hiç şüphesiz ki liyakat şartlarına göre değerlendirmektedir. Emanetin ehil ellerde olması Başyücelik Devleti’nin en büyük şiarıdır. Bu durum, mozaik bir toplum görüntüsü arzeden tüm Anadolu insanı açısından büyük bir imkândır. Değil sadece Türk dünyası, başta İslâm dünyası olmak üzere, tüm dünya halklarının istidatlılarına bağrını açan bir yönetim tarzının adıdır Bayücelik Devleti! 

Sokrates, insanları “ruhlarına özen göstermeye” çağırır; Atinalıların bu konuda tembel ve şuursuz olduklarını düşünür. Atinalıların peşinden koştuğu şeylerin değersiz olduğuna ısrarla vurgu yapar. Maddi olana tevessül, ruhî olana ise yabancılık, Sokrates açısından olur şey değil! Cevizci’nin iadesiyle, “Sokrates’in etiği veya felsefesi, Atinalıları mevcut yaşam biçimleri ve varolan değerlerden uzaklaştırıp, yeni ve gerçek değerlerin cisimleştiği doğru bir hayat tarzına yöneltmeye çalışma yönünde bir teşebbüs olarak anlaşılabilir.”(6)

Sokrates’in insan anlayışının önem kazandığı yer tam da burasıdır. Onun gözünde insan, bir beden ve bir ruhtan meydana gelen, diğer bir ifadeyle de bir maddî ve bir de manevî boyutu bulunan bileşik bir varlık olup bunlardan insanın gerçek benliğine karşılık gelen, onu her ne ise o yapan öğe ya da bileşen, sadece ve sadece ruhtur, ruhudur. Gerçekten var olan ölümsüz ruh karşısında, beden sadece bir araç olmak durumundadır. İnsanı meydana getiren bu iki ayrı bileşen, iki ayrı değer türünün ortaya çıkışına neden olur. Gerçekten var olanın beden olduğuna inananlar veya insanı insan yapan aslî unsurun ruh olduğu bilincinden yoksun olanlar, mutluluğu bedensel tatminlerde arayan, haz, maddi zenginlik ya da şan, şeref peşinde koşanlardır.(7)

Sokrates’in horoz borcu dediği şey, aslında bizzat kendisinin yapmak isteyip de yapamadığı şeydi, dedik. Sokrates’in felsefî yöntemi üzerinden söylenenler bunu teyid eder bir mahiyettedir. Cevizci’nin, “Sokrates’in yöntemi, Atinalıları dogmatik uykularından uyandırma yöntemiydi” tesbiti, bu mevzuda çok aydınlatıcıdır. Bunu Sokrates’in üstlendiği misyonla da teyid etmek mümkündür. Sokrates’in üstlendiği misyon, “uyandırma fonksiyonu, insanlara bilgisizliklerini ve yanlış bir yolda olduklarını gösterme misyonundan başkası değildi.”(8)
Bertrand Russell’in Sokrates hakkında söyledikleri de bu mevzuda çok dikkate değerdir: “Sokrates, kusursuz Orpheusçu(9) azizdi. Göksel ruh ve dünyevî beden düalizminde, ruhun bedene tam egemenliğine ulaşmıştı. Sonunda ölüme aldırmaması, bu başarının son kanıtıdır. Aynı zamanda geleneksel bir Orpheusçu değildi; hurafeleri ve arınma törenlerini değil, yalnızca temel öğretileri kabul ederdi.”(10)

Dipnotlar
1*Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 64.
2*Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 65.
3*Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 65.
4*Kaptan Kelimesinin Kökeni… Ven capitán [İt capitano] kumandan, özellikle gemi kumandanı “OLat capitanus/capitaneus şef, önder, kaptan -Lat caput, capit- baş (kapital)… Tarihte En Eski Kaynak, Kapudan [Düsturname-i Enveri (1465)]… Venedikçe capitán “kumandan, özellikle gemi kumandanı” sözcüğünden alıntıdır. Venedikçe sözcük Geç Latince capitanus veya capitaneus “şef, önder, kaptan” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Latince caput, capit- “baş” sözcüğünden türetilmiştir… Not: Kaptan kelimesinin caput veya baş mânâsı üzerinden tenasül, dolayısıyla da horoz bahsine sarkmak mümkündür.
 5* Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 68.
6*Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 68.
7*Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 68.
8*Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, say yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2015, sh. 72.
9*Orpheusçuluk ruhun ölmezliğine ve erginlenmeye dayalı bir öğreti olarak ilk çağ ezoterizminde önemli bir yer tutmaktadır. Orpheusçular ruhun bedenden ayrı bir biçimde var olduğu, Kutsal kökenlere sahip olan ruh ise cinsel ilişkiden uzak durma ve vejetaryenlik şeklindeki çileci anlayışlarla tanrıya kolay bir şekilde geri dönebileceği inancına sahiplerdi.
10*Bertrand Russell, Batı Felsefe Tarihi, (çev: Ahmet Fethi), Alfa, 1. cild, İstanbul, 2016, sh. 180.

Baran Dergisi 576. Sayı




 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.