Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: İnsanı Yeniden Kurgulamak


Gülçin Şenel

Gülçin Şenel

23 Ocak 2019, 14:23

Okullarda “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” derslerinin yer alacağı haberi üzerine, büyük bir tartışma başladı. Oysa bu konu okullarda zaten seminerler ve bilgilendirme başlıkları altında işleniyordu. Fakat bunun bir proje olarak ortaya çıkması tepkiyi yükseltti: “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi Projesi’ (ETCEP)”. Kadın dernekleri her ne kadar “kadınların güçlenmesi” meselesi etrafında bir cinsiyet eşitliğinden bahsediyor olsa da, meselenin alt metninde “eşcinsel-LGBTİ” haklarından dem vuruluyor ki, bazıları bunu açıkça ifade ediyor zaten. Nedir bu “toplumsal cinsiyet eşitliği” meselesi?

“Kadınların güçlenmesi” teziyle ortaya atılan “toplumsal cinsiyet eşitliği” meselesi, çok yönlü ele alınıp tenkit edilebilecek bir alandır. Kavram çerçevesi içinde bile, “toplumsal”, “eşitlik” ve “cinsiyet” kavramlarının nasıl mânâlandırıldığını incelemek icap eder. Bu kavramların psikolojik, sosyolojik, tarihî, iktisadî, siyasî, ahlâkî alanlarla ilişkisi çerçevesinde ele almak gerekir. Kısaca özetlemeye çalışalım:

Toplumsal cinsiyet denilen kavramın aslı “Gender”… “Kadınların uğradığı haksızlıklar” cümlesinden yola çıkarak feminist teorisyenlerin oluşturduğu bir kavram. “Toplumsal cinsiyet” teorisine göre, kadınlık (dişil) erkeklik (eril) gibi kavramlar kültürel kavramlardır. (Simone de Bouvaoir “kadın doğulmaz olunur” der). Yani her çocuk aslında cinsiyetsiz (unisex) olarak doğar fakat içinde bulunduğu toplum ona kız veya erkek rollerini öğretir. Çocuklar bu rollerin içine doğmazsa, yani yönlendirilmezse, kadın ve erkek rollerinin davet ettiği olumsuzlukları da bilmeyecek ve cinsiyetsiz bir “anlayışa” sahip olarak ne kadın ne de erkek olacaklar. Böylece çatışmalar sona erecek. Herkes mutlu olacak. Aslında burada dolaylı olarak kötülüklerin anası olarak işaretlenen cins “erkek”tir. İktidar savaşları çıkaran, kadını ezen erkektir. Dolayısıyla tüm bu kavramsal çerçeve aslında “eril unsur”un imhasına veya tahribine yöneliktir. Bu projenin, BM ve AB gibi uluslararası kurumlar vasıtasıyla dayatıldığının, uluslararası ve ulusal sivil toplum kuruluşlarına bu proje üzerine çalışma yapmaları halinde maddî destek sağladığının da altını çizelim. Bakınız, “Toplumsal cinsiyet eşitliği” hakkında, Heinrich Böll Vakfı “Çevre” Politikaları Projeleri Koordinatörü Menekşe Kızıldere şöyle diyor:

“Toplumsal cinsiyet eşitliği, toplumdaki farklı cinsiyet gruplarının birbirleri ile eşit haklara sahip olmasıdır, bu hakların diğer insan haklarından hiçbir farkı yoktur. Bu durumda ihlal edilen bu haklar için, özellikle LGBT+ ve kadın kavramları öne çıkıyor.”

Demek ki mesele sadece “kadının güçlenmesi” değil. Erkek veya kadın meselesi de değil. Üçüncü cins denilen “eşcinselliğin” normalleştirilmesi meselesi. Burada artık, iyi niyet aranmayacağı belli bir şeydir. Öğretmenlerin çocuklara “oğlum” veya “kızım” diye hitap etmemesini söyleyen bu projenin altında yatan asıl meselenin ne olduğu sanırım anlaşılıyor.
 
Müslümanlar Ne Yapıyor?
Yeni bir cins inşa etmek, cinsiyetler arası farkları ortadan kaldırmak gibi bir projeyi, sanıyorum hepimiz hatırlarız, Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” kitabından… Batı’nın insanı, “Tanrısız toplum” anlayışı ile yeniden inşa etme çabası, çok yönlü ve kökleri çok eskiye dayanan bir projedir. “Yeni Dünya Düzeni” projesine hazırlıksız yakalanan Müslümanlar, bu meseleye itiraz ederken “işte bizim medeniyetimiz farklılıklara saygı duyar, birlikte yaşamayı teşvik eder” diyerek romantik tepkiler vermeye devam ediyorlar. “Aile yok olur, insanlık mahvolur” diyorlar. Elbette öyle olur ama bu tepkiyi vermekle işimiz bitiyor mu? Bitmiyor. Bu kavramı ve elbette uzantılarını, dayandıkları tezlerle beraber tenkit edip mahkûm etmek, ne yapılması gerektiğini ise İslam’a nisbetle değerlendirmek, bunun için de İslama Muhatap Anlayış sahibi olmak gerekiyor. 

Ama bizim İlahiyatımız “kadın düşmanı hadisler” filan ayırmakla meşgul. Zaten zihniyet olarak “Batılı”. Çünkü Batılı kavramlarla düşünüyor, Batılı kavramlarla yazıyor. KADEM de dahil pek çok sivil toplum kuruluşu “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” hakkında çalıştaylar, sempozyumlar düzenliyor, akademisyenlerimiz koşa koşa bildiriler sunuyor, çalışmalar yayınlıyor.

Zannediyor musunuz ki, bu teoriyi tenkit eden, bunun masum bir proje olmadığını söyleyen bir akademik çalışma var. Maalesef yok. Bununla ilgili söz söyleyen, eleştirenlerin hemen akademide boğulduğunu tahmin etmek de zor değil. Yazılan tezlerin hepsi, bu projeyi nasıl destekleriz, nasıl topluma yayarız, neler yaparız da bunu uygulamaya koyarız üzerine…

Velhasılı kelam, akademisyeninden aydınına, entelektüelinden edebiyatçısına, köşe yazarından siyasetçisine kadar etkili yetkili hiç kimse, bu meselenin bir dünya görüşü meselesi olduğunu anlayamıyor. Müslümanı “bizim medeniyetimiz” diye başladığı cümlelerde, romantik bir “ah vah” edebiyatından öteye geçemiyor. Kemalisti “yaşasın Batılı değerler” diyor. Sosyalisti “eşitlik bizim işimiz” diyor. Tehlikenin sadece görünen yüzü “yeni bir insan inşa etmek”, görünmeyen yüzü ise sistemli bir şekilde “insanlığı”, yani Müslümanlığı yok etmek. Problem ise insan ve toplum meselelerinin halli davasında, Müslümanların hâlâ bir dünya görüşünün gerekliliğini idrak edemeyişlerinde yatıyor. 

En basit mesele: İnsanlıktan kasdımız ne? Müslüman bir aydın, “insan” dediği zaman neyi kasd eder? Bunun bile üzerinde tartışmaya devam eden Müslümanlar, acaba hangi yaraya merhem olabileceklerini düşünüyorlar? Allah Resûlü’nün “Hakikat-i Ferdiyye” olduğuna dair hadisleri reddeden “aydıncıkları”, insanı hangi fikre göre, neye nisbetle “insan” olarak değerlendirecekler? “Evrensel değerler”le mi? Evrensel değerler “yeni bir insan” inşa etmenin gereğini ortaya koyarken, hakikatini temsil ediyorlar mı, Mutlak prensiplerini ortaya koyuyorlar mı? Yeni insan davasının, yeni bir cinsiyet inşasına döndüğü şu noktada, Müslüman olarak söyleyebilecek tek sözümüz “ama bizim medeniyetimiz” midir?

Salih Mirzabeyoğlu’nun eserler boyunca işaretlediği “Mutlak Fikrin Gerekliliği”, insanın zihni çaba ile “mutlak”a ulaşamayacağı davasının davacısı olması gereken Müslümanlar, karşılarına çıkan her meselede böyle apışıp kalmaya devam mı edecekler? Asıl soru budur ve cevabı henüz yoktur…

(Devam edecek)

Baran Dergisi 627. Sayı 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.