Yayın Politikamız


Tarafsız, kimliksiz, fikirsiz, renksiz değiliz. Büyük Doğu-İbda fikriyatına bağlıyız ve “en küçük çaplarda bile doğru politika” ilkesi gereği bir yayın organının “nasıl”ını göstermek, işlevini yerine getirmek, “Kâim ve Dâim” olmak amacındayız!

Toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu yerleştirmek için önce “yeni bir dünya görüşü ve bunun taraftarlarınca özümlenmesi” ve sonra siyasî davranışa yönelme ve yöneltme amacındayız! Çünkü, İslami bir şuurlanma ve hadiselere doğru tepki verme, siyasî anlayışın içinde doğar.
Siyasî şuur ve siyasî tavır; ideolocyanın görünüşü ve canlılığıdır... Sistem şuuru ve sistemin şuuruyla siyaset. Siyasî tavrımızı borçlu olduğumuz sistem (BD-İBDA), bu sistemin şuuruyla eşya ve hadiseleri değerlendirmek, siyasî, içtimaî, iktisadî, askerî vs. hiç biri ihmal edilemez hayatın her alanında.
 “İktidar için fikir!” değil, “fikir için iktidar!”

Fikir için vasıta-gazete, dergi vs... Vasıta için rastgele fikir değil. Dolayısıyla, medya içinde yer edinmeye bakan diğer gazete ve dergilerle farkımız budur. Bizim böyle bir derdimiz yoktur.

Sistem ve sisteme bağlı siyaset şuuru olmayan, İslâmcılık iddiasındaki bazı yayınların ortama göre değiştiklerini görmekteyiz, siyasetçilerinin de... Sistem çapında “Tatbik Fikri” olmadan, tatbike dair yapılan hareketler bir mânâ ifade etmez ve tedarikleme fikirciklerle “sistem bütünlüğü” sağlanamaz. Önce “Millî Görüş” sonra “Adil Düzen” ve sonra da hepsini inkâr çizgisi bu olumsuzluğa bir misâldir. Dünya İslâm’a yönelirken ve gözü Türkiye’de iken tersine bir değişim izleyen bu nasipsizler, aslında dün de sahici bir fikir ve liderden yoksundu, İslamcılık iddiaları koftu.

Siyasî bir dergi “Lider kim?” sorusuna ışık tutmalı. İslamî bir dünya görüşü sahibi İBDA Mimarı Sayın Salih Mirzabeyoğlu, inanış, görüş ve ölçülendirişimizdir, şaşmaz bir şekilde istikametimizi gösterendir. İBDA mimarı Salih Mizabeyoğlu’nu, İslâma Muhatap Anlayış’ın remzi, dolayısıyla, mütefekkir-fakih ve İslam büyüğü olarak görüyoruz. Terör tariflerini alıp başlarına çalsınlar. Onun çilesi hepimizindir... Batının dayattığı terör tarifini kabul etmiyoruz... Dinimize dahleden bâri Müslüman olsa!

Şartların sürekli değişimi içinde sürekli bir “düzeltme” ve “düzenleme” gerekmektedir. “İçyüz muhasebesi”yle meseleleri “hikmet plânı”nda ele almak. “Akıllı kimse kendini sorgulayandır” hadisinin de işaret ettiği üzere, biz eskiyi de toplayarak, yeni şartlarda hep kendini muhasebe eden olarak hep yeniyiz, yeni bir düzenlemeyiz. Yani eskinin tekrarı değiliz... İsmimiz de yeni, cismimiz de yeni. Yeni bir usul ve üslûbuz!.. Biz yeni bir ocağız! Yeni bir ocak olma iddiasındayız, kendimizden başlayarak, çevremizi, ülkemizi ve dünyamızı tutuşturmak iddiasındayız!

Şunu da belirtelim ki, İBDA’nın sözcüsü, temsilcisi değiliz, ancak İBDA fikriyatının bağlısı olan kendi cephemizin sesiyiz, aksiyonuyuz, zuhuruyuz!.. Yeni bir ses, yeni bir cepheyiz. İBDA’dan aldığımızı kendi şahsiyet aynamızda yansıtma iddiasındayız.

Kendi dilimizce konuşur, kendi usulûmüzce mücadele ederiz!
Herkesi, Doğru Yol Anlayışı’ndaki birliğe davet ederiz.
Hakikatin hatırı, dostumuzun hatırından üstündür.

Ortak şuur, ortak hafıza, ortak tepkiler... Bir emir kumanda ilişkisi olmadan da merkezi şuurla, ortak reaksiyonlar oluşturmak...
İsteyenlerle maddî ve tüm kardeşlerimizle manevî teması sağlamak ve düşmana yutulmamak için her alanda örgütlenmek, destek ve dayanışma içinde olmak.
Mensuplar arası kafa ve ruh disiplinini sağlamak.

Meseleleri, sürekli ve ısrarlı olarak işleyerek, olayları sadece seyreden anlayışın yerine yönlendirici anlayışın gereğini yapmak. Allah Resûlü, “Muhakkak ki Allah, ısrarla dua edenleri sever” buyuruyor. Onun için isteklerimizde, ısrarcı ve tekrarcı olmalıyız.  “Eskimez, solmaz, pörsümez yeni”yi, biz hep yeniden yeni olarak işleyebilmeliyiz. Yani tekrar söz konusu değil işin aslında. Biz yenilenemiyorsak ayrı dava.

İç ve dışla ilgili haberleşme ve istihbarat. Keşfini beklemeksizin haberleşmeye girmeli ve görev almalıdır. İstisnalar hariç. Şu husus hiç ihmal edilmemelidir ki maddî bağlantıda ölçü, ancak bilinmesinde mahzur olmayan hususlardadır.

Öz dağıtım işi de, dışımızdakilerin dağıtımına mahkûm olmamak ve ideolocyamızın yayılması ve haberleşmenin sağlanması için zaruret teşkil etmektedir. Bu şuurla görev almalı. “Batı fikir ve anlayışının ulaştığı her yer Batıdır!” anlayışının misli olarak kendi anlayışımızı toplumun genel fikir çerçevesine yerleştirmek için her eve, her köye, en tenha yere bile ulaşmalıyız. Nereden ne cevher çıkacağını bilemeyiz, bize düşen vazifemizi yapmak, olur olmaz ayrı bir şey. Hiçbir dağıtım şirketinin yapamayacağı böyle bir etkinlik, ancak gönüldaş ruhiyatıyla olabilir.

Temsilci ve muhabirlik görevine de talip olmayı, ideolojik bir vazife bilmeli. Sağına soluna bakmadan göreve talip olmalı, adam tanımak, iş içinde eğitim sağlamak. Dayanışmalı Fikir oluşumu ancak böyle sağlanır. Vesile ve vasıta olmalı.

İhtilâl şuurunu, daima diri tutmak... “İdeolojik eğitimin yokluğu yeni şartlar karşısında yılgınlık ve kararsızlık meydana getirir.” “Yayın organı düşünmenin organı olurken, yüksek sesle düşünmenin de örneği olmalı ve mensuplarına bu şuuru iletmelidir.”  (İdeolocya ve İhtilal-Salih Mirzabeyoğlu. 2. Basım. sh.114)
“Düşünmek” ile “düşünme” taklidi yapmak”, “iş yapmak” ile “iş yapar gibi görünmek” farkına dikkat etmeliyiz. “Kişi bulunduğu işin zamanı içindedir” ölçüsünce tembellik ve gevezelikten uzak, en küçük çaplarda bile olsa aksiyona talip olmak. İşin büyüğü küçüğü yoktur!..

Okuyucuya şirinlik politikası ve halk dalkavukluğu olamaz.
Devrimci olmayı “keskinlik yapmak”, siyaset, strateji ve taktik dilinden anlamamak şeklinde görmüyoruz. Kolay olanı “toptancılık”tır, hâlbuki halk hareketi, iğne ile kuyu kazmak gibi sabırla işlenmelidir. İnsanları kafalarından, gönüllerinden ve ellerinden yakalama sanatı.
Kafa ve ruh disiplini sağlanmadan, birliktelikten, aksiyondan, kadro hareketinden bahsedilemez.

Safkan atlar hemen başlarını teslim ederken, mayalarında eşeklik olanlara disiplin yular gibi görünür.
Devlet, adama ayağı ile gelmez. Ne ekersen onu biçersin!..
Rönesans’ın oluşunda matbaanın birinci planda yer alması gibi, yayın organının fonksiyon icra etmesi...

Faydalı zor varken, faydasız kolaya sapmayacağız. Düzenin hoşgörüsü içinde kendimizi tatmin edecek faaliyetler değil, kendi nizâmımıza yol verecek faaliyetler. Düzen güçleriyle karşı karşıya gelmeden nasıl bir mücadeleden bahsedilebilir ki?
Kimseye diyet borcumuz yoktur. Düzenden beslenen mamacı tiplerden değiliz. En büyük nefretimiz kuyrukçu tiplerdir. Dinini, vicdanını satanlara, İslâm satarak İslâmcılık oynayanlara ve taviz üstüne taviz verenlere...

Keyif ehli değil, zevk ehli gelsin! İmânının, aşkının, vecdinin, şahsiyetinin zevkini duymak isteyen gelsin!
Herkes uyurken, uyumayan birileri vardır her zaman; işte o “birilerden” ol!
Allah yolunda can vermekten ziyade dünyada yaşamayı sevmek Batı kültürünün bize armağan ettiği bir pisliktir... İslâm’ı zayıflatmanın bir planı olarak...
Asil davâya mahkûm tavır yakışmaz. Müslüman sürünmez, ezer.
İslâm “hayat nizamı” olduğuna göre, bu nizamın siyaseti şarttır. İdeolocyanın varlığı, siyasette görülür. Tekrar belirtelim, bizim bahsettiğimiz siyaset ideolojik bir şuur gereğidir ve kahve politikasının seviyesiz seviyesinde bulunmaz!

“İman olmuş bitmiş bir şey değil, her an oluş ve yenilenmiştir.” Neden “savaş yorgunu” olmadığımız ve “kesintisiz devrime” inandığımız, imanın bu tarifinde de açıktır. “Mensup olursan olursun, gidersen uğurlar olsun!” Aralık kalmaz bu saflar...
Amacımız sırf muhalefet yapmak değil, çözümler üretmek, “Siyaset, fikri hayata geçirmenin manivelâsı ve sisteme bağlı bir şube...” Bu manivelayı kullanmanın çabası, çilesi, üretmesi üzerinde olmalı...

Ülkemiz 1 asırdır Batı işgali altındadır, “Kurtuluş savaşı” diye yaftalanan Anadolu’daki mücadelede kurtuluşumuz sağlanamamıştır, Batı güdümünde bir rejim kurulmuştur ve halen işgal sürmektedir. Ülkemiz bağımsız değildir, önce kurtuluş içeride sağlanmalı. Kendimizi kurtarmadan İslâm âlemini kurtaramayız.
İktisadî sömürüye de bayrak açmalıyız. Ülkemiz kültürel, idari, hukuki, askeri işgal altında olduğu gibi iktisadî işgal altındadır da.
Soygun düzenine, haksız kazanca, gelir dağılımındaki eşitsizliğe ve boğaz tokluğuna köleleştirmeye karşıyız. Emeğin son kuruşuna kadar hakkını aramak ve yedirmemek. Dönen dolapları deşifre etmek görevimiz.

Soygun düzeninin her cebimize el uzatması, “çek elini cebimden, sapık!” haykırışıyla karşı koymak ve bu hususta teşkilatlanmak.
Teşkilatlanamayan (örgütlenemeyen) insanlar hakkını arayamaz. Örgütlenemeyen, zalimler karşısında ezilir. Bunun için “çivi çiviyi söker” demişler.
Çene çalmaktan ibaret muhalefete değil, güçlerimizi hedefe doğru birleştirmek. Kararlı inançlı ve inatçı olmak!

“Demokrasi” yalanıyla, bu söylemlerle bir yere varılamaz. Düşmanımızdan merhamet dilenmekle de bir yere varılamaz... “Başyücelik” modeli işlenmeli...
Batı, fikirde savaşı kaybetmiştir, stratejide de. Batı tefekkürünü İslâm tasavvufu önünde sıgaya çeken benzersiz İbda, 21. yüzyıl savaş strateji-tekniğini de belirleyendir. Kavganın amacı olan fikriyatın araç rolüyle de, “kendinden zuhur” diyalektiğiyle, orijinal yapısıyla...
Rejim çökmüştür; asıl kavga rejime payanda olan “ılımlı ve işbirlikçi”  Müslümanlarla, “devrimci” Müslümanlar arasındadır. Amerika da bunu gördüğü için “ılımlı İslâmcılara” oynamaktadır.

Mizaç hususiyetleri içinde her biri ayrı bir cephe ve ayrı bir ışık olan gönüldaşlarımıza cennet arkadaşı gözüyle bakar ve onlarla kâm alırız! Onların varlıkları-faaliyetleri bizi gururlandırır ve sayfalarımız onların haberleriyle neşelenir.
Üstad Necip Fazıl’ın şu vasiyetine sımsıkı bağlıyız: “Allah dostlarını ve Allah düşmanlarını unutmayınız! Hele Allah düşmanlarını...” Düşmana buğz dahi etmeyen yani düşmanı da olmayan imanını yitirmiştir. Şeriat ölçüsü böyle ve Üstadın şu noktalaması: “Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın; / Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”

Aksiyona (İbdacılığa) zıt bir seciye: Nefsimize mazerette çok bonkörüz ve müthiş bir zaman israfı içindeyiz. Aksiyonumuz, zaman denilen canavardan çaldıklarımızdır, kârımızdır, imanımızdır. Yoksa zaman gelip geçiyor. Necip Fazıl’ın çilesini çektiği dava: “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” diyen bir gençlik.

Düzenin dişlilerinde bir cıvata olmayı kabul etmemek: Ya teslimiyet, ya isyan!
Bu davanın eriyiz, eri olmaya talibiz! Tek kelimeyle akıncıyız vesselam...
Tâ 1975’lerde şanlı GÖLGE’de ve 1979 AKINCI GÜÇ’te Salih Mirzabeyoğlu’nun çağrısıdır kulaklarımızda: “Elbirlik olmak, gayesine ermemiş savaş bitmemiştir diyenlerle / omuz omuza dayanmak kalelerine emperyalizmin/ ne dur ne durak ne rahat / yükseğe daha yükseğe en yükseğe dikilsin bu bayrak / bu bayrak yükselen mücadelemizin...”