Muhammed İlhami; “Ebced-i Kübra İçinde” - Ercan Çifci

Şiir dili neredeyse bütün mutasavvıflarda hâkim bir dildir. İdrak noktası, usulünce anlatma, “dır” ve “tır” larla kestirip atmama inceliği, ahenkli sesin telkin gücü vesairelerle bu dili kullanmayı hep tetiklemiştir.

Muhammed İlhami; “Ebced-i Kübra İçinde” - Ercan Çifci

Modern dünya hikmetsizlik hastalığına duçar olmuş ölümü beklerken İBDA MEKTEBİ umman olmuş hali hazırda insanlığa ikram edilmektedir. Mimarları tarafından dünya irfan yemişinin gözden geçirilip harmanlandığı bu mektepte, her fikir ve şahıs, hakettiği yeri ve muameleyi görmektedir. Küçük büyük, gözden ırak yahut değil hiç farketmez; “iyi, doğru, güzel” ne varsa İBDA’nındır, İBDA’dandır. Bu çerçevede İbda Mimarı tarafından tefrika edilen “Ölüm Odası-B Yedi” adlı eserin bir önceki haftaki bölümünde bir Rüfaî âlim ve şiirinden bahsedilmesi oldukça dikkat çekiciydi. Muhammed İlhami adlı bu mutasavvıf ve alim zat yazımızın da mevzuu aynı zamanda.
İbda Mimarı yukarıda bahsi geçen yazıya şöyle başlamıştı: “KARS’ın Sarıkamış İlçesi’ne bağlı Karaurgan Bucağı’nın, Mucingerd-i Ulya (Yukarı Mucingerd) köyünde 25 Ağustos 1901 tarihinde dünyaya gelmiş ve 1950’li yıllara kadar yaşamış, manzume tarzında “tefsir-i Mi’racun Nebi” isimli eserin sahibi Muhammed İlhami’den bir Beyit: “EBCED-İ Kübra içinde gizlemiştir vasfını / HER ân bir hece-i fenni okuyan lisanı bul lisânı bul!” ve yazının devamında beyti tahkik ve tahlil etmişti.
Kars, mevcut coğrafi nizam içerisinde Anadolu’muzun kuzey doğusunda yer alan serhat şehrimiz. Nüfusunun azlığına nisbeten tarihi oldukça zengin ve bir o kadar güçlü. Alparslan’ın Anadolu’ya girişi ve Ani şehrinin fethi, Ebu’l Hasan Harakanî gibi bir zata vatan oluşu, Celal Baba gibi kahramanların destanlık hikâyesi, âşıkların en güzel şiirlerini dillendirdiği, kaleleri ve hamamları ile açık hava müzesini andıran harika bir şehir. Sarıkamış bu şehrin bir ilçesi. Ormanlık bir ilçe. Bölgenin en büyük ormanı denilse yeri.  Mucingerd-i Ulya ise Sarıkamış’a bağlı bir köy. Şimdiki adı, Çamyazı.
Dedesi İsmail Zülali, babası Hüseyin Hüsnü Efendi, annesi ise Yosma Hanımefendi olan Muhammed İlhami Efendi bir dönem kömür ticareti yaparak geçimini sağlamış, bir vesileyle Diyarbakır’da bulunduğu zaman diliminde ise karpuz satışı ve manifaturacılık yapmıştır. En son olarak yaklaşık 25 yaşlarında iken babası tarafından Sırbasan Köyü’ne imam olarak görevlendirilen Muhammed İlhami, ilk dönemlerde bu imamlık vazifesinin ağırlığından ürkmüş ve tedirgin oluşmuştur. Tefsir-i Mi’râcu’n Nebî adlı manzum eserinde sadece Kur’an Tilaveti ile meşgul olmuş, az biraz tecvid ilmi ile uğraşmış birinin bu görevin üstesinden nasıl geleceğini, bu kadar az ilimle bu vazifenin nasıl icra edileceğini dile getirmiştir. İlgili birkaç mısra: “Bilmez idim ilm-i fıkh u heyeti / Bilmez idim dahi tefsir hocayı / Yalnız hatim-i Kur’ânı tilâvet / Hem ilm-i tecvid kıldım kırâat.
Dört yıl boyunca bu köyde (Sırbasan) imamlık yapan Muhammed İlhami Efendi gençliğinin vermiş olduğu toylukla ve yine köylülerin kınayıcı tavrı sebebi ile pek fazla dışarı çıkmamış; tefsir, hadis, fıkıh kitapları ile meşgul olarak kendini yetiştirmeye gayret etmiştir. 25 Nisan 1934’ten itibaren ise Kars’a bağlı Selim ilçesinin köyü olan Başköy’e imam olmuştur. Aynı köyde hafızlığını da tamamlayan Muhammed İlhami Efendi yine bu köyden hareketle hacca gitmiştir. Bu ziyaretindeki hatıralarını Menazil-i Hac olarak kitaplaştırmıştır.
Muhammed İlhami Efendi mutasavvıf ve şair bir zattı. Sufi gelenekte Seyyid Ahmed Rüfaî’nin (1118-1182) halifelerinden Hacı Ahmed Sanâmerî’ye (1792-1912) bağlıdır. Hem babası Hüseyin Hüsnü Efendi hem de dedesi Şeyh İsmâil Zülâlî bu tarikatın halifelerindendir. Bu bağlılığını eserinde şöyle dile getirir: Tarikatı Rüfâîdir kulumuz/ Seyyid Ahmed Rüfâîdir pirimiz/ Mürşidimiz Hacı Ahmed Sanamer/Himmeti dervişlerine destgir”
Rüfaî yolunda da diğer sufî yollarda olduğu gibi tasavvuf; edeptir, hikmettir, nefs terbiyesi ve kalbin hakikatine ulaşma işidir. Tasavvuf; hüzün hırkası, doğruluk tacı, tevekkül elbisesine bürünmektir. İnsanın kalbi haşyet, bedeni edep, nefsi ve benliği yokluk ve dili de zikir örtüsü ile örtündüğü takdirde tasavvuf yolunda bulunmuş olur.
Üç eserinden söz edilen Muhammed İlhami Efendi’nin “Divan” adlı eseri hariç diğerleri (Tefsir-i Mi’râcu’n-Nebî ve Menazil-i Hac) günümüzde mevcuttur. Tamamı manzum-şiir şekilde yazılan bu eserlerden Tefsir-i Mi’râcu’n-Nebî adlı eser mesnevî tarzında ve 4+4+3 hece ölçüsü ile yazılmıştır. İlham ve İlhami mahlaslarını kullanmıştır. Aynı eser harf devriminden 15 yıl sonra ve İslâm alfabesi ile yazılması bakımından ayrıca dikkate şayandır.
Şiir dili neredeyse bütün mutasavvıflarda hâkim bir dildir. İdrak noktası, usulünce anlatma, “dır” ve “tır” larla kestirip atmama inceliği, ahenkli sesin telkin gücü vesairelerle bu dili kullanmayı hep tetiklemiştir. Şiir dili; şiir idraki.
İdrak etme; bir şeyi anlama, anlayış, akletme, kavrama gibi mânâlara gelirken şiir; Arapça kökenli bir kelime olup sezgi, ilham, ilhama dayalı ifade mânâlarına gelmektedir. Bu çerçevede “Şiir İdraki” kalbin sezişi, kalb vesilesiyle anlayış. Bir nev’i kalbin hakikate bakışı, keşfi. Malûm olduğu üzere “İMAN” da bu mevzuda pay sahibi. “Dil ile ikrar, kalb ile tasdik”. Akıl nerede? O inanmaya değil anlamaya memur. “Mutlak Tevhid Mümkün Değildir.” hikmetinden hareketle “Mutlak olanı mutlak anlayış da mümkün değil” diyebiliriz. Anlayış ancak idrakle. O da ZEVKEN İDRAK’le. Yani ŞİİR İDRAKİ... KUR’AN İDRAKİ…
Tasavvuf zevken idrakle yakın alakalı. Neredeyse onsuz mümkün değil. Bu çerçevede mevzumuzla çok kuvvetli irtibatı var. Şöyle ki; zevken idrak, “anlamadan anlamak, hesaplamadan sezmek, sırlardan koku almak” mânâlarına gelirken, zevk ise hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinden, düşünülmesinden doğan hoş duygu, haz gibi mânâlara gelmekte. Ve en önemlisi; güzeli çirkinden ayırabilme becerisi oluşu. Bu mevzu çözülünce Muhammed İlhami Efendi’nin eserlerindeki dil ve üslup daha iyi anlaşılır. Nihayetinde Miraciye şeklinde yazılmış Tefsir-i Mi’râcu’n-Nebî adlı eser daha çok Miraç Mucizesi’ni reddeden mezhebi meşrebi bozuk kimseler ile milletin dinî, ilmî, ahlakî hâlleri ile alay edenlere karşı BEYİTLER halinde yazılmıştır. Okununca –hele hele belli bir ahenkle okununca- çok zevkli bir telkin gücüne ve idrakleri açan, kalplerde muhabbeti artıran bir yapıya sahiptir. Şiir her daim böyle değil midir zaten?
Eserden birkaç mısra: “Burcun taksîmâtını ben kılmışam / Ve’semâı zât’ı burûc olmuşam / Levh eydûr ki ben bir sefine oldum / Nice esrâr-ı hikmetle doldum / Esrâr u mahzen-i gaybı benem / Hâzine-i ilme lâ raybi benem.”
Menazil-i Hac. Yukarıda bahsini ettik, Muhammed İlhami Efendi’nin Hac hatıralarını kimi yerde nesir kim yerde manzum şeklinde anlattığı eseri. Eser İbda Mimarı’nın “Ölüm Odası-B Yedi” adlı eserinde su yüzüne çıkardığı beyiti de içermekte. Önceki mısraları ile birlikte şöyle: “Mekteb-i irfâna gel sultânı bul sultânı bul / Oku arefden hece ummânı bul ummânı bul / Soyun varlık hil’atinden gel kuşan dilde kemer / Hakka vâsıl olan bir kez ârif-i uryânı bul uryânı bul / Ebced-i kübrâ içinde gizlemişdir vasfını / Her an bu hece-i fenni okuyan lisânı bul lisânı bul / Dilden şems tal’at etse necm-i kevkeb ref olur / Şavk-ı zulumâtı ref eden ol mihr-i tâbânı bul tâbânı bul / Kalır mı dilin gecesi tal’at etse şems-i nûr / Câna hayât bahş eden şarâb-ı hayvânı bul hayvânı bul / Âşık-ı sâdık olanlar cân verir cânânına / Ere îdime vâsıl olan bir rûh-ı kurbânı bul kurbânı bul / Ey İlhâmî âşık isen nazar kıl pervâneye Ser-tâ-kadem bak cism-i âteş-i külhânı bul külhânı bul”
“Ebced-i kübrâ içinde” bahsi işin ehli tarafından tahlil edildiğinden, meraklısına dergimizin 542. sayısını adres gösteririz. Diğer taraftan şiirin bizde tedai ettirdiği mânâları edebimizce, haddimizi bilerek ve anlayış kıtlığına sahip olduğumuzu daha başta ilan ederek söyleyecek olursak:
MEKTEB-İ İRFAN; İslam Tasavvufu kanatları altında hikmet deryası. Umman; derya, deniz. Lügat; kamus. Kamus; deniz. Dünya İrfan Mektebi; İbda. İbda; İslâm Hikemiyatı’nın örgüleştiği ana damar. Kur’an ve Sünnet Yolu; Ehli Sünnet ve’l-Cemaat. İbda bu yolda olmaktan başka bir şey değil. Şairlerin sultanı. Şair; mütefekkir. Şair; şiirde hakikat arayıcısı. Allah’a visal noktasında yol açma cehdinde olan. Şair; fikir sahibi. Şairlerin Sultanı; Fikrin Sultanı. Necip Fazıl Mirzabeyoğlu. Mütefekkirin mektebi; Büyük Doğu-İbda.
ARİF-İ URYAN… Arif; anlaması, kavraması sezgisi güçlü, anlayışlı kişi. Uryan; çıplak. Arif-i Uryan; saf fikre sahip olan. Yani mücerred fikir istidatlı. Bul!.. Kimi? Mücerred Fikir İstidatlısını. Üstad Necib Fazıl, İbda Mimarı için diyor ve üstelik henüz “emekleme” çağında; “Mücerred Fikir İstidadı tamam”. Mevcudu gören, gördüğünden neşet edecek olanı da zımnen gören diyor.
Ve sonraki mısralarda sayısız tedai ve uzun uzun tahlil gerektirecek beyitler. Dil ve lisan meselesi ise merkez gibi duruyor. “Dilden şems tal’at etse necm-i kevkeb ref olur”
İbda Külliyatından öğrendiğimiz veçhile “Bir şeyin görünebilmesi için, bir bilen, bir bilinen şey, bir de ışık lâzımdır!” Aynı zamanda dil bahsinin çağımızın nabzını yakalamakta ne kadar mühim bir mevzu olduğu bedahet derecesinde malûm. Böyle olunca şiir kendini daha bir açmaya başlıyor ve önümüze derin bir idrak iklimi seriyor. Dile hayat veren güneş (ışık), dilden koparsa, ayrı düşerse geceyi aydınlatan yıldızlarda iptal olur. Her yeri bir karanlık- ŞAVK-I ZULUMÂT sarar. Bu sebeble zihinlere açıklık, kalplere keşif, akılla delil inşa eden, gösteren MİHR-İ TÂBÂN’ı bulmak icab eder. Mihr’i; güneş, sevgi, eylül ayı. Tâbân; Ayağın alt yüzü, aya. Üstü kapalı bir yerin gezinilen, ayakla basılan yüzü. Kaide. Temel, temel ilke. Parlak, ışıklı. Yaratılıştan, doğuştan, huy ve tabiatı itibariyle (Osmanlıca yazılışı Tab’an).
SER-TÂ-KADEM; baştan ayağa. ÂTEŞ-İ KÜLHÂNI; hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik. CİSM-İ ÂTEŞ-İ KÜLHÂNI BUL; pişmek, yanmak tedaileri ile birlikte oluş ızdırabına katlanma ve OL’ma istikametinde cehd sarfetmek. Ancak aşıksan!.. Ateşe körük mahiyetinde olan bitene aldırmadan. Yalnız O’nun için, O’na doğru. İman isbat ister. İsbat ise yapıp-etme. Büyüklerden beynimize kazınan “İman olsa tezahürü olur” hikmeti. RÛH-I KURBÂNI BUL; davasında kendini kaybetmiş-fanileştirmiş ve aynı davada “BEN KİMİM” sorusuna cevap aramış, kendi sırrını kurcalamış adam. Fikir çilesinin müstesna genci.
Detayları alaka duyanlara havale edip yazımıza Muhammed İlhami Efendi’nin birkaç beyti ile nokta koyalım:
Vâsıl olmak ister isen devlete / Kıl salât-ile selâmı Ahmed’e
Es-Salâtu ve’s-selâmu yâ Mustafâ / Rûh-ı pâki pür-safâdır pür-safâ
Şekerim şendedir lezzeti asel / Bir katre vurur ol câyı tattırır
Mim tecellîsinden olmuşdur Kevser / Bir nokta vurmuş bâyı tattırır
İki mîm uğramış hâ ile dâle / Cihânı müştâk kılmışdır cemâle / Nice âşıkları koymuş hayâle / Bir bûse verdikçe pâyı tatdırır
Ebced-i kübrâdan okudum fenni / Andan olmadı mı ins-ile cinni / Anın noktasından ilm-i ledünnî / Bir dalga vursa deryâyı tatdırır
Zahir bâtın cümle ilm-i hakikat / Anda hatm olmuşdur nûr-ı şeriat / Ann feyzindendir bu nice mârifet / Görmez misin kûh u sahrâyı tattırır (…)
NOT: Sadeleştirme editörlüğünü Doç. Dr. Necdet Şengün yaptığı, Muhammed İlhami Efendi’ye ait Tefsir-i Mi’râcu’n Nebî eserinden istifade edilmiştir.
 
 
Baran Dergisi 546. Sayı
 

 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.