Adalet Mutlak'a Konferansı Tam Metni

29 Kasım 2014 Tarihinde Haliç Kongre Merkezinde gerçekleşen Konferansının dökümü...

Siyaset 29.11.2014, 15:39 08.04.2021, 16:58
Adalet Mutlak'a Konferansı Tam Metni

Bismillah’la başlayalım…

Herkes İçin Adalet Platformu, “Salih Mirzabeyoğlu Sevenleriyle Buluşuyor” adı altında malûm bir sohbet, konferans hazırladı. Murad belli; Salih Mirzabeyoğlu, sevenleriyle kavuşuyor… Dostlar, sevenler, tanışıklar, merak edenler elbette sevmeyenler de olabilir, ama herkes kendi rızasıyla burada bulunuyor ki bu “buluşmak” kelimesini asgarî müşterek olarak kabul etmemizi sağlıyor. Yâni, seven de sevmeyen de neticede “buluşmak” kelimesinde asgarî müşterekte birleşmiş oluyor. Bunu, şunun için söylüyorum, “buluşmak” kelimesini biraz sonra farklı mânâlara taşıyacağım...

Farkındasınız belki, bana gaz veriyor telegram… Onun için sesim çatallaşıyor, onu da söyleyeyim size, o konuyu da dikkate alın ben konuşurken.

“Buluşmak kelimesini asgarî müşterek kabul edebiliriz” dedim, muhabbet duyanlar için sanırım en azından bir şiirimde ifade ettiğim şu hâl kâfi:

“Aslı saklıyor delil,

sesin sözden bir başka;

bahanede sarhoş dil,

hizmet ederken aşka”

Yâni giden-gelen kelimelerden daha çok, bu muhabbet bizi buluşturmuştur burada.

Biraz daha daraltalım:

“Gönül, ne kahve ister ne kahvehane;

gönül sohbet ister, kahve bahane”...

Şimdi bunu biraz daha fikre doğru, sohbet mânasında daraltmış olduk. Yâni sadece buluşmanın dışındaki sohbetin dışında, biraz daha sohbetin getirdiği bir hoşluk anlamında…

Sonra benim Üstad’ım için söylediğim söz; “adam tanımak, surat tanımak değildir.” Burada fikir meselesi giriyor araya… Yakınlığın bir kıymeti var, zaafı da var; uzaklığın da bir kıymeti var, bir de zaafı var… Şimdi biz bunun felsefesine girecek değiliz tabiî. Yâni her ikisinde de, dikkat edin, sizi fikre davet edici yerlerde olacağım için bunların neresinde olduğunuzu tayin etmek, ne olduğunuzu düşünmek size düşen bir şey… Hangi fikirden olursan ol, “bendeki sen” ve “sendeki ben” meselesinde bir nisbet sahibi ol. Yâni, sizin her biriniz bende, ben de sizin her birinizde ait olmak üzere, bunu kendi aranızdaki ilişkilere de tatbik edebilirsiniz; “bendeki sen” ve “sendeki ben” meselesinde bir nisbet sahibi olunuz. Yâni, kurusıkı şuna bağlılık değil; neyi değerlendirirsen, o sende tezatsız bir bütünlük göstersin. Neyi değerlendirirsen, o sende tezatsız bir bütünlük göstersin! Yâni, lafın bir yerinden kapıp da bizzat lafın nereye gittiğini bilmez durumda olunmaması için söylüyorum… Tabiî bunları sohbet havasında söylediğimi zannediyorum; ama diyorum size, telegram (Salih Mirzabeyoğlu’na 2000 yılından beri yapılan uzaktan elektro-manyetik sinyallerle zihin kontrolü işkencesi) beni rahatsız ediyor. Yâni, normal olarak şu kalabalığı görüp heyecanlanmamak mümkün değil zaten, böyle bir hoşluğu görüp de... Ama özellikle şu var; ruhumdan ziyâde şu ânda, şu muhabbet rahatlığı içinde olmam gerekirken, telegram beni incitiyor… Yâni o da, sizin karşınızda benim bu işi yarım yamalak yapmam ve hoşnutsuz ayrılmanız için gereken gayreti gösteriyor, bunları söyleyip söyleyemeyeceğimi de buraya gelmeden önce çok tarttı, yâni bu bahsi açıp açmayacağımı… Size bunu hem söylemiş oluyorum, hem havale etmiş oluyorum.

Zihin kontrolü mevzuu biliyorsunuz ki telegram… Bizim tam tamına 15 sene geçişli dönemlerde yaşadığımız şeydi bu. En son adlî tıb mevzuu oldu, adlî tıb mevzuunda da benim mesela bu vesile ile serbest bırakılabilmem gibi... Ben tabiî bunu katiyen kabul etmedim. Ben, aklı başında, her zaman olduğu gibi -yakınlarım bilir- içerde kalmayı ve onun yerine hasta ve zafiyeti olan insan olmayı kabul etmedim. Bunu da size söylüyorum, yâni benden fevri bir hareket görmüş olursanız bunu da başka yerlerde arayacaksınız… Telegramcıları da ikaz ediyorum, benim ağzımdan kötü bir söz çıkmaması için edepsizliklerine devam etmesinler!

(Bu sırada Kumandan’ı Ilich Ramirez Sanchez namı diğer Çakal Carlos Fransa Poissy Cezaevi’nden telefon ile arıyor. Kumandan’ın Carlos’a: “Selâmünaleyküm, şimdi bütün dostlarım toplandı çoğunluğuyla, sevgili dostlarımın toplandığı bir yerden, kitabımda sana imzaladığım şeyi söylüyorum: Sen hayâtı lüzumsuz yere geçmeyen nadîr insanlardan birisin ve hâlâ “Filistin Davası”nın hapiste de olsa seslendiricisisin. Aynı gönüldaşlık bağı içinde senin de kurtulmanı diliyoruz ama içeride de olsan, dışarıda da olsan seni taşıyan, seni anan yürekler var, bunu hiçbir zaman unutma. Bir devrin gurur kahramanıydın ve onun da ne kadar kıymetli olduğu bugünlerde daha çok anlaşılıyor. Sana hayırlı ömürler diliyorum, inşallah buluşuruz…” diyor, Av. Güven Yılmaz ise Kumandan’ın Carlos’a söylediklerini tercüme ediyor.)

Şimdi, konuşmamıza devam edebiliriz. İmâm-ı Azam Hazretleri’nin sözü –aslında şöyle bir şey var, kimse “İmâm-ı Azam” dedim diye bunun karşısındayım diyerek kurusıkı karşı çıkmasın. Yâni bir de nereden olursa olsun, hikmet hikmettir, o noktadan bakmak lazım.- “Söz kalbden gelince kalbe tesir eder.” Tesir demek, ille kendinden kılar demek değil, o senin şöyle veya böyle olmuş, muvazenene katılmış, bir nev’i terazi kefelerinin denkliğini bozmuştur. Meselâ vücudumuza dışarıdan aldığımız her şey vücudumuz tarafından ya sindirilir ya dışarı atılır yahut faydası tutulup, zararlısı dışarı atılır. Yâni vücut, o yeni giren şeyle yeni bir dengeye girmiştir. İmâm-ı Azam Hazretleri de diyor ki; “söz, kalbten geldiği zaman kalbe tesir eder.” Bu mânâda, hangi davadan olursan ol, dikkatinizi çekiyorum, hangi davadan olursan ol ileriye doğru kendini derin derin izah etmeye bak! Kendini derin derin izah etmeye bak; yoksa başladığın yerlerde “sen şunu yedin, sen bunu yedin, o yedi de, bu yemedi de, o onu tuttu da peki bu onu tutmadı mı” falan gibi demagojilerle bir yere varılmaz.

Şimdi mesele şundan ibaret; biraz evvel gazeteci arkadaşlarla konuşurken bunu kendilerine ifâde ettim, genel itibariyle de nazik bir şekilde kabul ettiler diyelim; silâhlar sustuğu zaman, gazetecinin konuşacak bir lafı kalmıyor… Veyahut da silâh yerine başka bir şey olarak “o yedi, bu bunu itti” falan filan… Şimdi mevzuu şundan ibaret; sen şuraya geldin, senin hiçbir düşmanın da yok, sen buraya nasıl bir şey teklif ediyorsun? Hangi düşünceyi teklif ediyorsun? Şimdi böyle bir durumda kalır kalmaz herkes kendine düşman aramaya başlıyor, çünkü düşman yoksa, kendi de yok gibi bir vaziyette… Bu anlamda da bizim söylediğimiz bir lâf var, burada fasıllara ayırmıştım ama erken girmiş oluyorum. Hangi düşünceye mensub olursa olsun, insandan çıkmış olan her şeyin muhakkak insanı ilgilendiren bir tarafı var. Şimdi burada doğruların, yerinde doğruların genelleştirilmesinden düşülen yanlışlıklar vesaire vesaire… Şimdi bu söylediğim lâfı da herkes karşı taraf için söyleyebilir; mevzu şundan ibaret: Bütün dünyaya sunulabilir, bütün insanlığa sunulabilir bir ideolocyan yoksa –bütün dünya derken bütün insanlığı kastettiğimi anladınız- bir de her ferde tek tek sunulabilir bir ideolocyan yoksa senin fikrinin fikir haysiyeti yoktur. Şimdi neticede herkes fikrini kâinat muhasebesi içinde, kâinatı bir bütün olarak izah içinde, onun için de kendisinin gayet tabiî ferdî ve toplum olarak yaptığı izah içinde her meselenin kendine mahsus problemlerini getirdiği düşünce ile çözebilecek, önce düşünceyle çözebilecek biri…

Enteresan bir şeye rastladım, onu size söyleyeyim; Süryanice lûgatta –tabiî lûgat günün şartlarına göre değişiyor falan, bunu da nazara alıyorsunuz- çok hoş bir karşılığa rastladım, Süryanice lûgatta diyor ki, –kelimeyi tam olarak telaffuz edemeyeceğim çünkü Süryanice telaffuz edemem onu- Komünizmin karşısına Radikalizmi koymuş… Bakın şimdi! Komünizmin karşısına Radikalizmi koymuş. Ve şunu söyleyelim, en geniş çapta her şeyi kendine göre izah etmeye çalışan, -doğrusu yanlışı ayrı mesele bunlar konuşulur- bu çabada olan bir düşünce değil mi Marksizm? Öyle idi veya… Ve bunun tam karşılığı da radikal… Şimdi, oturmuş solcu geçinenler, “radikal” diye İslâm’ı kötülüyor. “Radikal Müslüman” dediğin, her meseleye kendi zaviyesinden fikrî çözüm getirebiliyor ise bunun sadece bu yüzden haysiyeti vardır; benim aynı Marksizm’e verdiğim gibi… Ben, Marksizm’e fikri derinliğinden dolayı değer vermiyorum dikkat edin! Her meseleyi kendine göre çözme gayretinden ve iddiasından dolayı… Dikkat ediyor musunuz? Hâlbuki bugün bizde “radikal”, küfür gibi kullanılıyor. Radikal, sonra ılımlı vesaire… Şimdi siz bana yarım Marksist diyebiliyor musunuz? Yâni, yarım Marksist olur mu? Yarım Müslüman olur mu? Şimdi bir fikir, fikirdir; bütün olarak benimsersin veya benimsemezsin. Sonra saçma sapan lâflar, “herkes düşüncesini istediği gibi yaşasın”... Peki, sol kendi düşüncesini istediği gibi yaşayabilir mi? Ben varım, ben onun düşündüğü gibi yaşamam. Sol’u burada misâl olarak veriyorum, yani ırkçılık, milliyetçilik, hatta PKK falan gibi de yayabilirsiniz rahatça konuşmayı… 

Şimdi, mevzu şundan ibarettir: Silahlar sustu, çatışan çatışıyor… Bakın onlara da bir tevil payı bırakıyorum, adaletin meşru müdafaa karşılığı olan bir anlamı var: “dad”. Dad, hâlihazırda size karşı mevcut olan bir şeyi defetmek, belâyı defetmek… Şimdi, siz bana saldırıyorsunuz, ben de size mukavemet ediyorum. Bu benim mukavemetimde meşru müdafaa bulunduğu için bu, adalete uygundur. Karşılıklı taraflar kendilerini haklı görürler, haksız görürler bu ayrı mesele… Neticede çatışılıyor, ortada böyle bir durum var. Şimdi gelelim çatışmayanlara; çatışmayanlar ne yapıyor? Fikirde derinliğine doğru diyorum, yâni kâinatı bir bütün olarak izah edeceksin veya izah edilemezliğini izah edeceksin, ondan sonra bunun toplamı ve sonra insana tatbik edilebilir şeyleri söyleyeceksin… Yâni, insan ve toplum meselelerinin hâlli davasında bir küll fikrin olması lâzım… Buna dâir ölçülerin olduğu yerde her kesim için kendisine göre tekamül edilecek taraf belirtilmiş demektir. Ondan sonra da mevzu şuradadır; şu fikirlerden hangisi doğru? Bunların bir karşılaşması olacak… Şimdi gayet seviyesiz; o yedi, o aldı, o kaçtı falan… Bütün bunlar olmasa bir sürü adamın konuşacak lâfı da yok gibi bir ortam… Biz burada herkese diyoruz ki; kendinizi bütün insanlığa gösterebilir, tavsiye edebilir bir fikrinizin olmadığı yerde zaten o fikir, fikir değildir.

“Karşınızda bir fikir ve aksiyon adamı olarak bulunuyorum” diyorum… Aksiyon, eşya ve hadiseler üzerine fikrin pıhtılaştırılmasıdır. Şimdi, Batı’da daha ziyade şuraya fikri koyuyorsun, buraya da aktörü koyuyorsun…  Yâni, aktör de o fikri pratiğe döken diyelim. Bizde, İslâm ile karşılaştığını zanneden insanların durumu yanlış, ama hemen de şunu söyleyeyim; İslâm ile karşılaşan insanların durumunun o olmasında bizimkilerin de katkısı var, bunları da burada düzeltmeye çalışacağız.

Ben, buraya “sevenleriyle buluşuyor” mevzuu içinde geldiğime göre, bugüne kadar hep talep piyasası oluşturmak gibi bir yerde bulundum, fikirde, harekette… Talep piyasası oluşturmak gibi bir yerde bulundum, arzım hep böyle oldu. Çoğu zaman bu arz piyasasına, bizi boğmak üzere arsızlığa varacak kadar sululuk, bazen hain beleşçiler de oldu… Onların da istismarcısı bize bakacak yerde, “onların da istismarcısı”, yâni karşısındaki taraf, onların hazır karikatür hâllerini esas alarak zıddımız, beleşçiler oldu.

Burada Büyük Doğu diye bir şey var; Büyük Doğu külliyâtı var, dünya çapında iddiası olan bir şey var ve bu memleketten çıkmış tek orijinal fikirdir bu. Şimdi, adam bunu bırakıyor, birilerinin peşine takılarak hani, “İslâm bu” demeye getiriyor…

Aranızda özürlü olabilir, sakat olabilir, aranızda böyle insanlar olabilir; yanlış anlama olmasın. Şimdi, 80-90 arası paneller yapıyor, yahut televizyona çıkarıyorlar. Beş tane şık giyinmiş tip, bir tanesinin ekonomik durumunun berbat olduğu belli, gözü veya burnu arızalı, böyle garibanca diyebileceğim bir tip. Müslüman tipte onu konuşturuyorlar. “Görüyorsunuz Müslüman olanın hâli belli, Müslüman olmayanın da hâli belli.” Anlatabiliyor muyum? Bir nev’i Müslüman’a kendi yer biçmiş oluyor; bir de bunu, herkesin fikrine hürmetimiz var havasında yapıyor.

Şimdiye kadar Necip Fazıl niye oturup da eleştirilmemiştir, bugüne kadar konuşulmamıştır? Tabiî Necip Fazıl derken sakın aklınıza Necip Fazıl’ın arkasına saklanıyorum gibi bir mânâ gelmesin. Ben burada “Yürüyen Büyük Doğu” olarak, burada “Yürüyen Büyük Doğu” olarak kendi İBDA fikriyatımı da katarak söylüyorum bunu.

2000 senesinden sonra da safha safha artan bir dozda da talep piyasasında arz şeklinde bir durum oluştu. Yâni bizim sürümümüz anlamında diyorum. Her kesimin kendi içinde bir bezginlik, bir bıkkınlık gördüğüm içinde bulunduğumuz şartlarda bu ne demek? Şimdi, artık beylik, bunu herkes biliyor; dünyada müesseseleşme olmuyor. Teknolojinin geliştiği sürat içinde örf olmuyor, âdet olmuyor, ahlâk olmuyor ve fikir de doğrudan doğruya teknoloji üzerinden işliyor. Baştan şöyle koyalım; yâni ahlâk oluşmuyor, ki ahlâk müesseselerin daha lâtif şeklidir, sonra yaptırım hâline getirirsin müesseseler oluşur. Eşya ve hâdiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrına karşı, akıl “niçin”lerle yaklaşır ve fikir meydana gelir. Fikrin içine işlemiş işletici sıfat ahlâktır ki, kendisinden doğduğu fikri ileriye doğru zuhur ettirir. Bir de şöyle bir hâdise söyleyeyim; bunlar tabiî pratik şeyler olduğu için söylüyorum. Burada felsefe vardır, burada bu felsefenin doğrulayıcısı, yâni bundan pay almış olan bir ilim vardır. Sonra da bu ilmin bildiğimiz teknolojiye ayrılan bir tarafı vardır. Fakat şimdi dünyadaki seyir şöyle; uzmanlık bütünlüğün aleyhine işliyor. Kuvantum fiziğinde de böyle. Kuvantum fiziği derken böyle bir dekor eşyası gibi “kuvantum’dan da bahsediyor” filân gibi bir numara içinde zannetmeyin diye söylüyorum. Fizik veya sadece fizik değil, tıp, kimya bilmem ne... Bu ilimlerin her birinin neticede kendilerinin fikre sarktığı bir yer vardır. Kendilerinin fikre sarktığı yerdir ki, sonradan ilim onu doğrulayacak veya yanlışlayacaktır. Bu mânâda söylüyorum. Şimdi teknoloji bir mevzu. Diyelim uzmanlığa giriyorsun, uzmanlığa girdikten sonra o uzmanlıkta derinleştiğin nokta bu bütüne uymuyor. Bütüne uymadığı gibi kendine uygun ya müphem bir bütünlük yapıyor yahut da kendini bütün addediyor. Şimdi tabiî bunun karşılığı olarak da mesele uzmanlaşma olmasın demek değil. Şimdi uzmanlaşmanın, bütünlüğün aleyhine işlemesinin sebebi doğrudan doğruya bunların hepsini pençesine alıcı bir fikrî izah olmamasından dolayıdır, bir dünya görüşü olmamasından dolayıdır. Fakat biraz sonra yeri gelince belki göreceğiz. İslâm’da “istidraç” denilen, yani İslâm istidraç adını takmıştır, sahte kerametler vardır. Şaman, bilmiyorum ilgilenen var mı? Psikolojinin daha derin bir buudu olarak kendini empoze etmiştir, ilgi çekmiştir. Castaneda biliyorsunuz bir nesli, özellikle 60-70 neslini besleyen Castaneda, “Don Juan’ın Tütünü” vesaire şeyleri ondan sonra bunlar hippi kuşağının da başucu kitaplarından olmuştur. Bunları biliyorsunuzdur yahut bilenler artık anlatır. Şimdi burada tek tek ayrıntısına giremem de, misâllerle atlamak zorundayım.

Şimdi ben burada şu bardağa şöyle yapıyorum, kaldırıyorum. Bu bir keramet. Aynı şeyi burada İslâm dışı biri yapıyor. Peki buna “keramet” diyorsun, buna niye “istidraç” diyorsun, yâni “sahte keramet” diyorsun? Şimdi mevzu şundan ibarettir; kerametin sonraya verecek cevabı vardır, sonrası olan bir şeydir. Bu kendi kendinde biten bir şeydir. Bunu biraz sonra konuşacağız.

Şimdi bu teknolojinin gelişmesi için de -biliyorsunuz bizim Büyük Doğu “İdeolocya Örgüsü”nde bunları anlatır- I. ve II. Dünya Savaşları teknolojiye bir ruh aramak için yapılan savaşlardır. Bir izah getirmek için. Olmadı filân. Şimdi böyle mücerret fikirlere girmeden pratiğe girelim. Teknoloji, meselâ “uzaktan haber alma” diyelim. Yâni bir insanın bünyesi müsait, özellikle şamanlarda falan da bu tip şeyleri görüyorsunuz; uzaktan haber verme, bir insanın meselâ aklından geçeni anlayabilme, duyabilme vesaire falan gibi şeyler… Şimdi, bunun yerini teknoloji almıştır; şamanlıktaki hadiselerin ve İslâm’deki o küçük keramet denilen hadiselerin yerini almıştır. “Zihin kontrolü” diyoruz… Ben, zihin kontrolcüleriyle cep telefonundan daha pratik, daha net ve daha çok çeşitleri olan bir şekilde görüşüyorum. Sesi oradan veriyor, buradan veriyor, belki çoğunuz bunu bilmezsiniz; beynin içine veriyor, vücudumu o sese göre hazırlayabiliyor, algımı hazırlayabiliyor, vücut algımı hazırlayabiliyor ki sesini tesirli yapmak üzere falan… Bunları şunun için söylüyorum; bugün teknoloji o tip şeyleri kaldırmıştır, bunları kaldırmıştır. Fakat burada İslâm için bir şans doğuyor… Eskiden, şamanlık ile İslâm tasavvufunu birbirine karıştırırlardı. İlkel kavimlerde örneklerini gördüklerinde şaşırırlardı; “bunlar da bize benziyor” gibi… Bugün teknoloji bunu kaldırmıştır. Bu, teknolojinin zaferi gibi empoze edilmeye çalışılırken; fakat başka bir şey ortaya çıkıyor; ruhun intikamı ortaya çıkıyor ve gerçek ruhçuluğa yer açılmış oluyor. Yâni sahteyi teknoloji kaldırdı, gerçek ruhçulara da yol açıldı; “buyurun, ne yapacaksanız gösterin” tarzında… Gazeteci arkadaşlara söyledim mi bilmiyorum, çok sık verdiğim bir misâldir. II. Dünya Harbi neslinden bir profesör diyor ki: “Bizim neslimiz için bir tas çorbaydı mutluluk… Fakat oğlum, elinde bir sürü imkân olmasına rağmen bunu şiddetle reddediyor”. Bunu biz kendi çevremizden de, kendi hayatımızdan da fevkalade bir şekilde biliyoruz. Yâni bir takım ihtiyaçlar, bir takım şeyleri fark etmemize mâni olurken; o bir takım şeyleri fark etmemize mâni olduğu gibi, öyle bir mesele olduğunu bile bilmediğimiz şeyleri, bu ihtiyaçlar kalktıktan sonra fark ediyoruz. Meselâ ne derseniz deyin; sanat var, şiir var, müzik var, şu var, bu var vesaire… Bunların hepsi var, bunların hepsi toplumda fonksiyonel bir anlama doğru yürümüyor. Böyle kişi zevkleri gibi, başı-sonu belli olmayan veyahut kendini izah edemeyen… Özellikle ressam arkadaşlar olabilir aranızda, onlar için söylüyorum; şimdi meselâ Batı’dan gelmiş bir takım ekollerin terimlerini söylüyorsun, burada karşılığı yok onların… Şu resme nasıl bakmam gerektiğine dair, senin sanatına dair düşünce içinde bir şeyler vermen lâzım. Yani, bu resim sadece bir resim değil; bu resim, bende buna bakabilmek için bir fikir mevzuu olması lazım.

            İkincisi de, şimdi başka bir mevzuya geçeyim; 1970 veya 80 yanlış hatırlıyor olmayayım, Fransız Talebe Birliği başkanı, bu ayaklanmalar olduğu zaman –bizde de oldu ya, 70’lerde- bunlar olduğu zaman fevkalade bir lâf söylüyor. Diyor ki; “Biz mevcuda inanmıyoruz, memnun da değiliz mevcuttan. Eğer bize derseniz ki yerine ne koyalım, onu da biz bilmiyoruz. Onu bulmak da yönetici olarak sizin göreviniz.” Bu gençlik olayları hakkında benim bulduğum en harika söz budur. “Ne olduğunu bilmiyorum; ama onu bulmak da senin görevin.” Şimdi söyleyeceğimi kendinize, akrabaya, eşe dosta bakarak değerlendirebilirsiniz; psikolojik bir rahatsızlık söz konusu olduğu zaman, umumiyetle onu izah etmesi gereken bir kötü olması gerekir… Hâlbuki böyle yapmakla onu da zora düşürüyorsun, aslında onun böyle bir kötüsü yok da, hâlini anlatamıyor. Tam olarak demesi lâzım ki; “ne bileyim ben bana ne olduğunu” ve çoğu insan “ne bileyim bana ne olduğunu” şeyinde olmadığı için -yani, bir takım karı-koca ilişkilerinden tutun, çoluk çocuk işlerinden tutun, gençliğin bunalımından tutun- bütün bunların içindeki demin söylediğim cümleyle aynı mânâ var. Yâni şunu demek istiyorum; insan ve toplum meselelerinin hâlli babında ortaya tezatsız ve bütün bir fikir ortaya koyma… İnsan meseleleri diyorum, yâni psikolojik bir hâl de insan meselesi değil mi, benim anlatamadığım sıkıntım da insan meselesi değil mi? Yani şimdi bu, o kemirdi, o yedi bilmem ne meselesi değil. Şimdi silahlar sustu, silahlar sustuğu ânda bizim konuşacak bir şeyimiz yok. Bunun olmaması için, bu dediğim kurallar çerçevesinde her kesimi kendini izah etmeye davet ediyorum. Şimdi, ben içeride bulunduğum esnada biraz da fikir haysiyetini yaşatmış bir insan olduğum için, belki de fikirci arkadaşlar bu tarafından benle buluştuğu için, -onların yardımlarını gördüm çünkü- onun için bunları da rahatça söyleyebiliyorum, böyle aşağılamak ya da yukarılamak için söylemiyorum. Genel konuşuyorum. Herkes için geçerli olan, sonra daha özeline gideriz. Şimdi bu cümleden olarak müsaade ederseniz, biraz tabiî işi can sıkıntısından kurtarmak lâzım, bilmiyorum bu kadar açık konuşmak doğru mu, dolayısıyla çok da lüzumsuz değil söyleyeceğim şeyler… Hani dedim ya “ben devamlı talep piyasasına kitap sürmedim, arz piyasasını ortaya getirdim”. Hatta bizim içinde bulunduğumuz hareketler sırasında 48-50 yayınevi, gazete toplanıp “bizim bunlarla hiçbir alakamız yok” diye bildiri yayınladılar. İşler tutarına girdikten sonra bu kiminin arka bahçesi oldu, kiminin ticaret metaı oldu falan… Ve tabiî ki hepsinin ortak gömmesi gereken de biz olduk. Fakat bugün o arkadaşlara ben bunu sitem hâlinde söylemiyorum; çünkü yanlıştan dönenin altından köprüler inşâ etmeli… Biz dünyaya birbirimizle didişmeye gelmedik, mevzu bundan ibarettir.

Şimdi, biz diyoruz ya; “yaşama hakkı” falan filan… Biz dünyaya aslında yaşama görevi ile geldik; o hak da o görevden doğuyor. Bunu da biraz ilerleyince göreceğiz.

            Bir televizyon muhabirinin televizyona çıkacağını haber verdiği ama çıkmayan bir haber var. Bu arkadaşımız da burada sanırım. Bu konferans hakkında tanıtımının bir kısmını ben aynen aktarayım:

“Mirzabeyoğlu ezber bozacak, Mirzabeyoğlu’nun gong sesi Haliç’ten duyulacak, 28 Şubat’ın kimine göre mağduru, kimine göre teröristi Salih Mirzabeyoğlu, 16 yıl süren cezaevi hayâtı sonrası bu konferansla geri dönüyor. Haliç Kongre Merkezi’nde 29 Kasım’da düzenlenecek konferansa, Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Lideri Kılıçdaroğlu, MHP Lideri Bahçeli ve HDP Eşbaşkanı Demirtaş’ın da aralarında olduğu geniş bir yelpazeden konuklar davetli. ‘Mirzabeyoğlu 28 Şubat’ın terör örgütü lideri mi, fikirleri yüzünden tutsak olmuş bir fikir adamı mı?’ sorusuna ilk kez mahkeme salonunda değil, konferans salonunda cevap verecek.”

Hemen cevap vereyim, Salih Mirzabeyoğlu ezber bozan; ama bunu sadece ezber bozmak için değil, insan ve toplum meselelerinin hâllinde bir dünya görüşü sunan, sanıyorum bu yüzden de bilhassa rahatsız edici olandır.

Şimdi, silahlar sustuğu zaman ne konuşacağız demiştim ya, buna dair bir misâl vereyim... Cevat Rıfat Atilhan, bizim kuşak iyi tanır onu; ama şimdiki gençler bilirler mi bilmiyorum. Yahudilik ve masonluk hakkında çok eser vermiştir. Bu işlerin de telkini bakımından, insan tarafından alınması kolay olduğu için de suyu çıkmıştır. Onun üzerinde duracağım. Yahudilik hakkındaki kitapları halkta öyle bir hâle döndü ki, “uyuz ilacı” gibi oldu. “Onu yapma, bunu yapma sakın, masonların oyunudur.” Bir adam ortaya çıktı konuşuyorsa eğer “aman bu bizi olaylara çekmek istiyor” bunun gibi şeyler… Tuhaf bir şey, “onu yapma, bunu yapma, şunu yapma” falan derken, çok sonra Üstad ile olan beraberliğimiz sırasında ben bir takım şeyleri Üstad’a söylerken bu mevzuyu da sıkıştırdım: “Üstadım bu Yahudi oyunudur, o mason oyunudur derken iş öyle bir tuhaf oldu ki, acaba kimse bir şey yapmasın diye bunları da mı Yahudi yayıyor?” Bu ucuzculuk içinde birinin bir kitabı çıkmıştı, Yahudilerle uğraşan birinin... Diyor ki: “Şunu yapınca Yahudi çıkar, bunu yapınca Yahudi çıkar” sonra şirketleri sıralıyor. Yahudi realitesini kim reddedebilir? Mevzu o değil. Sonra kendi düşüncesine ters düşmemek için neticede diyor ki; “önce dünyaya hâkim olalım, sonra Yahudilerle mücadele ederiz”. Anlatabiliyor muyum? Şimdi bizim 70’lerin, 80’lerin nass’ları Sol’du. Şimdi milliyetçisi olsun, Müslüman’ı olsun… Hani toplumcu olmak için kıyıdan köşeden bir şeyler yapar. O zamanın geçer akçesi oydu; orduda olsun, üniversitede olsun, yargıda olsun… Tuhaf bir şey, hâlâ da o geleneği devam ettirmeye çalışanlar var. “Ben ilericiyim, sen gericisin”, konuşmaya böyle başlayacağız adamla… Yâni ben burada konuşuyorum “geri” oluyorum, o da “ilerici”ymiş… Yâni bu kadar komik yaftalamalar oluyor. Adam en tepede söyleyecek lâfı yok, kalkıyor diyor ki, “gericiler şöyle yapıyor”... Oğlum ne gericisi? Affedersiniz, özür diliyorum... Şimdi burada biz bir fikir söylüyoruz, söyleyecek bir şeyin varsa çık söyle ve biz de diyoruz ki konuş. Burada da çok iddialıyız bak, hile yapıyor gibi gözükmek istemem; “bir ilmin butlanı müntehasında ortaya çıkar” diye bir şey var. Bir ilmin başlangıcından itibaren süreci devam ederken, devam ederken, devam ederken, onun yolunun doğru olup olmadığı nihayetinde ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki felsefeler değişti, onlar değişti, bunlar değişti, klasik felsefenin yerini psikoloji aldı, onun yerini şimdi kuvantum aldı… Bir yerden bütünlük kurmaya çalışıyorsun, bunların hepsinin üzerinde duracağız. Şunu demek istiyorum; her devrin nass’ları var.

Yorumlar (0)
12
parçalı bulutlu
Namaz Vakti 20 Nisan 2021
İmsak 04:37
Güneş 06:11
Öğle 13:08
İkindi 16:53
Akşam 19:56
Yatsı 21:23
Günün Karikatürü Tümü